• İshakEdebiyat

Öykü- Saim Serhat Arslan- Kar

Kar yağıyor. Asırlardır yağıyor kar bu şehre. Kim bilir? Belki de asırlarca yağmaya devam edecek. Beyaz bir örtü kaplıyor şehrin üzerini yavaş yavaş. Çatılar, arabalar, yollar… Şehrin her bir parçası alıyor bu beyaz işgalden nasibini. Aram’ın Yeri’ndeyim. Ne kadar oldu, bir saat mi? Belki daha fazla. Elimle, buğulanmış camda bir pencere açıp caddeyi seyrediyorum. Telaşlı insanlar yollar kapanmadan evlerine varmanın derdinde. Küçük çocuklar anne babalarının kaygılarını paylaşmıyor. Oyun peşindeler. Belediyenin tuzlama araçları dolaşmaya başladı bile. “Bir tek daha alır mısın Paşam?” Aram ne zamandır başımda dikiliyor. Yüzüne bakmak için kafamı iyiden iyiye kaldırmam gerekiyor. Uzun adam bizim Aram. “Alayım azizim,” diyorum. Gülümsüyor. Gamzesi belli ediyor kendini. Anasından almış gamzesini. Duvardaki rengi atmış aile fotoğrafında görmüştüm. Aram’ın getirdiği kadehi yudumlarken saate bakıyorum. Daha yarım saat var. Erken bitmiş olabilir mi? Sanmam. Hem erken biterse bir daha… Midem bulanıyor. Şakşuka kokusu genzime doluyor. Su içiyorum kana kana. Biraz da yeşillikten yiyorum. Geçiyor midemin bulantısı.

“Bu saatten sonra ekip gelmez Aram, yakalım mı birer cigara?”

Tezgâhın yanındaki masadaki iri yarı adamdan çıkan bu ses şaşırtıyor beni. Sanki on iki yaşında bir çocuk konuşuyor, öyle ince. ‘’Keyfinize bakın,’’ diyor Aram başını kaldırmadan. Tezgâhın üzerine koyduğu bir dergiyi karıştırıyor. Acaba şuan ne yapıyorlar? Bunları düşünmemeliyim. Hangi odada? Nereden geliyor tüm bunlar aklıma? Kadehimde kalanı bir dikişte içiyorum. “Aram, ateşle beni azizim.” Gözlüğünün üzerinden bir bakış atıyor bana. Ne demek bu? Fazla mı hızlı gidiyorum? Önüme kadehi koyup bir şey demeden yerine dönüyor. Bir sigara yakıyorum. “Bir cigara yakardın, parmaklarımın ucunu yakardın… Sabaha kadar kalırdın, hayırsızın biriydi fikrimce…” Dizelerde kaybolmanın zamanı değil. Bir şey var bu gece bende, sıkılıyorum. Daha fazla katlanamıyorum hareketsiz durmaya. Kadehimi diktiğim gibi kalkıyorum yerimden. Aram şaşkınlıkla bakıyor yüzüme. Bir şey söylemeden parayı uzatıyorum. “Erkencisin bugün Paşam,” diyor. “İyi geceler Aram.” Dışarı çıkıyorum. Bir buçuk senedir ilk kez bir salı günü saat on olmadan ayrılıyorum Aram’ın Yeri’nden. Şimdi ne yapacağım? Hemen eve dönemem. Arabayı burada bırakıp yürüsem bile erken saat.

Yavaş yavaş adımlamaya başlıyorum dönüş yolunu. Sokaklar şimdi daha tenha. Kar tutacak, belli. İki kedi var çöpün yanında, birbirine sokulmuşlar. Bir üçüncüsü onları izliyor uzaktan. Öylece duruyor. Ne yaklaşıyor ne uzaklaşıyor. Bir sigara yakıyorum. Gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Allahtan fark edecek kimse yok sokakta. “Karlar düşer…” Devamını getiremiyorum. Midem tekrar bulanmaya başlıyor. Telefon çalıyor. Arayan Selcan. Açmıyorum. Konuşamam, şimdi olmaz. Kar taneleri sıklaşıyor. Midem bulanıyor. Başım mı dönüyor? Ayakta durmakta zorlanıyorum. Duvar dibine çöküyorum. Gökte bir kızıllık var. Başımda bir ses yankılanıyor “İyi misiniz?” Kim bu adam? “Beyefendi iyi misiniz?” Başımı evet anlamında sallıyorum. Konuşamıyorum. “Ambulans çağıralım mı?” Dikkatli bakınca sağ göğsünün üstündeki ‘’bekçi’’ yazısını görüyorum. “Gerek yok. Beni evime bırakabilir misiniz?” Evimin yakında olup olmadığını soruyor. Tarif ediyorum. Telsizden bir şeyler anons ediyor. Birazdan bir polis aracı geliyor. Çakarına baktıkça midem daha da bulanıyor.

Apartmanın önündeyiz. Arabadan inince koluma giriyor az önceki bekçi. Asansör aşağı iniyor. Kapı açılıyor. O adam. “İyi akşamlar,” diyor. Gülüyor. “Güldü mü cenazeye benzerdi…” Midem bulanıyor. Oracıkta öldürmek istiyorum onu. “Ne vakit karşımda görsem öldüreceğimden korkardım…” Şimdi sırası değil. Asansöre biniyoruz. Başım dönüyor. Ayakta durmakta zorlanıyorum. Bekçi kapıyı çalıyor. Selcan açıyor kapıyı. Koluma giriyor. Beni yatağa yatırıyor. Üzerimdekileri çıkartıyor. Uyku çöküyor gözlerime.

“Uyandın mı?” diyor gülümseyerek. “Günaydın,” diyorum. Masada kahvaltılıklar var. Oturuyorum. Acukaya bakınca dün geceki şakşuka aklıma geliyor, midem bulanıyor. Gözlerimi kapatıyorum. “Nasıl geçti gecen?” Her zamanki gibi diyorum. Sormuyorum ona gecesinin nasıl geçtiğini. O da söylemiyor. Cezveyi çıkarıyor. Kahvaltı etmeyecek miyiz? Sade kahvemi koyuyor önüme. Her zamanki gibi yakmış yine. “Konuşmamız lazım,” diyor. Kayıtsızca bakıyorum. Ben bir şey söylemeden devam ediyor. “Burak karar verdi. Boşanacak. Ben de boşanmak istiyorum. Evleneceğiz.” Şaşırmıyorum. Gözlerine bakıyorum uzun bir süre. “Bir şey demeyecek misin?” Bir sigara yakıyorum. “Hani geçici bir şeydi, hani ben ilaçları kullanmayı bıraktığımda kapanacaktı bu mevzu?” Bakışlarını kaçırıyor benden. İlk zamanlar aklıma geliyor. Evliliğimizin ilk ayları mutlu mesut geçiyor. Sonra gardaki patlama... Patlamadan sonra kontrol edemediğim ataklar... Uyku uyuyamıyor, yemek yiyemiyorum. Selcan ısrar ediyor, doktora gidiyoruz. İlaç kullanmaya başlıyorum. İlaçlardan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Beraber olamıyoruz. “Sorun değil,” diyor Selcan. Ancak birkaç ay geçmeden sorun olmaya başlıyor. Bir gün “boşanmak istiyorum,” diyor. Karşı çıkıyorum. “Beni böyle bırakma.” “Biri var,” diyor. “Duygusal hiçbir şey olmayacak,” diyor. “Sen iyi olana kadar.” Yalnızlıktan mı ayrılığı kabullenemediğimden mi bilmiyorum, kabul ediyorum. Sonra benim her salı akşamı tuttuğum nöbetlerim başlıyor. Aram’ın Yeri’nde söndürüyorum feneri. “Daldın diyor,” Selcan. “Merak etme, yaşadıklarınla ilgili bir şey söylemem mahkemede. Anlaşarak boşanırız.” Başım dönüyor. Midem bulanıyor. Masaya tutunarak ayağa kalkıyorum. Balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. Çoraplarım ıslanıyor. Kar yağıyor. Asırlardır yağıyor kar bu şehre. Kim bilir? Belki de asırlarca yağmaya devam edecek.


Saim Serhat Arslan

65 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör