• İshakEdebiyat

Öykü- S. Sinan Özer- Kâğıt

Sırtını sandalyeye iyice yasladı. Kollarını yukarıya doğru açarak gerdi bedenini. Aklındaki yazının son harflerini yazdı. İlk defa beğenmişti yazısını. Masanın üzerindeki kâğıtları alelacele topladı. Eski binanın küf kokan havasını soluya soluya attı kendini dışarı. Yazısını göğsüne olabildiğince bastırıyordu. Bir babanın, evladının üzerine titremesi gibi, titriyordu ona. Beyninin kıvrımlarında bildiği tanıdığı ne kadar yazar, şair varsa peşine takmış sürüklüyordu. Her adımında başka birinin gölgesi oluyordu.

Puslu, soğuk kasım ayının ilk günleri. Ankara, bilinenin dışına çıkmayan, çıkamayan o yaşlı şehir. Ve şehrin kaldırım taşlarını her gün ezercesine yol alan genç bir adam. Sabahın ayazında çıkmıştı yola. Dilinde akşamdan kalma bir türkü. Diğerleri gibi, emeğini harcamanın telaşında. Otobüs durağına koşar adım yürüyor. Kim bilir? Kaç kez geçti bu yerlerden, belli belirsiz gölgelerin arasından. İnsan yığınlarının o bitmek bilmeyen umarsız yolculuğu. Kendini bildi bileli bu umarsızlığın esiriydi. Durağa, kömür karası kokuların eşliğinde vardı. Donuk bakışlı sert simaların bedenini süzmesine aldırmadı. Aslında kimsenin kimseden haberi yoktu zaten. Durak sakinlerinin her günkü ritüelinden başka bir şey değildi bu. Güneşin doğması gibi olağan bir şeydi. Genç adamda sorgusuz sualsiz bunun bir parçasıydı artık. Ondan sonra gelen her insanı bakışlarında ağırlayacaktı. Diğer günlerin aksine bugün sebepsiz bir merak vardı üzerinde.

Kâğıtları iyice burnuna yaklaştırdı. En sevdiği kokulardan biriydi bu. Onları biraz da kömür kokularına karşı bir kalkan olarak kullanıyordu. Kafasında yayınevinin vereceği kararın düşüncesi, kalbindeyse umutla umutsuzluğun savaşı vardı. Bu zamana kadar editörlerin, yazarların, yazılarını eleştirmesine hep izin vermişti. Ama bu sefer olmayacaktı böyle bir şey. Çünkü eleştirilemez bir yazıydı sahip olduğu. Duraktaki insanların meraklı bakışlarıyla karşılaşıncaya kadar sükût denizinde süzüldü bir müddet. Yaşlısı, genci, çeşit çeşit âdemoğlunun yanında farklı bir dünyanın insanı olduğuna bir kez daha inandı. Kucağında tuttuğu kâğıtlara dik dik bakan gözler. Tedirgin olmak için her türlü neden vardı. Bu insanların arasında bulunamazdı artık. Şimdi otobüsün gelmemesini canı gönülden istiyordu. İçinde bulunduğu ironiye güldü bir an. Otobüs durağında, otobüsün gelmemesini istemek. Neyse ki istediği olmuş taşıtın gelmesi olabildiğince uzamıştı. Yükselen homurtuların arasından usulca geçti. Kendini en yakın parka attığında gün kuşluk vaktine doğru ilerliyordu.

Ne gelmez otobüsmüş arkadaş, dedi içinden. Paydosa yetişseydim bari. Durakta bir tedirginlik, sessizce büyüyen bir öfke başlıyordu. Az evvel bir kucak dolusu kâğıtla gelen gencin, önünden hızlıca geçmesini şaşkınlıkla izledi. İçindeki nedensiz merak biraz daha alevlenmişti. Acaba kâğıtları bu kadar önemli yapan ne, diye düşündü. Gencin arkasından baktı bir süre. Sonra birden onu takip etmeye başladı. Genç adam izlendiğinin farkında bile değildi. Sıkıca tuttuğu kâğıtlarla bir arkadaş gibi konuşuyordu. “Korkma,” diyordu genç titrek bir sesle. “Korkma. Bu sefer canını kimse yakamayacak.”

Aklında şimdi ne otobüs vardı ne de fabrikanın kirli, paslı ortamı. Sadece önündeki insanın karmaşık sözleri. Büyük bir parka geldiklerinde genç adam aniden durdu. “İşte geldik,” dedi boğazındaki hırıltıyla. “Burası en sevdiğin yer biliyorum. Gel şuraya oturalım. Yorulduk ikimizde. Hem ben üşüdüm de biraz. Kahvaltı mı? Olur, tabii önce biraz dinlenelim.” Uzun süre göğsünde tuttuğu kâğıtları, bankın üzerine bıraktı. Kollarını iki yana açtı. Tahta bankın dirseklerini acıtmasına aldırmadı. Kuruyup dökülen yaprakları seyretti biraz. “Kış iyice yaklaşmış değil mi,” dedi ayağa kalkarken. “Kış iyice yaklaşmış.” Geride kâğıtları bırakarak ağır ağır uzaklaştı oradan.

Artık hareketlerine yansıyan coşkun bir heyecanla yaklaştı banka. Gencin gittiğinden iyice emin olduktan sonra, kâğıtları aldı. Oturdu. Gencin sıcaklığını hissetti bedeninde. Nedense yazıları okumaya cesaret edemedi önce. Hafif bir ürperti duydu. Sonra tüm cesaretini toplayıp okumaya başladı.

“Sen şimdi çok uzaktasın biliyorum. Olsun gölgeni yitirmedim ki hiçbir zaman. Sen, sevgili babam, o kara mapusun içinden çıkacağın gün için yaşıyorum ben. Sesin, cismin hep gözlerimde asılı. Biliyor musun? Uyumaya korkuyorum hayalin düşlerimde kaybolacak diye. Uykusuzluğun acısı yokluğundan hafif baba. Umarım sen ıstırap duymuyorsundur oralarda. Her gün Allah'a dua ediyorum senin için. Sessizliği sevmezsin bilirim. Sahi seni oyalayacak sesler var mı oralarda? Beni düşünme sakın. Bir rüzgâr ile savrulan boş bir kâğıt işte. Kâğıtları değerli kılan üzerindeki yazıdır. Sen benim yazımsın baba. Seni çok özledim.”

Titreyen ellerine hâkim olamıyordu. Eve gitmek istedi. Kâğıtları göğsüne bastırıyor, aldığı emanetin altında eziliyordu. Hiç durmadan koşmak geliyordu içinden. Bacakları sızlayana kadar koştu. Kalbi ensesinde atıyordu artık. Evinin kapısından girerken gözlerinin karardığını fark etti.

Uykudan uyanır gibi silkindi. Etrafına telaşla bakındı. Gözlerini parmak uçlarından dirseklerine kadar gezdirdi. Yanından gelip geçen insanların farkında değildi. Garipseyen bakışların arasında, bir heykel gibi hareketsizdi. İçinde büyüyen çığlığa daha fazla engel olamadı. “Baba!” Önce başı döndü. Sonra tüm renkler birbirine girdi. Sırt üstü düşerken kollarına yapışan elleri hissetti.

Kaynayan suyun ıslığıyla kendine geldi. Sanki hayatında duyduğu en güzel melodiydi. Parmakları arasında dolaşan küçük ve tombul ellere baktı. Artık eli titremiyordu. Kalbi de durulmuştu. Yatırıldığı kanepede doğruldu. Minik, meraklı yüze baktı. Dizine iki kere vurarak kızını yanına çağırdı. Çocuk hızlıca atıldı. Kahkahaya yakın bir gülümseme vardı üzerinde. Babasının sakallarına dokundu. “Baba işe gitmemiş.” Çocuğun masumiyeti tüm odayı dolduruyordu. Sesi suyun ıslığını yok etti. Güzellik adına ne kadar şey varsa çocuğun sesinde toplanıyordu. “Evet babacığım. Gitmemiş.”

Başına toplanmış kalabalığa baktı. Gölgeler bedene büründü. Yabancısı olduğu simaların arasında boğuluyordu. "Kâğıtlar! Kâğıtlarım nerede?” Sağa sola telaşlı bakışlar gönderiyordu. Olayı anlamaya çalışan insan güruhu genci sakinleştirmeye çalışıyor, fakat bunda başarılı olamıyorlardı. “Kâğıtlar! Kâğıtlarım nerede?” Gitgide artan kalabalığı yarıp geçmek için var gücüyle çırpınıyordu. O çırpındıkça insanların alakası daha da yoğunlaşıyor, genci çıldırtacak dereceye varıyordu. Kulaklarını patlatırcasına uğultular yükseliyordu etrafında.

“Kâğıt,” dedi küçük kız, kenarını hafifçe buruşturduğu kâğıdı babasına uzatırken. Uzandı. Elleri tekrar titremeye başlamıştı. Önce çocuğun buruşturduğu kenarı düzeltti. Sadece kızının duyabileceği bir sesle okumaya başladı. “Sen şimdi çok uzaktasın biliyorum. Olsun gölgeni yitirmedim ki hiçbir zaman. Sen, sevgili babam, o kara mapusun içinden çıkacağın gün için yaşıyorum ben. Sesin, cismin hep gözlerim de asılı. Biliyor musun? Uyumaya korkuyorum hayalin düşlerimde kaybolacak diye. Uykusuzluğun acısı yokluğundan hafif baba. Umarım sen ıstırap duymuyorsundur oralarda. Her gün Allah'a dua ediyorum senin için. Sessizliği sevmezsin bilirim. Sahi seni oyalayacak sesler var mı oralarda? Beni düşünme sakın. Bir rüzgâr ile savrulan boş bir kâğıt işte. Kâğıtları değerli kılan üzerindeki yazıdır. Sen benim yazımsın baba. Seni çok özledim. Senin baktığın gibi bakmaya çalışıyorum, annemin yüzüne. Yokluğunu unutturmak için değil, seni unutmaması için. Belki de boş bir korkudur bu. Ama olsun. Oturup ısınmak için, sobanın karşısına koyduğun koltuğun aynı yerde duruyor. Kimseyi oturtmuyorum oraya. Bazen kedim “Derman” çıkıyor üzerine. Tek ona kızamıyorum nedense? Biliyor musun? Bunları sana, bana aldığın yegâne şeyle yazıyorum. Evet, o kara günden önce bana aldığın kalem ile. Boyasının bitmemesine şaşıyorum doğrusu.”

Kuruyan boğazını temizledi. Kızı sessizliğe bürünmüştü çoktan. Çocuk tatlı bir uykunun eşiğinden geçmiş, tatlı düşlere dalmıştı bile.

Sonunda kalabalığın pençesinden kurtulmuştu. “Geliyorum baba.” Biraz önce kâğıtlarını bıraktığı parka doğru, koluna, omuzuna bedenine çarpan nesnelere ve insanlara aldırmadan koşuyordu.

Karısının seslenişine aldırmadı. Emaneti geri vermeye kararlıydı. Sıkı sıkıya tutuyordu onu.

Yanağına inen yumruğun acısıyla kıvrandı bir müddet. Omzuna çarptığı adam fena sinirlenmişti. Fısıltıyla söylediği “Afedersiniz,” kelimesi dayak yememesini engellemeye yetmemişti. Yanağından süzülen kanı koluyla sildi. “Bizi ayıramazlar baba.”

Kâğıtları aldığı banka yaklaştı. Koca alanın bir ucundan diğer ucuna arandı, tarandı. Bir türlü genci bulamadı. Umudunu yitiren biri olarak, ilk oturduğu banka tekrar çöktü. Ceketinin cebinden çıkardığı kalemi, banka bıraktığı kâğıtların üzerine koydu. Usulca kalktı. Tekrar evine, kızına ve karısına dönmeliydi. Arkasından gelen sese döndüğünde, kendini bitkin hissediyordu.

“Baba. İşte geldim. Seni burada bıraktığım için küsme bana olur mu?” Gömleğinin iki kolu da kan içindeydi. Yediği dayağın verdiği sersemlikle, sendeliyor, yıkılmamaya çalışıyordu.

“Şey, ben kâğıtları rüzgâr uçurmasın diye almıştım. Sizi de bulamayınca.” Ne yapacağını ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Karşısında güne başlarken gördüğü insandan çok farklı biri vardı. Yüzünden akan kana istemsizce kayıyordu gözleri. “Kaza mı geçirdiniz?” Sorusu havada kaldı. Bir an muhatabının olmadığını hissetti. Boşluğa konuşuyordu sanki. Genç adam az evvel kâğıtların üzerine bıraktığı kalemi alırken o da sessizliğe büründü.

“Şükür kavuşturana. Merak etme ufak tefek yaralar işte.” Aldığı kalemi tahta bankın üzerine bıraktı. Konuşan adamın sesi uzaktan, çok uzaktan geliyordu. Onunla konuşmak istemedi. “Hadi eve gidelim. Birbirimize anlatacak çok şeyimiz var.”

İki adam evlerine dönerken kuru yaprakları yağmur taneleri okşuyordu.


S. Sinan Özer

76 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör