top of page

Öykü- Reşide Değirmi- Küçük, Siyah Noktalar

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 13 Nis
  • 6 dakikada okunur

Karanlık dediğimiz o kesif duvarın geçirgen varlıkların bedeni olduğunu öğrendiğimden beri ışıksız yerlerde duramıyorum. Başta zararsız bildiğim bu varlıkların sinsi planlarla insanlığı yok etmeye çalıştıklarını öğrendikten sonra onlardan korkmaya başladım. Evet, yanlış duymadınız, insanlığı yok edip dünyayı ele geçirmek istiyorlar. Hem de topsuz, tüfeksiz. Hem de küçük, siyah noktalarla. Nasıl mı? Ele geçirmek istedikleri yerlere önce adamlarını gönderiyorlar. Bunlar, kimseye görünmeden etrafa siyah noktalardan serpiyor. Düştükleri yerde hızla titreşen noktalar birleşip tek bir beden olana kadar genişliyorlar. Orayı tamamen kapladıklarında bir daha kimse oraya yaklaşamıyor. Onlara karşı çıkanların sonu da ölümle bitiyor.

Onları, sabah ezanı okunmadan havada yankılanan ince bir uğultuyla fark ettim. İlk zamanlar bu sese bir anlam veremedim. Sonra dikkat kesilince uğultunun belirli bir ritmi olduğunu; uğultudan sonra karanlığın kısa bir anlığına yoğunlaştığını, varlıkların o esnada hizaya geçip aralarından bir grubu dünyadan gönderdiklerini ve akabinde dünyanın bir ton aydınlandığını fark ettim. Sonra bir başka yelle dünyanın üstünden bir katman daha kalkıyor. Böyle böyle gün aydınlanana kadar varlıkların büyük bir bölümü gitmiş oluyor.

Geride bıraktıklarıysa karaltı halinde dünyada kalıyor. Bunların bir kısmı evlerin, ağaçların gölgesine bürünüp pusuda bekliyor. Küçük noktalara ihtiyaç duyulduğunda gelip bu gölgelerden bir parça koparıp götürüyorlar. Bunlar hemen eksilen uzuvlarını hızla titreştirip kısa bir sürede tamamlıyorlar. Diğer bir kısmı canlıların gölgesi olup insanların ve hayvanların ardına düşüyor, aramızda casus gibi dolaşıyorlar. Kimin ne kadar malı var, kim neye sahip hepsini tespit ediyorlar. Ya da birinin eli sıkıştı mı aciz bir anını yakalayıp malının üstüne çöküyorlar. Bakın bunların hiçbirini uydurmuyorum. Kimseyi korkutmak gibi bir amacım da yok. Sadece bunları bilmenizi ve ona göre tedbirinizi almanızı istiyorum.

O saatte dışarıda ne işim mi vardı? O da ayrı bir hikâye. Sanırım her şeyi baştan anlatırsam ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bundan üç ay önce, alt katımda oturan ev sahibine yakalanmamak için, sabahın köründe evden çıkmak zorunda kalıyordum. Adamın kirasını ödeyememiş; bir taziye için memlekete gittiğimi, döndüğümde kirayı ödeyeceğimi söylemiştim. Yalanım ortaya çıkmasın diye de sabahın erken saatlerinde dışarı atıyordum kendimi. İşten sonra da el ayak çekilene kadar dışarıda oyalanıyordum. Eve girmeden yarım saat önce karımı arayıp kapıyı aralık bırakmasını istiyordum. Asansörle bir üst kata çıkıp parmak uçlarıma basa basa merdivenlerden sessizce inerek evime giriyordum. Bir iki saat uyuyup sabah ezanı okunmadan dışarı çıkıyordum yine.

Tüm bunlara sebep de Niyazi Usta’ydı. O ay maaşımı vermemişti. Bu enflasyon canavarı memleketi de tezgahımızı da yedi bitirdi. Ama merak etme biraz daha dişimizi sıkarsak bugün ya da yarına düzlüğe çıkarız, diyordu. Bende sıkacak diş kalmamıştı. Ama ustanın hatırına katlanıyordum.

Aslında işler kesat da değildi. Öyle de olsa düzenli gelen eski müşterilerimiz vardı. Onlardan gelen paralar aylık giderlerimizi hayli hayli karşılardı. Niyazi Usta şehrin en iyi motor ustasıydı. Bugüne kadar onun halledemediği bir arızaya rastlanmamıştı. Yani anlayacağınız iş var ama para yoktu. Bu durum beni şüphelendirse de ustanın beni kandırmayacağını bilirdim. Usta, para yok, diyorsa yoktur.

Ama ev sahibi, kredi kartları, faturalar Niyazi Usta’nın dediğine bakmıyordu. Her gün bir iki posta bankadan arıyorlardı. Hacizden bahsediyorlardı. Bir süre sonra telefonlarına cevap vermeyi kestim. Ne olacaksa olsun, dedim. Fatura ödeme tarihinin üstünden on gün geçince doğal gazı da kestiler. Perperişan ortalıkta kaldık.

Bana ulaşamayınca ev sahibi bu kez çocuklara sardı. Babanız kirayı ödemedi demiyordu da üstte çok ses çıkarıyorsunuz, asansörü yanlış kullanıyorsunuz deyip azarlıyordu onları. Öyle ki çocuklar artık sokağa çıkmıyor, gün boyu evde bir köşeye çekilip oturuyorlardı. İşin ucu çocuklara dokununca bizim hanım da isyan etti bir gece. Başka iş mi yokmuş bana, bu halde yaşanılır mıymış? Hadi bize acımıyorsun kendine de mi acımıyorsun be adam. Hırsız gibi eve girip çıkıyorsun… Vallahi her dediğinde haklıydı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. O gecenin sabahına Niyazi Usta’yla konuşmaya karar verdim. Ya paramı ver diyecektim ya da kendime başka iş bakayım.

Tabii, bunu söylemek benim için o kadar kolay değildi. Niyazi Usta zamanında az babalık etmemişti bana. İşsiz güçsüz ortalıkta dolaşırken elimden o tutmuştu. Çoğu zaman da çocukların var, onlara hediye alırsın deyip maaşımı fazladan vermişti. Eğer tek başıma yaşıyor olsaydım, açlıktan öleceğimi bilsem gidip ondan bir kuruş istemezdim. Ama kışın ortasında çoluk çocuğu gururuma kurban edemezdim.

O sabah henüz cehennem cadıları uyanmadan evden çıktım yine. Hava her zamanki gibi katman katman açılıyordu. O gün kuytudaki karaltılarda bir tuhaflık vardı. Bütün halinde değillerdi; bir yerleri kopmuş, parçaları eksilmişti. Evin gölgesi olanların bacası yoktu mesela. Ya da ağaç gölgesine bürünenlerin dalları. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Hiç oyalanmadan dükkânın yolunu tuttum. Usta gelene kadar orada beklerim, dedim.

Dükkânın olduğu sokağa sapınca izbandut cüsseli üç adamın dükkânın içinden çıktığını gördüm. İçerideki malzemeleri dışarı taşıyorlardı. Bunlar da kim, bu saatte burada ne yapıyorlar derken ustanın oğlu Selim’in dükkân kapısının bir tarafında durmuş onları izlerken buldum. Adımlarımı sıklaştırdım. Selim’in yakınına geldiğimde beni fark etti. Koşup bana sarıldı. Yüzünü iki elim arasına alıp başını kaldırdım. Gözlerinde boncuk boncuk yaş akıyordu. “Ne oluyor burada?” diye sordum. Tam soruma cevap verecekken bir kamyon gelip dükkânın önünde durdu. İkimizin gözü kamyona takıldı. Adamlar dışarıya koydukları makine parçalarını kamyona yüklemeye başladılar. Selim’e tekrar dönüp “Oğlum konuşsana ne oluyor burada. Kim bu adamlar?” Elim ayağım titriyordu. Yılların emektar makinelerini alıp götürüyorlardı. Selim “Abi duymadın mı?” diye sordu. “Neyi oğlum, neyi?” diye bağırdım. “Dün akşam alacaklılar babamın yolunu kesti. Onu tehdit ettiler. Ya paramızı verirsin ya da dükkânı başına yıkarız, dediler. Sonra da babamı evire çevire dövüp gittiler.” deyip başını öne eğdi. “Borcu mu varmış babanın?” dedim şaşkınlıkla. “Onun değil, Ömer abimin borcu vardı, Ömer abim bazı adamlardan para almış, iyi adamlar değilmiş bunlar, abimi onların elinden kurtarmak için babam da gidip tefecilerden para istemiş.” Bunları duyunca gidip adamları dövmemek için kendimi zor tuttum. Benim de Selim gibi gözlerim doldu. Ah be Niyazi Usta, neye bulaştın sen böyle, dedim içimden.

Adamlar bütün dükkânı kamyonetin arkasına yükledikten sonra içeriyi son bir kez kontrol edip dışarı çıktılar. Kamyonet hareket edince onlar da yolun karşısındaki arabalarına doğru yürüdü. Daha on adım atmışlardı ki üç izbandut cüsseli karaltı dükkândan çıkıp bir gölge gibi adamların ardına düştü. Selim de onları gördü mü diye baktım, onun o gölgeleri fark edecek hali yoktu. Kederli gözlerle boş dükkâna bakıyordu. Selim daha fazla üzülmesin diye dükkânın kepenklerini indirdim. O an duvarların üstünde benek benek siyah, küçük noktaların olduğunu fark ettim. İçim ürperdi, Selim’e dönüp: “Hadi gidip babana bir bakalım.” dedim. Onların evine doğru yol aldık. Hava iyice aydınlanmıştı.

Kapıyı Selma Abla açtı bize. Beni Niyazi Usta’nın yanına götürdü. Salonda bir yatak hazırlamışlardı ona. Yüzü gözü şişmiş vaziyette orada uzanıyordu. Başını sallayarak hoş geldin dedi bana. Yanındaki kanepeye oturdum. Bana bakıp başını öne eğdi. Gözleri doldu. Gidip elinden tutup öptüm. Gözlerinden yaşlar boşaldı. Konuşamıyordu. Dudakları ağzına gömülmüştü. Gözleri de mosmordu. O morluğun içinde karaltılar kıpırdıyordu. Dikkatli bakınca dudak kenarlarında da küçük karaltıların hafif hafif titreştiklerini fark ettim. Selma Abla, çay tepsisiyle içeri girdi o esnada. Sonra içerisi havalansın diye pencereyi açtı. Dışarıdan bir esinti girdi içeri. Salonun perdelerinin, masanın, masanın üstündeki vazonun, çiçeğin, sandalyenin gölgesi şekline girmiş karaltılar gün yüzüne çıktı birden. Üstüme bir ağırlık çöktü. Karaltılar odanın içinde yavaş yavaş kâğıt bir peçetenin üstüne düşen bir mürekkep gibi titreşip yayılıyordu. Ne Selma Abla ne Niyazi Usta onları fark etmiyordu. Benim elimden de bir şey gelmiyordu. İçim bunaldı, hasta ziyaretinin kısası makbuldür deyip oradan ayrıldım. Bu, ustayı son görüşüm oldu. Usta aldığı darbelerden kurtulamadı. Ertesi gün onu toprağa verdik.

Taziye bittikten sonra oğlu Ömer’e uğradım. Otopark işletiyordu o da. Bu iş, nasıl oldu Ömer? Sen akıllı adamsın ne işin vardı o tür adamlarla, diye sordum. Ömer, derin bir iç çekip, abi nasıl olduğunu ben de anlamadım. Bu adamları tanımıyorum bile. Birkaç yere borcum vardı. Babam da bunu kendine dert ediyordu. Ben de daha çok tasalanmasın diye borcumu kapatmaya karar verdim. Tam o esnada sanki niyetimi biliyorlarmış gibi hiç tanımadığım birkaç adam, adını hiç duymadığım bir bankadan geldiklerini söyleyip dükkâna girdiler. Tatlı tatlı konuşup bankalarında bir hesap açtırdılar bana. İstediğin zaman hesabı kapatabileceğimi de eklediler. Aradan iki gün geçmedi bir telefon geldi. Bir kadın, bankadan arıyorum, dedi. Yeni hesap açan müşterilerimize özel faizsiz kredi verdiklerini, söyledi. O kadar cazip geldi ki hiç düşünmeden kredi çekmeyi kabul ettim. Şubeniz nerede gelip başvurumu yapayım, dedim. Şubeye gitmeme gerek olmadığını bana hesap açan arkadaşların gelip evrakları hazırlayacaklarını söyledi. Ertesi gün bir tomar evrakla üç adam çıkıp dükkânıma geldi. Evraklar o kadar çoktu ki okumaya çalışsam üç günümü alırdı. Hepsinin altına imzamı attım. Hemen ellerindeki çantadan parayı çıkarıp verdiler. Her şeyin böyle kolaylıkla olmasına çok şaşırmıştım. Tüm borçları tek kalemde sildim. Daha haftası dolmadan adamlar kapımda belirdi yine. Taksit ödeme zamanımın geldiğini söylediler. Taksit dedikleri de aldığım paranın üç katı. Nasıl olur, bu işte bir yanlışlık var, diye karşı çıktım ama çantadan kaç milyonun altına imza attığımı gösteren bir evrak çıkarıp önüme attılar. Dünya başıma yıkıldı abi. Babamdan gizlemeye çalıştım ama gelip evi bastılar. İşte babam da onların borcunu kapatmak için tefecilere gitti. Sonrasını biliyorsun zaten. Tefecilerle o adamların aynı şebekeden olduklarını da sonradan öğrendik. Yani anlayacağın çok pis bir oyunun içine çektiler bizi.

Ömer borcunu kapatmak için aynı hafta içerisinde evi, dükkânı o adamlara devredip buradan taşındı. Sonrasında ondan hiç haber alamadım.

İşte anlatacaklarım bu kadar. Bana inanıp inanmamakta serbestsiniz. Ama yerinizde olsam bu söylediklerimi kulak ardı etmez; elime bir mercek alıp evin en kuytu köşesine kadar, titreşen küçük, siyah noktaların olup olmadığına bakardım. Çünkü bugün eve dönerken bazı karaltıların parçalarının eksik olduğunu fark ettim. Belki şu an, mutfağınızda, banyonuzda, yatak odanızda belki de birazdan açıp okuyacağınız kitabın üzerinde o küçük, siyah noktalar titreşip yayılıyordur.


Reşide Değirmi

 
 
 

Yorumlar


bottom of page