• İshakEdebiyat

Öykü- Saim Serhat Arslan- Şehr-i Şehzade Cinayetleri

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın mahdumlarından İbrahim Paşa’nın egemenliğinde geçen birkaç haftanın ardından tekrar Bab-ı Ali’ye tâbi olan Şehr-i Şehzade’de işler yoluna girmeye başlamış, sokaklardaki karmaşa yerini sükûna bırakmıştı. Kavala ordusunun yolda olduğu duyulduğu gibi bağlılık yeminleri edip Mehmet Ali Paşa namına methiyeler düzen ahali bu hususu çoktan unutmuştu. Onlara göre kendileri bilmem kaç yüz yıldır Dersaadet’ten başka kıble tanımamıştı. Bazıları işi daha da ileri götürüp Kütahya etrafında ordugahını kuran İbrahim Paşa’ya suikast için tüm hazırlıklarını yaptıklarını ancak tam yola çıkacakken velinimetleri Sultan-ı Cihan Mahmut Hazretleri’nin bu tatsız savaşı sonlandırarak büyüklüğünü âleme bir kez daha kanıtladığını dile getiriyordu. Öyle ki Adana ve Suriye sathının Kavalalı hanedanına bırakılması da Sultan Mahmut Hazretleri’nin bir oyunuydu. Sultanımız bulduğu ilk fırsatta düşmanı vakanüvislerin tozlu raflarında unutulmuş kara kaplı defterlerin çürümüş yaprakları arasına yollayacaktı. İş birlikçiler her çağda olduğu gibi kendilerini aklamak için bin bir takla ata dursun, sıcak bir pazartesi günü erken doğan güneşle beraber küfürler ederek dükkânlarının yolunu tutan esnaftan bir zatın Havuzlu Çarşı’nın girişine zincirle asılmış gürbüz bir erkek cesediyle karşılaşması şehrin gündemine bomba gibi düştü. Geceyi karakolda iskambil oynayarak geçiren redifler, o vakitlerde Umur-ı Zaptiye teşkilatı henüz kurulmamıştı, tam da vardiya değiştirecekken ortaya çıkan bu müşkül durum karşısında tepkilerini çeşitli nidalarla dile getirseler de el mahkûm olay yerinin yolunu tuttular. Havuzlu Çarşı’nın girişine vardıklarında ahalinin bir yarısını korkulu gözlerle zincire asılı biçareye bakıp feryat ederken diğer yarısını ise mevtanın suratının tamamını saran kahverengi deri parçasının ne manaya geldiğini üzerine fikir yürütürken buldular. Kalabalığın arka sıralarında kendine ayrılan yerden olayları takip eden hatunlardan hatırı sayılır bir kısmının yüzü ceylan derisiyle kaplı bu zatın geceyi bilmem hangi aşüftenin koynunda geçiren kocası olması için bin bir türlü adak adadığı bugün bile konuşulur. Redifler kalabalığı uzaklaştırıp acı birer kahveyle gecenin mahmurluğunu üzerinden attıktan sonra cesedi bir süre süzdüler. “A be adam,” dedi Redifbaşı Haydar Bey iç geçirerek, “Hadi adamı öldürdün, hadi daha da ileri gidip çarşının ortasına çelik zincirle astın bari alnına şu ceylan dersini dikmeyeydin. Alnında yazılanı, ettiğini, bulduğunu nasıl okuyacak şimdi öbür taraftaki melekler? Kim bilir adamcağız arafta nasıl ecel terleri döküyordur şimdi. Elimizi çabuk tutalım da biz de günaha ortak olmayalım.” Zinciri çabucak kesebilmek için sık dişli bir testere bulunmasını emretti. Rediflerin aç gözlülüğünden illallah etmiş çarşı esnafı normal zamanda bir bardak su ikram etmekten bile imtina ederken haftanın bu ilk sabahında ceplerine girecek birkaç mangıra da mani olan bu cesedin çabucak indirilip götürülebilmesi adına testerenin en hasını bulma amacıyla sağa sola koşuşturmaya başlamıştı. Aradan yarım saat geçmemişti ki rediflerden en uzun boylusu üst üste koyulmuş iki ahşap masanın üzerine çıkmış, maktulü buraya asan zatın validesini bin bir vaz-iyede anarak zinciri kesme gayretine girişmişti bile. Çelik zinciri kesme işini öğleye doğru ancak bitiren redifler sıcağın bastırmasıyla hafiften kokmaya başlayan şişmiş yağ ve kas yığınını, onlar için bir zamanlar ruhu olan bir insan değil buradan hekimin odasına kadar taşınacak bir yüktü artık, at arabasına attıkları gibi yola koyuldular. Ceset sabahın ilk ışıklarına kadar mey aleminde Hayyam okuyarak zevki sefa denizlerinde yüzen hekimin önüne çıkmak için ağır aksak ilerlerken ahali çoktan katil ve maktul konusunda hikayeler uydurmaya başlamıştı. Kimisi aldatılan bir zatın karısının aşığına kıyıp ibret olsun diye çarşının ortasına astığını söylüyor, kimisi bu asılanın İbrahim Paşa’nın ajanlarından biri olduğunu iddia ediyordu. Öyle ki Sultan Mahmut Hazretleri Mısır diyarına özgü bir ceylanın karın derisini bu ajanın suratına dikerek hidivliğe önemli bir mesaj vermiş oluyordu. Ahali kartopu misali bin bir yalanı büyüterek birbirine anlatadursun birkaç parça öteberi baktıktan sonra evlerine dönen hatunlardan birkaçı geceyi dışarıda geçiren koca göbekli, pasaklı kocalarının horlaya horlaya divanda uyuduğunu görünce yaşadıkları hayal kırıklarıyla küfre varacak düşüncelere kapıldı. Bu hatun taifesinden otuzlu yaşlarının başındaki Esmer Hatun, kendisiyle tensel münasebeti yalnızca ara sıra başını dürterek, “Yemek getir bana,” demekten ibaret olan kocasını pireleri üstünde uçuşa uçuşa uyurken bulsa da hayal âleminin nimetlerinden faydalanmakta kararlıydı. Kendine okkalı bir kahve yapıp zevcinin ölümü üzerine ahaliye kavuracağı helvanın içine neler katıp katıştıracağını düşünmeye başladı. Hem belki asıldığı yerden kocasını indiren güçlü kuvvetli redif malumat almak için kapısını çalar, o da heybetli adamı içeri buyur edip bu lezzetli helvadan ikram ederdi.

İhsan Efendi kırklı yaşlarının sonunda, kır saçları ve garp usulü sakalıyla ahalinin çoğunluğuyla tezat bir görüntü sergileyen, feylosof ruhlu bir adamdı. Dini vecibeleri kendine referans edinmemesi ve boş kaldığı her vakitte kutsal kitabımız dışında ne bulursa okumasıyla ahalinin sevgisine mahzar olma şansını tepse de hekimlikteki mahareti ve ahali için bitip bilmez çabalarıyla darüşşifada kendine kalıcı bir yer edinme şansını bulmuştu. Tabii garp sevdalısı Padişah Hazretlerine yaranmak isteyen yerel yöneticilerin de bu vaziyetteki payı yok sayılamazdı. Odasının kapısı çalındığında bir hastanın yarasındaki irini temizlemekle meşgul olan İhsan Efendi, Redifbaşı Mecid Bey’i kapıda görünce elini hızlı tutup işini çabucak bitirdi. Su ve sabunla temizlediği elini Mecid Bey’e uzatsa da muhatabı sedyedeki hastanın irinden temizlenmiş yarasını görünce karşılık vermeye yanaşmayıp avucunu göğsüne götürmekle yetindi. “İhsan Efendi, bu sabah havuz başında bulunan zatı getirdik. Müsaitseniz kim olduğunu anlamak için yüzüne dikilmiş deriyi kaldırmanızı rica edecektim.” O vakitte Anadolu’da ilk otopsinin gerçekleştirilmesine henüz on yedi sene olduğundan ceset üzerinde teferruatlı bir inceleme yapılamasa da İhsan Efendi maktulün yüzüne dikilmiş derinin dikişlerini ehemmiyetle kestikten sonra hemen çekip çıkarmamayı akıl edecek kadar deneyimliydi. Garplı meslektaşlarının tefrikalarında belirttiği gibi yüzü sıcak buhara maruz bırakarak derinin yapışıp alttaki surete zarar verme ihtimalini en aza indirdi. Mecit Bey bu yavaş ve teferruatlı çalışmadan bunalarak arada köstekli saatini yokluyor, derinin surattan ayrılacağı dakikayı sabırsızlıkla bekliyordu. İhsan Efendi’nin “Hele şükür,” nidasıyla gözlerini saatten cesedin yüzüne kaydırdı. Deri parçasını dikkatle kaldıran hekim, karşılaştığı surete şaşırsa da evvel zamanda neşterinden nasibini almış tanıdık simaları düşününce bu şaşırmanın öyle ahım şahım bir tepki ihtiva etmemesi anlayışla karşılanacaktır. Yer yer ceylan derisi kalıntılarının çehreyle bir olduğu bu suret, İhsan Efendi’nin her şeyden çok sevdiği kitaplarına türlü türlü süslemeler yapan Mücellit Ahmet Bey’e aitti. “Mücel, Mücellit Ahmet bu!” dedi Mecit Bey zorla konuşarak. Elini suya daldırıp ölümün kir dolu renginden temizlemeye çalışan İhsan Efendi “Ta kendisi”, demekle yetindi.

Takip eden günlerde babasının ölümünü üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki eğitimini yarım bırakıp mücellithaneyi işletmek için yurda dönen Ahmet’in kim tarafından ve hangi amaçla öldürüldüğüne dair söylentiler şehrin her köşe başında konuşuldu durdu. Halk nezdinde sessiz, sakin ve saygılı bir zat olarak bilinen mücellidin kimle nasıl bir husumeti olabileceği üzerine yapılan fikir yürütmeler, kendi yağında kavrulan Ahmet Efendi’nin aslında gizli bir tarikata üye olduğu ve bu tarikatın büyülerle dolu defterlerini ciltlerken yaptığı bir hata neticesinde bu yolla cezalandırıldığı düşüncesine kadar vardı. Öyle ki tıbbiyeden de zaten bu yüzden atılmıştı. Gıybeti hiç sevmeyen Anadolu halkı her toplumsal infialde olduğu gibi yine işi gücü bırakmış kafasından hikayeler uydurmaktaydı. Redifler yalnız yaşayan Ahmet Efendi’nin devamlı müşterilerini, tanışlarını ve ara sıra uğradığı fahişehanede görüştüğü Gül Hatun’u sorgulamışlarsa da bir sonuca varamamışlardı. Tek bildikleri katilin Ahmet Efendi’yi kendisinin de dükkânında kullandığı bir deri türünü yüzüne dikerek cezalandırdığıydı ki bu bilgiyi de cildi atmayıp incelemeyi akıl eden Hekim İhsan Efendiye borçlulardı. Redifbaşı ve adamları olayı aydınlatmak için birkaç gün kafa yorsalar da çoğunluğu okuma yazma dahi bilmeyen redif teşkilatının böyle bir olayın altından kalkması pek de mümkün görünmüyordu. Hazin hadisenin üzerinden bir hafta geçmişti ki Mücellit Ahmet Bey’in cesediyle karşılaşan zat, aynı yerde bu sefer yüzüne beyaz bez parçası dikilmiş kır saçlı bir bedeni sallanırken buldu. “Bu kadarı da fazla,” deyip makûs talihine öfkelenen bahtsız zat hızla karakolun yolunu tuttu. Birkaç dakika sonra uykulu gözlerle ardına takılan rediflerle olay yerine döndü. Kısa sürede olay yerine toplanan kalabalık, ikinci bir cesetle tekrar sahneye çıkan katilin cinayetlere devam edeceği yönünde görüş bildiren birkaç kişiye kulak vermeye başlamış, inceden korkmuştu. Kim bilir belki de haftaya zincirle asılı olarak kendilerinin cesedi bulunacaktı. Redifbaşı Mecit olay yerine gelip geçen haftakine benzer bir görüntüyle karşılaşınca siyah deri kesesini kuşağından çıkarıp elini içine daldırdı. Bir yandan adamlarının geçen haftaki testereyle mevtayı sallandığı yerden indirmeye çalışmasını izliyor diğer yandan kâğıda tütün dolduruyordu. Biraz sonra avucundaki tütün kesesini geçen hafta Mücellit Ahmet’in suratını saran deri parçasına benzetince midesi bulandı. Sardığı cigarayı yere fırlatıp postalıyla ezdi. Bu seferki garibanın kim olduğu konusunda fikir yürütmeler devam ederken kalabalığa yaklaşan uzun boylu, tombul yanaklı ve yanaklarına tezat oluşturacak kadar zayıf bedenli zat “Bu Hekimbaşı İhsan Efendidir!” diye haykırdı. Üzerinden ispirto kokusu yayılan derbederin bağrışı bir anda tüm gürültüyü kesti. “Baksanıza, saçları İhsan Efendininkiler gibi kır ve taralı. Hem yüzüne diktikleri bez de önlüğünün parçası olsa gerek. Mücellit Ahmet Efendi’ye nasıl deri diktilerse bu garibana da önlük dikmişler. Vah ki ne vah İhsan Efendi! Merhumun ruhuna el Fatiha” Ahalinin bir kısmı ne diyor bu sarhoş