top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Sıddık Sert- Hünkâri

Okul dönüşü, fermuarı bozuk çantasını bir tarafa, siyah önlüğü diğer tarafa fırlatarak eve girdiğinde ilk azarı her zaman olduğu gibi gün yüzü görmemiş beddualarla karışık olarak ablasından işitirdi. Ablası, o günkü ruh haline bağlı olarak öfkesinin sınırlarını zorlar, İsmail’in dayak yiyip yemeyeceği daha avlu kapısından girişte belli olurdu. Sabahtan temizlik yapılmış ve etrafta dağıtıp kirleteceği bir şeyler varsa dayak peşin ve kesindi. Çünkü ablası geniş avlulu kerpiç evin girişinde bulunan beton sahanlığı ne zaman yıkasa, çamurlu ayakkabılarıyla bastığı için muhakkak şiddete maruz kalır, akşama babasına aksettirmeyeceği kadar ölçülü ancak onu nefessiz bırakacak kadar şiddetli bir yumruğu iki kürek kemiğinin ortasına yerdi. Sadece dayakla kalsa iyi; ilave olarak en hafifinden “Kanın içine aksın! Yağlı kurşunlara gelesin inşallah!” minvalinde türlü beddualar dayağa eşlik ederdi.

İsmail üç kardeşin en küçüğü, üçe gidiyor... Küçük yaşlardan beri aklı, gözü hep mavi göklerde... Uçağa olan tutkusu, pilotluğa hevesinden değil, onun sokakta böyle gözü yukarılarda yürümesinin bir nedeni var; güvercinler... İlkin kuşlardan anlamasa da marazlı bir sevda içine çoktan düşmüştü. Ablası, bukle saçlı, ince yapılı bir kız. Onu da çok sever aslında. Ablasının kendisine aşırı ve sürekli şiddet göstermesine bir parça hak veriyor İsmail. O da az değil hani, şeytanlıkta üstüne yok. Konu komşu, mahalleye zar ağlatıyor. Haylazlığı, pasaklılığı yetmezmiş gibi son günlerde bir de şu kuş besleme merakı yüzünden araları iyice bozulmuş, evin damında güvercin besleyerek temizlik hastası ablasının can damarına basmıştı. Çünkü güvercinler avluya, bahçeye, pencere önlerine, sakız gibi yunmuş, yıkanmış çamaşırların asılı olduğu tellere konuyor ve mütemadiyen ortalığa pisliyorlar. Bu durum ablasıyla arasının bir hayli açılmasına, zaten pamuk ipliğiyle bağlı kardeşlik ilişkilerini iyice zayıflatarak dayak boyutuna indirgemeye, hatta dayağın da şiddet ve dozunun artmasıyla birlikte emsali görülmemiş derecede çeşitlenmesine neden oluyor.

Kuş besleme hevesi İsmail’de erken yaşlarda başlar. Henüz ilkokula dahi gitmezken, cinsiyet ayrımı yapılarak, muhtemelen horoz olacağı için ölüm fermanı imzalanmış ve kuluçka fabrikasında çalışan aklı yavuklusunda bir genç kızın, insafsız eliyle yürüyen banttan özensizce alınıp bir karton kutuya atılarak pazarda satılığa çıkarılmış civcivlerden üç tane alıp beslemesiyle devam eder. Civcivleri hastalandırmadan ve mühendislik hizmetinden uzak, tek katlı eğri büğrü inşa edilmiş bahçeli evlerin taş duvarlarında ve küpeştelerinde eksik olmayan kedilere kaptırmadan büyütmeyi başarmıştı. Bundan sonra artan kuş besleme merakı gittikçe tutkuya dönüşerek sokağın karşısındaki dört katlı binanın çatısında gözüne kestirdiği yabani güvercinlerin yuvalarından henüz sarı tüyleri dökülmemiş bir çift yavru güvercini araklamakla devam etti. Sonra harçlıklarını biriktirip şehrin aylak takımının eksik olmadığı, Osmanlıda şahitlikleri bile kadına eş tutulan kuşçular kahvehanesinin oralarda elden ele dolaşan ucuz, melez güvercinlerden bir çift beyaz güvercin alarak filosunu genişletmeye karar verdi. Derken oradan buradan, köyden dayısının oğlundan yalvar yakar aldığı birkaç güvercinle güvercin sayısını dokuza yükseltmeyi başardı.

Artık İsmail’in meşgalesi belli... Zil çaldığında kan ter içerisinde heyecan ve sabırsızlıkla okuldan eve koşuyor. Her zaman gurur duyduğu en belirgin meziyeti olan dikkat çekmeden birinci kattaki dama çıkıp yuvanın kapağını açıyor, ilk iş olarak güvercinlerini çıkarıp korkuluklardaki briketlere tüneyen dokuz güvercine gururla bakıyordu. Ama ne güvercinler! Pokerdeki “Beş benzemez!” Kuşların, perişan haldeki görüntüsü yürek burkuyor, adeta büyük kentlerin varoşlarındaki amele pazarını andırıyordu. İrili ufaklı, melez, her biri ötekinden farklı cinste, kör, topal, sıska güvercinler...

Kuşların sağlığı ve konforu için elinden geleni yapıyordu İsmail. Ahşap merdivenle çıkılan damın rüzgâr almayan bir köşesine karşı inşaattan arakladığı briket ve kerestelerden on bölmeli çok güzel bir kafes bile yaptı. Daha ne yapsın? Kedilerin kafese girmemesi için kapısını okuldan gelinceye kadar briketle sıkı sıkıya kapatıp dama ulaşmalarını engellemek için de ahşap merdiveni yere indiriyordu. Şimdilik dokuz güvercin -yani dört buçuk çift- Ancak hayalleri arasında bu on bölmeli yuvayı doldurmayı, yani yirmi kuşa tamamlamayı kafasına koymuştu. Böylelikle diğer kuşçular gibi kendi kuş sürüsünü havalandırıp göklerde ihtişamlı uçuşunu seyredecek ve belki diğer sürülerden kuş kapıp güvercinlerinin sayısını daha da arttıracaktı. Sırf bunun için kuşçuların oturup sohbet ettiği, pazarlıklar yaptığı kuşçu kahvehanesine arada bir uğrayıp yaşı küçük olduğu için dikkat çekmeden aralarındaki gizli konuşmaları, sohbetleri rahat rahat dinliyordu. Uzun pala bıyıklarıyla usul usul demli çaylarını yudumlayan kuşçuların, küfür dolu ağızlarına bakıp güvercinlerin beslenmesi, bakımı, uçurulması ve en çok da başka sürülerden kendi sürüsüne güvercin katıp eve çekmenin tüyolarını öğrenmeye çabalıyordu.

Evlerinin hemen aşağısında, ismini duyanın ürktüğü, mahalledeki çocukların kapısının önünden bile geçmeye cesaret edemediği biri yaşıyor; Çavuş... Bu yaşlı adamın gerçek adının ne olduğunu kimse bilmez, mahalledeki herkes ona “Çavuş” derdi. Yetmiş beş yaşlarında olmasına rağmen hayli dinç… İki metreye yakın boy, zamana verilmemiş bir bel, çıkmamış kambur ve mütemadiyen asabi bir surat… Bir nemrut, bir firavun, çocukların rüyalarında dolaşan gulyabani… Ak saçlı, pos bıyıklı, kıpkırmızı suratlı, aksi mi aksi bir adam. Kaşları sürekli çatık, boyun damarları parmak kalınlığında şişik, heybetli. Uzun siyah şalvar giyip üzerinde beyaz mintan ve siyah yelek giyer, ucu sivri siyah parlak kundurasının yeni de olsa ökçesine basarak yürürdü.

Çocukların korkulu rüyası Çavuş, nadiren dışarıda görünür, evinden pek çıkmazdı. Kuşların düşmanı kedi, kedilerin ise Çavuş… Evinin önünden bırakın insanı; kedi, köpek bile geçmeye cesaret edemezdi. Hatta bu korku zavallıcıkların genlerine işlemiş olmalı ki iki kuşak sonra bile henüz büyüyen yavru kediler onun damından, duvarından uzak dururdu. Sokağın her tarafı cıvıl cıvıl olduğu anlarda bile onun evinin çevresinde insanı sonsuz huzura sevk eden mezarlık sessizliği hâkim olurdu. Çavuş neden bu kadar korkunç? Bunu kimse bilmezdi. Yıllar evvel karısı öldüğünden bu yana hiç kimseyle konuşmamıştı. “Aman Çavuş geliyor! Aman Çavuş görmesin! Kapısından geçen çocukların ümüğünü sıkıp boğuyormuş! Üç çocuğu enselerinden tek eliyle yakalayıp kafalarını duvara vurmuş!” Mahallenin çocukları korku içerisinde bu hikâyeleri dinleyerek büyüyor, keskin hafızaları ömür boyu silinmeyecek bu korkuyla doluyordu.

İsmail de Çavuş’tan korkardı. Ancak ona karşı içten içe büyüyen sempatisi vardı. Ortak yönleri onun da güvercin besliyor olması. Her biri otomobil fiyatına paha biçilemez güzellikte cins güvercinler... Dillere destan güvercinlerin kimi Bağdat’tan, kimi Halep’ten, kimisi Şam’dan hatta Mısır’dan Hindistan’dan gelenler bile var. Hepsinin ayrı bir özelliği, güzelliği olduğunu hep duyardı. Çavuş’un evi alt sokakta, aşağılarda kalıyor. İsmail dama çıktığında Çavuş’un evinin damını kuşbakışı rahatlıkla görüyordu. Uzaktan da olsa gözlerini onun güvercinlerinden alamazdı. Pırıl pırıl parlayan taklacıl, ters taklacıl, uzun boyunlu, paçalı, perçemli güvercinler. Çavuş, damına yaptırdığı ve küçük bir sarayı andıran özel kafesin kapısını açtığında hışımla dışarı akan güvercinleri izlerken gözleri ve kulakları mest olur, belki yetmiş, belki yüz güvercinin ayaklarındaki halhal ve kanat sesleri gökyüzünde yankılanırdı. Güvercinler büyük bir ustalık ve maharetle mavi göğe doğru yükselirken uzun, geniş halkalar çizerek durmaksızın uçar, ardından küçük daireler çizerek Çavuş’un üstünde dolanır ve en sonunda süzülerek dama konarlardı.

İsmail, kafesindeki birkaç meymenetsiz güvercinle bu sektörde var olmaya çalışan küçük esnaf gibiydi. Fakat ablasının dayanılmaz baskı ve şiddetine rağmen güvercin beslemeye devam edip bir gün Çavuş gibi güvercin sürüsüne sahip olmayı hayal eder durur. “Ah keşke, sadece bir tanecik soylu güvercini olsa!

Günler üst üste devrildi, o yıl güz çabuk geçti, kış bastırdı. Tek katlı bahçeli evlerde sobalar tutuştu, dumanlar sokağın bir ucundan ötekine erişti. Rutubetli bir rüzgâr esiyordu. Her yönden esen rüzgârla birlikte yağan ve insanın yüzüne çarpınca acıtan bir yağmur yağıyordu. Yapraklarını dökmüş ağaçlar hayalet gibi sallanıyordu. Okuldan çıktı. Kenarları çamurlu asfalt yoldan ilerleyerek eve geldi. Ablasına görünmeden gizlice merdiven dayayıp dama çıktı. Kafesin kapağını açıp hepsini sağ ve sağlıklı görünce mutlu oldu. Kafesten çıkarıp yem ve su verdi. Sonra Çavuş gibi kuşları uçurmayı, gökyüzünde bir alan fethetmeyi, alanını belirleyip var olmayı denedi. Başaramadı…

Güneşli bir günde yine denedi. Kuşları havalanır havalanmaz iki kısa turun ardından yorulup yöredeki evlerin çatılarına, damlarına, duvarlarına konuyorlar. Acemice davranıp birbirinden ayrılıyor, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp en kısa yoldan eve dönmenin hesabını yapıyorlardı. “Malzeme bu, yapacak bir şey yok! Elden ne gelir!” diye avunuyordu İsmail. Ama o gün bir mucize oldu. Kuşları bulundukları damdan bu sefer kendiliğinden havalandılar, birleşip gökyüzünde daireler çizerek uçmaya başladılar. Kuşlarını izlerken sonsuz kıvanç duydu. Tam o sırada havada ıslığa benzer yoğun bir kanat sesinin başının üzerinden geçtiğini duydu. Üzerine, kara bir gölgenin düşüp sonra kaybolduğunu hissetti. Ürktü. Kafasını çevirip baktığında Çavuş damdaydı. Havalanan belki yüze yakın güvercin göğü kaplamıştı. İsmail, manzarayı kaygıyla izlerken “Eyvah!” dedi. Uçuşlarda kurnaz ve ustalaşmış bu güvercinler onun sürüsünü yer yutar ve ustalıkla Çavuş’un damına götürürlerdi! Çavuş için para etmez ama İsmail kendi güvercinlerinden olacak.

Derken Çavuş’un sürüsü onun sürüsüne karıştı. Bu artık bütün güvercinlerin topluca Çavuş’un damına konması anlamına geliyor. Birkaç tur Çavuş’un damının üzerinde geniş halkalar çizerek uçtular, sonra halkaları daraltarak inmeye yeltendiler. İsmail nefesini tutmuş izlerken bir mucize daha oldu. Güvercinleri halkayı bozup havada gittikçe genişleyen çember çizerek yuvalarına yöneldi ve gelip damdaki briket korkuluklara kondular.

Köyden gelen beyaz dişi güvercin briketlerin üzerinde gelinlik kız gibi heyecanla süzülüp sağa sola ürkek bakışlar atarken Çavuş’un sürüsünden iri bir erkek güvercin aniden sürüden ayrıldı. Yel gibi uçup kanat kısarak kartal gibi dalışa geçti ve beyaz güvercinin yanına kondu. Ortalık aniden sessizliğe büründü, Ömrü boyunca nadiren yaşayacağı bir büyük heyecan İsmail’i damda ansızın yakaladı. Zaman dondu, hayat durdu. Heybetli güvercin başını kaldırıp göğsünü şişirdi. Mütemadiyen guruldayarak kur yapıp dişinin çevresinde kafasını yerlere kadar eğip dolandı. Benekli gerdanını şişirip ışık vurdukça kızıllaşan ardından koyu yeşile, mora çalan tüylerini kabarttı.

İşte, hiç bitmesin dediği mucize gözlerinin önünde. Bir yanda Çavuş korkusu öte yanda kuşun heyecanı; şimdi kalbi duracak. Yere çömelip Çavuş’a görünmeden kuşu yakalamanın bir yoluna bakmalı. Ancak kuş usta, diğerleriyle yuvaya girmiyor, dişinin yanından da ayrılmıyor. Sinerek yaklaşıyor İsmail. Düzensiz nefesini kontrol edemiyor, kalbinin gümbürtüsü kulaklarında. Neredeyse araba parası güvercine şimdi birkaç metre uzaklıkta... Gözleri kuşa sabitlenmiş, sırtı, ensesi ter içinde. Ha tuttu ha tutacak! Gözü dönmüş hormonların etkisiyle, kendinden geçmiş güvercinin aniden üzerine atlayıp bir hamlede yakalıyor. İri, kıpır kıpır, ele avuca sığmaz bir kuş. Sevinçten çılgına dönüyor İsmail. Koşarak damdan inerken şimdi tek düşüncesi kimseye göstermeden saklamak... “Fakirin tavuğu tek tek yumurtlar!”

Ertesi gün… İsmail’in içinde doygun ve büyüyen bir sevinç… İçi içine sığmıyor, okula nasıl gittiğini bile hatırlamıyor. Okuma saati; koca sınıfın kalabalığında, bir bakmışsın sıra ona gelmiş. Sayfayı çeviriyor, önünde kuyrukları birbirine bağlı üç sevimli fare, karşılarında üç ayrı tabak içerisinde peynir... Üç farenin aynı anda önlerindeki peynire ulaşamayacakları, ancak birlikte hareket ederlerse peynirleri rahatlıkla yiyebileceklerine ilişkin bir okuma parçası… Kekeleyip, duraksayarak okuyor İsmail. Yüzüne gözüne bulaştırıp sinirli öğretmeninden azar işitiyor. Aklı hep güvercinlerde, farelere vakit mi kalır? Ders bitsin de bir an önce eve koşup izlesin. Yakaladığı güvercine sahip olmanın mutluluğunu doyasıya yaşasın.

Eve varıyor. Daha dış kapıdayken tuhaf sessizliği fark etmesi uzun sürmüyor. Ablasını, her zamanki gibi kaşları çatık, gözleri kısık, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve bitmek tükenmek bilmez öfkesiyle hazır bir şekilde onu beklerken buluyor. “Çavuş geldi” diyor kızgın bir ifadeyle. Bir ürperti omurgasında geziniyor İsmail’in, eli ayağı titriyor. Gözleri kararmaya, kalbi gümbürtüyle atmaya, vücudunu her zerresinde sıcak bir sıvı dolaşmaya başlıyor. Çantası elinden düşüyor. Çavuş onu yakalarsa kesin bıçakla doğrar, etini de kedi, köpeklere yedirir. Demek onun güvercinini yakaladığını anlamış. Korkuyla kekelemeye başlıyor “Ça! Ça! Çavuş mu?”

“Evet. Sen okuldayken Çavuş geldi.”

“İçeride mi?”

“Yok, gitti.”

Derin bir “Oh!” çekecekken ablası atılıyor. “Hemen rahatlama! Güvercinimi almışsa derhal getirsin, dedi. Çok pahalıymış. Adamın gözlerinden kan fışkırıyordu. Öyle sinirlenmiş, öyle sinirlenmiş ki yüzü gözü kıpkırmızıydı. Artık ben karışmam, aldıysan ver adamın güvercinini, yazıktır! Yaşlı başlı adamın gözleri dönmüş, bütün mahalleyi arıyor, bütün güvercin besleyenlere soruyormuş.”

“Ben almadım ki, Allah Allah!” dedi İsmail. Demek onun aldığını kesin olarak bilmiyor Çavuş. İçini tuhaf bir rahatlama kaplıyor. “Bana ne? O benim güvercini yakalasa verecek miydi?” diye düşünüyor.

Akşama, aynı tepsideki bulgura kaşık çalan ev ahalisinin, gözleri İsmail’in üzerine dikili... Sessiz ve kinayeli bakışlar altında birsinin dayanamayıp konuyu açması kaçınılmaz; öyle de oluyor.

“Yazık adama, koca ihtiyar güvercin peşine düşmüş!”

“Kim yakaladıysa verse bari!”

“Yaşlı başlı adam mahallede gezmedik dam bırakmamış, yazık!”

Hiç oralı olmuyor İsmail. Yakaladığı güvercini evdekilere çaktırmadan -ki bu konuda ustalığına laf yok- yan odadan gizlice kutuyla dışarı çıkarıyor. Avludaki gül çalılarının ardına saklanıp makasla kanatlarının uçlarını keserken tek düşüncesi uçup gitmesini engellemek. Kafese, diğer güvercinlerin arasına atınca yurdun dört bir yanından gelip büyük kentin varoşlarında her biri diğerinden farklı kültür ve yaşam standardına sahip insanlar gibi diğer güvercinlerin arasında boyu, tüylerinin parlaklığı, soyluluğu, ötüşü hemen belli oluyor. Güvercin besleyen hiç kimsede böylesi yok; hele bu yaşta bir çocuğun… Tarifsiz mutluluk içinde büyüyüp taşarken sürekli didiştiği ablasını bile gidip gelip yanaklarından öpüyor, ablasının şaşkın ve bu davranışın altında yatan hinliği sorgulayan kinayeli bakışlarına maruz kalıyor.

Şimdi İsmail’in ilk işi yakaladığı güvercinin cinsini öğrenmek... Uzak mahallelerde bildiği güvercincilere götürüyor. Adam kutudaki güvercini görünce irkiliyor, neredeyse küçük dilini yutacak. İsmail’in sahip olması imkânsız kuşa gözlerini dikip henüz şaşkınlığını atamadan ve yüzünün rengi sarıdan kırmızıya dönerken kekeleyerek soruyor.

“Nereden buldun bunu?”

Ansızın yüzüne yayılan kallavi bir endişeyle yanıtlıyor İsmail: “Hiiç! Dayımgilden aldım, köyden.”

“Yalan söyleme! Dayının besleyebileceği köy güvercini değil bu, baksana ayağındaki çıngırağı bile kaç paralık, çok değerli. Nereden buldun bunu çocuk, başın belaya girmesin?”

“Yo, girmez! Sen cinsini biliyor musun?”

“Bilmez miyim? Hünkâri... Hünkâri bu! Taa evveli Osmanlı saraylarında yetiştirilirmiş, şimdilerde birkaç çift var bundan, bir çifti de Çavuş’ta.”

‘Çavuş’ ismini duyunca rengi atıyor İsmail’in, soluğu kesilip nutku tutuluyor. Biliniyor demek, kuşçular birbirinin güvercinlerini tanıyor. Boyundan büyük bir işe kalkıştığını anlaması uzun sürmüyor. Çavuş bunun peşini bırakmayacak. Artık geri de götüremez, uçup gitmesin diye kanatlarının uçlarını kesmiş. Adam, gözlerini midye kabuğu gibi kısarak, içinde birkaç soru ve şüphe barındıran anlamlı bir bakış fırlatırken soruyor.

“Yoksa?.. Yoksa Çavuş’un aradığı kuş bu olmasın!”

“Ne alakası var?” diyor İsmail, soğukkanlılığını korumaya çabalarken. Büyük bir gayretle bozuntuya vermeden ve ciddiyetle kaşını çatıp “Dayımgil köyden getirdi.” Aniden bir kurnazlık düşünüp onu elden çıkarmanın yoluna bakıyor. “Ne verirsin buna?”

Adam malın gözü... Bu değerli güvercine sahip olmanın hesaplarını yapıyor olmalı ki ağırdan alıyor. Buruşuk, çizgili, esmer yüzünde bir çift çipil göz yuvalarında fırıl fırıl… Mide bulandıran diliyle, kuru çatlak dudağını yalarken isteksiz ve önemsizce teklifini yapıyor: “İki çift Arap veya bir çift perçemli vereyim.”

“Olmaz! Dişisini bulur çoğaltırım!”

“Bulamazsın bunun eşini, gel üç çift vereyim anlaşalım, hem kanatlarını da kesmişsin yenisinin çıkması epey sürer.”

“Olsun!” deyip hızla uzaklaşıyor oradan, eve dönüyor. Şimdi Hünkâri’yi yuvada, uzak bir köşeye saklamak gerek. Yeni haberler almak için en iyi yol kuşçu kahvesi, korka korka gidiyor kahveye. Haberler kötü. Çavuş, oraya da haber bırakmış, güvercini alan, gören, satan olursa muhakkak bildirmelerini istemiş. Kahvedeki herkes Çavuş’un kaybolan Hünkâri’sini konuşuyor.

Karlı dağların başı ağarırken dağınık kerpiç evlerin boy boy sıralandığı sokağa karanlık sessizce çöküyor. Teneke sobada ara sıra duyulan çıtırtı. Vakit ilerliyor, gece yarısına doğru bir rüzgâr. Bir fırtına ki ne bulursa önüne katıp getiriyor, ağaçları kökünden sallayıp tozu toprağı birbirine karıştırıyor. Karanlığın içinde yüzü kırmızı, kaşları çatık, alın damarları domur domur olmuş Çavuş, onu kovalıyor. Bir elinde ucu kanlı bir bıçak, diğerinde uzun bir sopa… İsmail yorulmuş nefes nefeseyken Çavuş yetişti, yetişecek! Elindeki çelik grisi bıçağın parlak ucu karanlıkta çakıp sönüyor. İsmail, gece yarısı sokaklarda korkuyla koşarken bir yandan da sığınabileceği bütün evlerin kapılarını zorluyor. Hepsi kapalı… Sokak lambalarının cılız ışığı altında oradan oraya İsmail’i kovalayan Çavuş gittikçe yaklaşıyor. Tazı gibi de koşuyor namussuz! Yakalarsa ümüğünü sıkacak, odunla kafasına vurup bıçakla kollarını kesecek, etini lime lime parçalayıp kedilere atacak! Yorulup nefessiz kalıyor İsmail. Çavuş ensesinde… Can havliyle arka sokağa kendini attığında uzakta bir ışık parlıyor; büyük, sarı bir ışık... “Yetişmeliyim! Az kaldı.” Yaklaştıkça o ışık bir kuşa dönüşüyor. Parlak tüyleri, geniş kanatlarıyla kocaman bir Hünkâri. İyice yaklaşıyor İsmail. Kuş, kanatlarını açmış bekliyor. Üzerine atlayıp karanlık göklere birlikte süzülürken, Çavuş aşağılarda kalıyor. Yüzüne ılık bir rüzgâr çarpıyor İsmail’in, kuş gibi hafifliyor.

Kan ter içinde sıçrayarak uyandığında her yer karanlık. Geceden beri kendi halinde iplik iplik yağan yağmurun damlaları kuşluk vaktinin aydınlığını aşındırıyor. Bin bir çeşit yaratığın kol gezdiği ve şimdi karanlığın cirit attığı bu hengâmede, avludaki her nesnenin gölgesinin korkunç bir canavara dönüştüğü heyulanın ortasından geçerek tuvalete gitmek cesaret ister. İsmail yatakta kıvranıp duruyor. Ne yapacak? Hünkâri sevinci korkuya, kaygıya ve büyük bir endişeye dönüşmüş. Çavuş, bunun peşini bırakmaz, bir ele geçirirse önce kulaklarını, sonra dilini, sonra da ellerini keser. “Allah’ım ne yapacağım!” diye, yanlış da olsa sabaha kadar dua ediyor. Şu Çavuş denen ihtiyar bir geberse de kurtulsa! Okulda, evde, sokakta her yerde Çavuş korkusu onu esir almış, düşündükçe ürperip içinden sıcak sular akıtıyor.

Korku dolu günler birbiri üzerine devrildi. Okula gidip gelirken artık Çavuş’un evinin olduğu sokaktan geçmiyor, yolunu uzatıp arka sokaktan eve geliyor. Bir kedi sessizliğinde yavaşça, sinerek dama çıkıp güvercinlerin yemini suyunu kafesin içinde veriyordu. O sabah kara bulutlar kasabanın üzerinde deli deli dolandı. Birbirlerine çarpıp iç içe geçerek daha da büyüdü. Gökyüzü karanlık ve korkunç bir hal aldı. Uzaklardan başlayarak şimşekler çakarken her taraf aydınlandı. Arkasından hışım gibi bir yağmur… Çantasını başına siper etmesi bile okuldan dönen İsmail’i ıslanmaktan koruyamadı. Arka sokaktan korkarak eve gelirken uzaktan Çavuş’un evinin önünde bir kalabalık görür gibi oldu. İçindeki korkuyla gözbebekleri büyüdü. Kalabalık hayra alâmet değil! Ya, Çavuş onu polise şikâyet etti ya da kuşçu arkadaşlarını topladı, kesin onu yakalayacaklar. Kuşu nereye saklasa acaba? Ya anlarlarsa onun aldığını? Korkudan bütün kaslarının gevşediğini hissetti, az kalsın altına ediyordu. Eve kadar koştu. Çamurlu ayakkabılarla avluya girdiğinde ablasının hızla ve söylenerek sırtının ortasına indirdiği yumruğu sinek vızıltısı gibi hissetti. Doğruca arkadaki odaya geçip saklandı. Bu yağmurda dama çıkarsa kesin anlayacaklar, korkudan ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Kanatlarını kesmemiş olsaydı kuşu serbest bırakıp kurtulacaktı. Şimdi iğrenç bir pişmanlık onun yakasına yapışmış bırakmıyordu. Bu korkuyla da yaşayamaz. Kararlıydı, kuşu geri verecek. Annesinin aceleyle üzerine bir şeyler alıp babasıyla birlikte avludan çıktıklarını gördü. Aralarındaki konuşmalardan Çavuş’un evine gideceklerini anladı. “Eyvah!” dedi içinden. “Kuşu benim aldığımı anladılar, yoksa annemle babam durup dururken bu yağmurda neden Çavuş’un evine gitsinler ki?”

“Neden gittiler ki?” diye, ilgisizce ablasına sordu.

“Neden olacak komşu değil miyiz şunun şurasında, komşuluk böyle günde belli olur.”

Neydi böyle günler, belli olan neydi? Korkudan soramıyordu da. Bir süre bekleyip başına gelecek felaketin boyutunu kestirmeye çalıştı. Türlü ihtimaller arasında kemerle atılacak sıkı bir dayak en hafifi. Sonra ablasının üzüntülü sesi devam etti.

“Zavallı adam, daha birkaç gün önce gelip ‘Benim bir güvercinim kayıp kızım, acaba sizin ufaklık görmüş mü? Buralara konmuş olabilir mi?’ diye sordu. Dünya boş, bugün varsın yarın yoksun. Ecel işte.”

Zil takıp oynayacaktı İsmail. “Kurban olurum ben o ecele!” dedi, içinden. Bir sevinç büyüdükçe büyüdü, çoğaldı. İnsan, birisinin ölümüne bu kadar mı sevinir! Kapısında gördüğü cenaze kalabalığı; iyi iyi toplansınlar. Artık Çavuş ona hiçbir şey yapamaz. Kanlı bıçağıyla ne kulağını ne ellerini kesebilir. Hünkâri artık ebediyen onun. Bu yaşta prestijli kuşçular arasında kendine yer edinmişti. Koşarak merdiveni dayadı, basamak atlayarak hızlıca dama çıktı. Sonsuza dek onun olan kuşuna bakacaktı. Yağmur hafifledi, kara bulutlar, bahtının karaları gibi şehrin uzaklarına doğru çekiliyor. Kafesin kapağını açtı, kuşlar birer ikişer dışarı çıktı, kanat çırpıp gerindiler. Altı, yedi, sekiz, dokuz… Onuncu? Çavuş’un kuşu kafesten çıkmıyor, ağırdan alıyor demek. Heyecanla kafese yöneldi, ıslak yere, dizlerinin üstüne eğilip kafesin içine baktı. Gözleri dondu kaldı. Hünkâri cansız yatıyordu…


Sıddık Sert

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page