top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Saim Serhat Arslan- Maktul Şevki Paşa

Yavuz’un babasının kanına girdikten çok değil sekiz sene sonra sırtında biten şirpençe nedeniyle ruhunu teslim edip kalgançıya kadar sürecek azap dolu bekleyişine başladığı Çorlu, Devlet-i Âliyye’den çok önce Frigyalılardan İskitlere, Makedonlardan Perslere pek çok kavme ev sahipliği yapmış köyden bozma bir nahiyeydi. Osmanlı dönemine kadar yanı başındaki Konstantinopolis’in gölgesinde kalan nahiyenin açlıktan yanakları çökmüş, kemiğiyle derisi adeta birbirine geçmiş, solgun bakışlı halkı İslam’ın kılıcı Osmanoğulları’nın Söğüt’ten çıkıp düşmanı önüne katarak Rumeli’ne doğru at sürmesiyle dünya nimetlerinden faydalanma sırasının kendilerine geldiğini düşünmüş ve bu nedenle ayrı dinden olan bu adamları savaşmadan memleketlerine buyur etmiş olsa da umduklarını bulamamışlardı. Padişah hazretleri bölgeyi yalnızca abdest bozmak için durak bilip yarım günlük mesafedeki Edirne’yi konak addedince yaşadıkları hayal kırıklığı hâlâ hatırlardadır. Bugün artık yörenin folkloruna dair birkaç önemsiz eserde yer bulmaktan öteye gidemeyen,

“Ah yaman Padişah’ım,

Kurt bakışlı Han’ım,

Hacet eyledin gittin,

Ne olacak benim halım?”

dizelerinin, cihan hükümdarının def-i hacetinin ardından dörtnala Edirne yolunu tutan ordunun bıraktığı pisliğe bakakalan ahaliden acısı yüreğine sığmayıp diline vuran bir zat tarafından söylenmiş olduğu edebiyat kürsülerince araştırılmayı bekleyen bir vakıadır.

O yıllarda cümle Osmanlı mülkünde, Murad-ı Hüdavendigar’dan Yavuz’a kadar hiçbir padişahtan hak ettiği övgüleri alamayan Tekfur Dağı’nın bu önemsiz kazasının haritadaki yerini Rumelili birtakım yöneticiler ve ulemadan birkaç zat dışında bilen kimseciklerin olmadığı iddia olunur. Bir köşede unutulmuş nahiyenin kaderi Sultan Süleyman Hazretleri’nin, cenk ve mey arkadaşı Pargalı İbrahim’i yanına katıp babasından kalan Kubbealtı vezirlerini teker teker temizlemeye giriştiği günlerde değişiverdi. Öyle ki genç padişah bir yandan çocukluk arkadaşıyla kafa kafaya verip sefer planları yapıyor öte yandan sabık padişah babasına sadık olduklarını düşündüğü vezirlere görevden el çektirmeye uğraşıyordu. Bu hengamede yüreğindeki vesvese ateşlerini söndürmek için meye başvuran Sultan Süleyman bir gece işret âleminde iyiden iyiye sarhoş olduktan sonra kardeşten yakın bildiği Pargalı nam İbrahim’e ikinci seferi şarka değil garba, Budin üzerine yapmak niyetinde olduğuna dair birtakım lakırdılar etti. O an gözlerinde kocaman parıltılar beliren Pargalı, en son Yavuz’un ölüm haberini alıp da Süleyman’la Dersaadet’in yolunu tuttuklarında bu kadar mutlu olmuştu. Birkaç dakika zihninde bu havadisin muhtemel sonuçlarını evirip çeviren has odabaşı eskiden yaptığı gibi yanından erken ayrılabilmek için cihan hükümdarının kadehine her yudumda tekrar mey doldurdu. Çok değil on yıl sonra tüm garp âleminde Solimano Il Magnifico olarak anılacak taze padişahın çenesinin göğsüne düşüp oturduğu yerde horlaya horlaya uyumaya başlamasını fırsat bilen İbrahim odayı terk etti. Has oda nöbetçilerine Allah’ın yeryüzündeki gölgesinin asla ve kat’a uyandırılmamasını emir buyurduktan sonra hızla dairesine geçti. Titreyen alevin altında heyecandan aleve nazire yaparcasına zangırdayan elinin sakinlemesini bekledi. Ardından rahlenin üzerindeki kâğıda birkaç söz karalayıp özenle mühürlediği zarfı kapı önündeki ulağın eline tutuşturdu. Koridorun karanlığında süzülür gibi sessizce yürüyüp gözden kaybolan ulağın ardından bakarken aynı sırada doğunun ve batının hâkimi sultan hazretleri ise rüyasında elinde koca bir meşe odunuyla kendisini kovalayan pala bıyıklı babasından kaçıyordu. Babasından kaçan genç sultan kızıl kayaya oyulmuş bir mağaraya girip saklandı. Bir an sonra anası Hafsa Sultan’ın kucağındaydı.

Belgrad seferinin ardından cepleri para gören yeniçerilerin ve sipahilerin uzun zamandır biriktirdikleri borçlarını kapattıkları esnaf taifesi akçeleri heybelerine kattıkları gibi umumhanenin yolunu tutmuştu. Mangırlar heybelerinde şıngırdarken uzak diyarlardan korsanlarca Dersaadet’e getirilen köle kızların koynuna neredeyse gün aşırı giren çarşı eşrafı paralar suyunu çektikçe bu ziyaretleri daha seyrek yapar hâle gelmişti. Yine de o birkaç dakikalık anı sanki saatler sürmüşçesine ballandıra ballandıra anlatmaktan geri durmuyorlardı. Kulağında tüm bu palavralarla bir köşeye tüneyip bekleyen Pargalı, kan ter içinde kalmış arkadaşı göbeğinin üzerinden sağa sola kayan heybesiyle sokağın başında görününce derin bir, “Oh!” çekti. “Nerede kaldın bre zındık?” dedi o an için farkında olmasa da gelecekte Devlet-i Âliyye’nin ikinci adamlığına kadar yükselecek genç İbrahim. “Hiç söyleme Beyim!” diye yanıtladı soruyu, cebinden çıkardığı beze bir yandan alın terlerini silen Gebeş Kadir, “Pusulanı aldığımda işretteydim. Eee, içmeyi kestim bittabi. Ama ne fayda? Ayılmak kolay iş mi bu biçare kula? Hele de iki testi şarap içtikten sonra…” Sabırsızlığı yüzünden okunan İbrahim, “Kes martavalı da dinle!” diye haykırdı hiddetle. Ardından kalabalık sokaktan geçenlere göz gezdirip bu çıkışının birilerinin alakasını celp edip etmediğine baktı. Sorun olmadığına kanaat getirince boğazını temizleyip sürdürdü konuşmayı. “Şimdi işittiklerini bir Allah’ın kuluna söylediğini işitirsem seni surlardan mancınıkla Pera’ya fırlatır, vücudundan geriye kalanları da sultanın aslanına veririm bilesin!” Adam cevap vermeye hazırlanıyordu ki hızlı bir el hareketiyle kesti bu girişimi. “İyi dinle. Ordu-yu Hümâyun sefere çıkacak. Sen şimdi Tekfur Dağı’na doğru yola çıkacaksın. Çorlu kazasına sapacaksın. Ne kadar keçi, koyun, öküz varsa satın alacaksın. Oradan ver elini Muratlı, Hayrabolu, Uzunköprü… Mal alırken kullanacağın senetlerle parayı Çorlu’da Yunes adlı bir tüccardan alacaksın. Vesvese yapacak bir şey yok, mührümün basılı olduğu bu mektubu verdiğin anda adam her şeyi serecek önüne.” Gebeş Kadir’in cevap vermeye hazırlandığını görünce yine sert bir el hareketiyle durdurdu. “Sus da dinle. Nahiyede bir tane fırın var. Orası eksik ekmek çıkarmaktan mühürlenecek bu hafta. Sana göndereceğim belgeyle devralacaksın dükkânı. Bulduğun tüm buğdayı, arpayı satın al. Niye bu kadar mal alıyorsun diye sorana da Dersaadet’ten emir geldi dersin. Anlaşıldı mı?” Kadir yağ bezeleriyle kaplı kellesini yukarı aşağı salladıktan sonra korka korka da olsa söz istedi. “Konuş,” dedi sonraki yıllarda kapısına el pençe divan gelen pek çoklarına yapacağı gibi karşısındakini küçümser bir edayla Pargalı. “Beyim, seferin Fars diyarına olacağı bugün artık herkesin malumu. Padişahımız hazretleri babası Selim Han’dan kalan hesabı görecek, İsmail deyyusunun oğlu Tahmasb’ı tahtalıköye yollayıp Tebriz’den Isfahan’a tüm Fars diyarını Osmanlı mülküne katacak derler. Biz Rumeli’ndeki bunca hayvanı, malı toplayıp ne yapacağız? Tüm bunları Anadolu’ya geçirmenin maliyetiyle bin gece işret masası kurulur. Hem parayı nereden bul..” İbrahim tekrar susmasını işaret etti. Derin nefes aldı. Belli ki metanetini korumaya çalışıyordu. “Ulan teres,” dedi gözlerinde kıvılcımlarla, “Sen dün gece ahır kokulu, pireli kadınlarla şarap niyetine sirke içerken ben yedi cihanın hükümdarı ile aynı sofrada mey içip sohbet etmekteydim. Boş kafanı bu işlere yorma da yola revan ol. Mührümü taşımayan kimseye mektup teslim etmeyeceksin. Anlaşıldı mı?” Adam çaresizce başını salladı. “Alâ!” dedikten sonra sokakları dolduran kalabalığın arasına karışan İbrahim az sonra gözden kayboldu.

“Emin misin Pargalı?” dedi Sultan Süleyman şaşkın bakışlarını has odabaşının ve başını yerden kaldırmadan öylece dikilen kılıksız adamın üzerinde gezdirirken. “Eminim sultanım,” dedi İbrahim. “Ata payitahtımız Edirne’ye giden yolda, Türbedere mevkiinde köprülerden ikisinde hasar hâsıl olunduğu gibi bir de bataklık peyda olmuş. Bunun kılığına bakıp da aldanmayın. Hem iyi bir gezgin hem de maharetli bir hendesecidir kâfir Mateo. Siz devletli hünkârımız beylerbeyi ve vezirlerimize sefer hakkında malumat verirken bir emriniz olur mu diye kapı önünde beklemekteydim. O ara kulak misafiri oldum Ordu-yu Hümâyunun izleyeceği rotaya. Kader bu ya daha birkaç hafta önce yollardaki durumla alakalı bir iki lakırdı çalınmıştı kulağıma çarşıda. Eee, ufukta sefer görününce aklıma bir kurt düştü. Emin olmadan sizin kıymetli vaktinizi çalmak da doğru olmazdı.” Sözün burasında Süleyman’ın yüzüne gururunun okşandığını belli eden bir gülümseme yayıldığını gören Pargalı yutkunduktan sonra derin bir nefes koyuverdi. Rahatlamıştı. Ardından sürdürdü konuşmayı, “Durum budur hünkârım. Paşalar eski yollara, eski bilgilere saplanıp kalmış. Hâlâ cennet mekân babanız zamanının malumatıyla hareket etmekteler.” İbrahim sözlerini bitirdikten sonra gür sakallı, kemerli burunlu ve ince yapılı çocukluk arkadaşından alacağını bildiği cevabı beklemeye koyuldu. Önüne serili Rumeli haritası üzerinde kılıcının ucunu bir süre gezdiren Süleyman, “Belgrad seferinde sapasağlam köprülerimize, yollarımıza ne oldu da bu hale geldiler üç senede?” diye sorduğunda odaya girdiğinden beri belleğinde hazır tuttuğu cevabı verdi, “Hünkârım, sorun da tam bu husustan ileri gelmektedir. Ağır topçu bir yandan, binlerce erzak arabası öte yandan mahvetmişler zemini. Sonrası malum. Emir buyurursanız bu seferlik Tekfur Dağı istikametini kullanıp Uzunköprü tarafından çıkalım küffar toprağına. Önümüzde daha onlarca, belki yüzlerce sefer var. Elbet o zamana kadar kuzeydeki köprüleri elden geçiririz de tarihe namınızı altın harflerle yazdıracağınız yeni gaza yollarına o yandan revan oluruz.” Süleyman’ın yüzünde yine hak etmediğini düşündüğü övgülere mahzar olanlara özgü gülümseme peyda olmuştu. Dahası yanakları da kızarır gibi oldu. Neden sonra can dostu da olsa tebaasının bir üyesi olan has odabaşı İbrahim ve kâfirin tekinin karşısında bu halinin yakışık almayacağını düşünmüş olacak ki, “Paşaları çağır,” deyip eteğini savurduğu gibi yerine oturdu.

Paşalar çocukları yaşındaki padişahın nereden aldığı belli olmayan bir malumat nedeniyle kendilerini paylayıp bir de sefer planında değişikliğe gitmesine içerlemiş vaziyette, kıpkırmızı yüzlerle çıktılar arz odasından. Hiçbirinin dikkatini celp etmemiş olsa da kapının ardında padişahın bir emri olur diye hazır bekleyen has odabaşı İbrahim’in yüzünde muzip bir gülümse, cebinde ise Gebeş Kadir’in Çorlu’dan Ergene nehri üzerindeki Uzunköprü’ye kadar kimin elinde ne kadar eti helal hayvan ve buğday varsa satın aldığını bildiren mektubu vardı.

Kölemen diyarından Suriye’ye, Anadolu’dan Kafkasya’ya imparatorluğun dört bir yanından toplanan 60 bin asker ve 300 toptan müteşekkil Ordu-yu Hümâyun önlerinde padişah olduğu halde sefere çıktığında tarihler 23 Nisan’ı gösteriyordu. Dördüncü geceyi padişahın irade buyurduğu üzere Tekfur Dağı yolundaki Çorlu nahiyesinin hemen dışında geçirmek üzere ordugâhı kurdular. Rumeli beylerbeyinin çoktan hazırlattığı binlerce küçükbaş ve yüzlerce büyükbaş hayvanın envaı boydaki tencerelerde pişen etleri, bölgedeki ekmek fırınlarının iki gündür hazır etmek için uğraştığı ekmeklerle beraber sarısından, karasına, patlak gözlüsünden çekiğine birbirine benzemez binlerce adama hızla pay edildi. Dahası tonlarca yemiş ve meyve de serhat yolunu tutan adamların gönlünü hoş etmek için önlerine konmuştu. Padişah, paşaları otağına toplamış cenk planının üzerinden geçerken ağızlarını şapırdata şapırdata yemek yiyen askerleri sanki onların her lokmasında kendisinin de kursağından bir lokma geçiyormuşçasına zevkle izleyen Pargalı’nın tadı, Edirne Sancakbeyi’nin yanında adamları olduğu halde ordugâha girip de bulundukları tarafa doğru geldiğini görünce birden kaçtı. Şaşkınlığını çarçabuk üzerinden atan has odabaşı padişahın çadırının beş ayak önüne konmuş dikenli sırıkların başına varıp beklemeye başladı. Atından inen Edirne Sancakbeyi Şevki Paşa karşısındaki kısa boylu, Frenk kılıklı adamı Osmanlı namına çalışan gayrimüslim hafiyelerden biri sanıp elinin tersiyle itmeye kalktı. Bunun üzerine Pargalı, “Yavaş olun paşa hazretleri! Sultan Süleyman’ın çadırına has odabaşını iterek girmek kimin haddine?” sorusuyla durdurdu hiddetli adamı. “Demek padişahımız hazretlerinin pek sevdiği dönme İbrahim sensin?” dedi Paşa sesindeki imayı gizlemeye gerek duymadan. “Ben padişahın kulu ve kölesi, dahası çocukluğundan beri ona yoldaşlık eden Pargalı İbrahim. Padişahımızla görüşme niyetiniz varsa kendisi beylerbeyi ve vezirlerimizle sefer planını gözden geçirmektedir. Bir sancak beyine ayıracak vakti de zannımca yoktur,” dedi Pargalı az önceki hakarete karşılık verircesine. Has odabaşının aksine diğer pek çok Osmanlı askeri gibi çabuk hiddetlenip hiddetini saklamayı beceremeyen Paşa, “Tövbe estağfurullah,” deyip sakinleşmeye çalışıyordu ki padişahın otağından teker teker çıkan parlak zırhlı adamlara takıldı gözü. Belli ki meclis dağılmıştı. Hünkârın otağının girişinin örtülmesi padişahın istirahate çekildiğinin habercisiydi. “Yarın sabah yola revan olacağız paşa hazretleri. Dilerseniz görüşme talebinizi ileteyim kendisine. Ancak geçerli bir nedeniniz olsa iyi olur,” dedi, “Hele de aklı fikri Layoş denen kâfirin ve daha pek çoklarının kellesini almaktayken.” Karşısındaki küstah dönmeyle konuşmanın fayda etmeyeceğine kanaat getiren Şevki Paşa, “Padişah hazretlerine yarın görüşme niyetimi bildir. Dahası ben zaten gün doğmadan evvel burada kendisini bekliyor olacağım. Bakalım duyduklarından sonra alacağı kellelerin yanına bir yenisini ekleyecek mi?” dedi ve İbrahim’in ayakları dibine tükürdükten sonra gerisin geri atının başında kendisini bekleyen adamlarının yanına döndü. Bakışları ayakları dibinde duran topak haldeki balgamlı tükürüğe dalıp giden İbrahim neden sonra gözlerini askerlerin hâlâ afiyetle tıkınmaya devam ettikleri yemeklerine çevirdi. Tüm bu olanları Pargalı’nın hemen birkaç ayak ötedeki otağında izleyen Gebeş Kadir’in gözlerinde ise kaygı vardı.

“Ne yapacağız şimdi?” dedi sesi titreyerek. Dışarıdaki gürültü yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Tutuşturulmaya başlayan meşaleler gecenin yaklaştığının habercisiydi. Ordugâhta soğan ve sarımsak kokusu yerini aynı meretlerin bedeni terk ederken çıkardığı birtakım kokulara bırakmıştı. “Kaygılanma efendi,” dedi İbrahim her zamanki sakin tavrıyla. “Ne demek kaygılanma?” Kadir’in endişeli sesi reçineye saplanıp kalan farelerin cıyaklamasını hatırlattı İbrahim’e. “Bir dolu mal topladım. Türlü türlü mülkü üzerime geçirdim. Hem de nereden geldiği belli olmayan akçelerle, Florinlerle... Daha şimdiden sermayemizin on katı mangırla doldu cebimiz. Yol boyunca alacaklarımız da var. Ya adam şehrinin esnafının başına gelenlerin rastlantı olmadığını düşünüp işin peşine düştüyse? Öyle ya, sancağındaki tüm hazırlıklar boşa gitti. Edirne ahalisi alıştıkları gibi Ordu-yu Hümâyun’un kuzeyden yol alacağını düşündü. Ekmek kapıları kapanınca adamlar peşimize düşmeyecek mi sandın?” Girişe bakıp kimsenin izlemediğini görünce elinin tersiyle gebeşin sol yanağına okkalı bir tokat indiren İbrahim kalbinin tekrar eski ritmini bulması için birden ona kadar saydıktan sonra yerinden ancak doğrulan adamın gözlerinin içine bakarak, “Ulan gebeş! Ben sen miyim tüm bunları düşünmemiş olayım?” diye bağırdı. Padişah başka bir çadırda, İbrahim ise karşısındaydı. O an için yakındakinin hışmından korkmanın daha akıllıca olduğu kanaatine varan Gebeş özür dileyip hızla otağı terk etti.

Beylerbeyinin adamları kollarına girdikleri Edirne sancak beyini paşanın huzuruna getirdiklerinde günün aydınlanmasına bir saatten az zaman kalmıştı. Uyandırılıp geceliğiyle itile kakıla beylerbeyinin huzuruna çıkartılan Şevki Paşa olanları anlamaya çalışıyor, mahmurluğunu atan gözlerini mum ışığını aydınlattığı kırçıl sakallarını kaşıyan Hami Paşa’ya dikmiş bir açıklama bekliyordu. Sessizliğe daha fazla dayanamamış olacak ki, “Paşa hazretleri, tüm bunlar ne demek? Ne kusur işledim?” diye sordu. “Şevki Paşa,” dedi sesi tütünden çatallanan beylerbeyi. “Seninle defalarca cenk ettik, can aldık can verdik. Şerefli bir askersin.” Bunun üzerine adamın sıkı sıkıya tuttukları kolunu gevşetecek gibi olan izbandut tipli iki bostancı, beylerbeyinin ardına düşen karanlıkta yalnızca ayakları seçilen sultanın gölgesi has odabaşı İbrahim’in olduğunu hatırlayınca eskisinden de sıkı tutmaya başladılar. Az önceki şaşkın ve ürkek bakışlarına karşısındakinin iltifatlarıyla bir anda kuvvet gelen sancak beyi, “O halde neden bu hakareti bana reva gördünüz? Hem de cenk alanında birbirimizin canını kaç kere kurtardıktan sonra?” dedi tok sesiyle. Paşa bir süre adamı hüzünlü gözlerle süzdükten sonra derin bir, “Ah!” çekti. Ardından, “Ordu-yu Hümâyun’un Belgrad seferinin akabinde Edirne yollarındaki tahribatı ıslah etmediniz, bu yolla gazayı ve hatta cihadı tehlikeye attınız paşa! Yetmemiş, istikametin değiştiği havadisini aldığınız gibi bu yanda ne kadar esnaf varsa malına ucuza çökmüş, aldıklarınızı kaç misline Devlet-i Âliyye’ye satmışsınız. İrade-i Seniyye ile sabah namazından önce infazınız gerçekleştirilecektir,” dedi. Beylerbeyinin gözlerinde hüzün, Şevki Paşa’nın gözlerinde ise korku vardı. Yıldırım çarpmışa dönen paşa ayakta durmakta zorlansa da kollarını sıkı sıkı tutan iri adamlar marifetiyle yıkılmaktan kurtuldu. “Zinhar yalan!” diye bağırdı önce. Gecenin karanlığında yankılandı sesi. Bir baykuş karşılık verdi bu bağırtıya. Padişahın çadırına yakın olmalarından olacak, iri avcuyla hemencecik Paşa’nın ağzını kapattı askerlerden biri. Neden sonra bağırmayacağının teminatını gözleriyle veren Paşa’nın dili serbest bırakıldı. “Elimde belgeler var Hami Paşam!” dedi adam fısıltıyla. “Bırakın izah edeyim. Belgeler var. Adamın tekine bu yoldaki tüm malları toplatmışlar. Vallahi billahi hepsinin evrakı var. Çadırımda duruyor. İzin verin getirsinler. Ben zinhar yapmadım böyle bir şey. Hem bizim yollarımız sapasağlam. Köprüleri Ordu-yu Hümâyun Belgrad’dan döner dönmez yoklattım. İzin verirs…” Beylerbeyinin baş hareketiyle paşanın ağzı tekrar mühürlendi. Dışarı çıkartılan adam kaçmaya yeltense de askerlerin kollarından kurtulmak imkânını bulamadı. Daha önce ve o günden sonra pek çoklarının son durağı olan kütüğe dayanan başının gövdesinden ayrılması suretiyle kapandı amel defteri. Pargalı vicdanını olmasa da bedenini muhafaza eden karanlıktan çıktı. Bağdaş kurmuş oturmakta olan Hami Paşa’dan yana döndü otağı terk etmeden. Baş selamı verip ayrıldı. Biraz sonra da Beylerbeyi ayağa kalkıp dışarı çıktı. Şevki Paşa’nın artık birbiriyle münasebeti kalmamış başı ve bedeninin bir kağnıya yüklenmesini izledi. Ardından içeri girdi. Uyumak için döşeğine uzanmıştı ki Pargalı’nın Çorlu’ya vardığı gibi kendisine ulaştırdığı yanı başındaki akçe dolu sandığa takıldı gözleri.


Saim Serhat Arslan

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page