dercesine adama ters ters baksa da İspirtocu Saim Efendi’yi tanıyan azınlık bu adamın boş laf söylemeyeceğine canı gönülden inandıklarından dedikleri üzerine yorum dahi yapmadan avuçlarını semaya açıp merhumun ruhu için Elhamlarını okudu. Duasını bitirip hiçbir şey olmamış gibi yoluna giden İspirtocu Saim Efendi, cesedin yüzündeki önlük bezi darüşşifadaki genç hekimlerden biri tarafından çıkarılıp da altından hocaları İhsan Efendi’nin güzel çehresi çıkınca redifler tarafından bulunup sorgulansa da adamcağızın olayla bir alakası olmadığı sonucuna varıldı.

Bir hafta boyunca iki cinayet arasında bağlantı kurmaya çalışan ahali pazartesiye bir gün kala korku içerisinde sokakları terk etmeye başlamıştı. Pazar ikindiden sonra çarşı in ve cin arasındaki top müsabakasına bırakılmış gibiydi. Vali Paşa’nın kesin emriyle havuz başı çevresini tutan redifler gözlerini dört açmış bu caninin üçüncü bir cesedi aynı yere asmasını önlemek için bekliyordu. O yıllarda yalnız Osmanlı toprağında değil cihanın geri kalanında da kriminoloji ilmi henüz gelişmediğinden redifler yeni bir cinayeti önlemek yerine gerçekleşeceğini peşinen kabul ettikleri bir cinayetin ardından katili yakalama niyetindeydi. Gergin bekleyiş ve birkaç dakika sonra azılı bir katille karşılaşma ihtimali rediflerden birkaçının canını sıkmış, bunlar da çözümü ceplerindeki şişelerden birkaç yudum mey içmekte bulmuşlardı. Ancak içmeden önce yapılan her plan gibi, bu plan da bozulmuş, redifler birkaç yudumla başlayıp akabinde ceplerindeki matarada ne var ne yoksa mideye indirmişti. Redifbaşı Mecit sabah namazına müteakip son kez adamları kontrol edip dükkânlar açılana kadar uyanık kalmalarını tembih ettikten sonra geçen yıl evlendiği zevcesi Nur Hatun’un koynuna girme hayaliyle evinin yolunu tuttu. Dükkânların açılmasına bir saatten az kalmıştı ki sokağın aşağı yanından bir feryat koptu. Acı içinde bağıran kadının sesi tüm sokakta yankılanıyordu. Havuz başının girişini tutan yedi zaptiyeden dördü bunun bekledikleri cinayet olabileceği şüphesiyle kılıçlarını çekip sokağın aşağına doğru koştu. Kaderin cilvesine bakın ki havuz başının öte yakasını tutmakla görevli üç redif içtikleri meyin etkisiyle buldukları köşeye kıvrılmış elleri kılıçlarının kabzasında tatlı tatlı kestirmekteydi. Aradan pek zaman geçmedi ki aşağıdaki bağırışın evine hırsız giren bir kadının korkudan çıkarttığı ses olduğu anlaşıldı. Redifler hırsız bir şey almadan kaçtığından olayın üzerinde durulmadan havuz başına döndüler. “İyi ulan, daha dükkânlar açılmamıştır. Hıyarağası Mecit görünmeden döndük yerimize,” diye rahatlayarak arkadaşlarının önünde yürüyen gedikli redif Osman ve diğerleri havuz başının girişine zincirle asılmış yeni bir cesedi karşılarında bulunca bir anda kılıçlarını çekip sağı solu kolaçan etseler de bulabildikleri yalnızca köşe başlarına tüneyip rüyalarında bilmem hangi hatunla halvet olan diğer üç meyzede rediften ibaretti. İki haftadır havuz başındaki cesetlerle ilk karşılan zat dükkânını açmaya bir saat geç gelse de makûs talihinin değişmediğini, aynı yerde yine bir ceset sallandığını görünce, “Haydan gelen huya gider deyip,” çok da söylenmeden dükkânının yolunu tuttu. Aynı masalar kurulup çelik zincir aynı testereyle kesilirken uykuya dalan mey kokulu üç redif çarşının ortasında ibreti âlem olsun diye falakaya yatırılmış, ayak tabanları paramparça olana kadar meşe odunuyla terbiye edilmişti. Ahali bir yandan falakaya yatırılan rediflerin dayak yiyişlerini izliyor, diğer yandan cesedin suratındaki hâkî kumaşın ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. İçlerinden birkaçı bir umut İspirtocu Saim Efendi’nin olay yerine gelip hâkî kumaş mevzusunu aydınlatacağını umsa da Saim Efendi yüksek ihtimalle bir yerlerde sızıp kalmış olacaktı ki havuz başında görünmedi. Hâkî kumaş parçasının dikişleri açılıp kumaş yüzden buharlı suyla ayrılınca üçüncü cesedin Tabip Miralay Cafer Bey’e ait olduğu anlaşıldı. Redifler Vali Paşa’dan aldıkları özel izinle Dul Miralay’ın konağını aradılarsa da cinayetle ilişkili olabilecek bir şey bulamadılar. Aramaya eşlik eden Miralay Osman’ın yaveri Mülazım Selim Efendi redifler çıktıktan sonra kumandanın kitaplığını biraz daha kurcalamaya karar verdi. Kumandanın ölümü kendisini yaralamışsa da genç yaşına rağmen pek çok harbe iştirak ettiğinden kara haberin üzerinden birkaç saat geçmeden kendini toplamıştı. Baba bildiği bu adamın ölümünden bir parça da kendini sorumlu tutuyordu. Ne de olsa yaveriydi. Kumandanın yatağının başındaki Fransızca kitabın arasında bir kalem olduğunu görünce son okuduğu kitabın bu olduğuna karar verip eline aldı. Fransızcası iyi olduğundan kapağı zorlanmadan okudu: “Deliliğin Tedavisinde Karanlığın ve Yalnızlığın Rolü” İsim ilgisini çekince kitabı cebine koyup evinin yoluna tutan Selim Efendi, memleketi Dimetoka’dan getirdiği dibek kahvesinden pişirip bir yandan kahve içerken bir yandan da kitabı okumaya koyuldu. Cildi özel işlemeliydi. Üzerindeki şekilleri daha önce bir yerlerde gördüğüne dair zihninde bir şeyler belirse de emin olamadı. Kahvesini bitirdiği gibi yerinden kalkıp kitaplığının yoluna tutan genç Mülazım, komutanının kendisine hediye ettiği İlyada nüshasının aynı ciltle kaplandığını görünce şaşırdı. Cildin arka alt kısmında Mücellit Ahmet Efendi imzasını gördüğünde ise koşa koşa diğer kitabın yanına gidip iki cildi karşılaştırdı. İlk ciltte herhangi bir imza olmasa da aynı elden çıktıkları belliydi. Fransızca kitabın girişini okuyan Mülazım yazarlar kısmında H.İ, T.M.C, M.A.E ve B.H.F harflerini gördü. Bu harflerin öldürülen maktullerin isimlerinin baş harfleri olduğunu anlaması uzun sürmedi. Ancak sondaki B, H ve F harflerinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Yardım bulacağını umarak kitabı okumaya başladığında bu cildin deliliğin delinin karanlık bir dehlizde suratına geçirilen kara bir bez sayesinde tedavi edilebileceği üzerine yazıldığını anladı. Bu sayede cinnet-i maniya-i inhitâtiyye halinde görülen tüm o birsamlar, cinli ve perili haller ortadan kalkacaktı. Dahası yazarlar yer ve isim paylaşmasalar da bu çalışmayı bir vaka üzerinde tatbik ettiklerini belirtiyor, yöntemlerinin hastanın feryat, figan ve ortalığa zarar verme hallerini kestiği sonucunu paylaşıyordu. Hasta tam olarak suskunluğa gömülüp göz teması kurmayı kesse de bu sorunun da zamanla aşılabileceğine inanıyorlardı. Mülazım Selim Efendi çalışmanın yapılabileceği tek yerin Hafsa Sultan Darüşşifası olduğuna kanaat getirip filintasını kaptığı gibi bimarhanenin yolunu tuttu. Kapıdaki görevli kendisini içeri alamayacağını söylese de silahın namlusuyla karşılaşan pek çok zat gibi o da direnmemeyi tercih etti. Mülazım, bimarhanede ismi B, H ya da F harfleriyle başlayan biri olup olmadığını sorunca muhatabından bekçi Hasan Efendi ve Hekim Fehmi Bey cevaplarını aldı. Şansını hekimden yana kullanıp bimarhanenin avlusundan yukarı çıktı. Üzerinde Hekim Fehmi yazılı kapıyı çalsa da yanıt alamadı. İçeriden gelen tıkırtının akabinde daha fazla sabredemeyip kapıya omuzuyla sert bir darbe indirdi. İçeride kısa boylu, gözlüklü ve önlüklü bir zatla karşılaştı. Zat altıpatlar silahını başına dayamış, gözlerinden akan yaşların eşliğinde kafasına sıkıp sıkmama fikri arasında gidip gelmekteydi. “Dur!” dedi Selim, “Yapma!” “Seni o sanmıştım,” dedi Fehmi Bey rahatlamış bir sesle. Cümlesi bittiği gibi duyulan tetik sesinin akabinde duvara sabitlenmiş kitap raflarının üzerini kan ve beyin parçaları kapladı.

“İşte böyle Vali Paşa Hazretleri,” dedi Mülazım Selim Efendi sözlerini bitirirken. “Anlayacağınız kumandanım ve diğer üç zat böyle bir deney tatbik etmişler. Öğrendiğime göre denek olan biçare başta sessiz, sakin bir hal alsa da akabinde bir gece başını duvara çarpa çarpa canına kıymış. Anlaşılan Hekim Fehmi Bey vicdanına yenik düşmüş, önce arkadaşlarının sonra kendisinin canına kıymış.” “Aferin genç adam,” dedi Vali Paşa tütününü küllüğe basarken. Ancak bu kafalarına deri dikme, sallandırma olayları falan… Niye yaparlar ki böyle şeyleri? Yani bu adamlar arkadaş, okumuş yazmış adamlar. Hadi öldürmeye karar verdi, neden böyle işkence etsin?” Gülümsemesini gizlemeye çalışan Selim Efendi, “Kendi canına kıymaya karar vermiş bir adam, her şeyi yapabilir Vali Paşa Hazretleri,” deyip büyük laf etmiş küçük adamların vakarıyla ayağa kalktı. Baş selamı verip odayı terk etti. Ahali olayın aydınlatılmasıyla rahatlamış, rahat rahat çarşıda pazarda dolaşır olmuştu. Bimarhanede tedavi edilmeye çalışırken hepten delirip en sonunda canına kıyan Tuğrul adlı meczubun cinayetlerden birkaç hafta önce anne ve babasının mezarlarının yanına gömüldüğünü öğrenen Selim Efendi, Fehmi Bey’in bu olaydan sonra pişmanlıktan akıl sağlığını kaybedip bu cinayetleri işlediği sonucuna varmıştı. Geriye kalan son iş kendi canını almaktı, onu da biraz tereddüt etse de gözlerinin önünde yapmıştı. Mülazım olayı çözen şahıs olarak halk tarafından kahraman ilan edilip çarşıdan evine doğru yürürken kalabalığın sevgi gösterilerine mahzar olmuştu. Kırmızı Kıraathanenin önünden geçerken ona sevgi ve merakla bakmayan yalnızca iki kişi vardı. Bunlar Tuğrul’un ağabeyleri Kadir ve Baybars’tı. Ellerinde zincir bağlamaktan avuç içleri kabarmış denizcilerinkine benzeyen izlerle kıraathaneye oturmuş, kahvelerini yudumluyorlardı.


Saim Serhat Arslan



67 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör