• İshakEdebiyat

Öykü- Saim Serhat Arslan- Sahaf Memik Efendi

Bakırcılar Çarşısı eşrafından Memik Efendi üç nesildir sahaflıkla geçimini sağlayan Karlı ailesinin son erkek ferdidir. Şehrin ilk sahaflarından olan atası Abuzer Efendi bazı kayıtlarda dönemin sahaflar şeyhi olarak anılsa da o yıllarda Antep’te eski ve değerli kitapları toplayıp satan esnaf sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini düşününce bu yakıştırmanın çok da mühim olmadığı hemen anlaşılacaktır. Atasının yolundan giden babası Hamza Efendi tahsil hayatını yarıda bırakıp sahaflık mesleğini tutmuş, gittikçe yaşlanıp gözü görmemeye başlayan Abuzer Efendi işten el çektiği gibi dükkânın yönetimini devralmıştı. Tam otuz dört yıl bilfiil sahaflık eden Hamza Efendi, müşterinin sorduğu kitabın basım yılı ve basım yerini dahi ezberden söyleyebilecek hafızaya sahip olmakla beraber şehrin eli para gören pek çok beyefendisi gibi bazı kötü alışkanlıklara sahipti. Yaşının ilerlemesine aldırmayıp çapkınlığa devam eden bu zat, bir gece yarısı Bey Mahallesi’ndeki gözde bir taş konağın avlusunda, kocası İkinci Cihan Harbi zamanında stokçuluk yapmaktan kodese tıkılmış bir dilberin koynunda kalbine yenik düşmüştü. Olaydan sabaha karşı haberdar olan zevcesi Fatma Hanım yaşadığı şoku bir haftada ancak atlatmış, gözlerinden yanaklarına dökülen yaşlar kurumaya yüz tutunca İstanbul’da Edebiyat tahsiline devam eden oğlu Memik’e haber gönderip acilen dükkânın başına geçmesini buyurmuştu.

Burma bıyıklarını her hafta başında zift karasına boyatan babasının hovardalıklarından haberdar olan genç adam, su testisinin su yolunda kırılacağı yönünde görüş bildiren atalarına hak vermekle beraber Antep’e gitmek istememiş, şehre dönerse ömür billah orada yaşamak zorunda kalacağını sezinlemişti. Bu işten sıyrılmak için araya aracılar koyup aman dileyen Memik, annesinin Nuh dese de peygamber dememekte ısrar ettiğini görünce daha fazla direnmeyip deri bavulunu topladığı gibi dönüş yolunu tuttu. Geçtiği her şehirde harbe girmemesine rağmen açlıkla cebelleşen Anadolu halkının aczine tanık oldukça yüreğinin derinliklerinde ağrılar duysa da memleketine dönüp validesinin ve dayılarının kendisi için düzenlediği akşam ziyafetinde koca bir tas beyranı mideye indirince bu ağrılardan eser kalmadı.

Hamza Efendi’nin kırkı çıkana kadar oğluna karışmayan Fatma Hanım, kırk birinci sabah güneş doğarken görev bilinciyle yanıp tutuşan Denizli horozları misali oğlunun başına dikilip uyanması için çanak çömleği birbirine vurmaya başlamış, Memik ilk anda sinirlense de kadıncağızın bu halinin kocasının ölümü hakkında yapılan dedikodulardan ileri geldiğini bildiğinden ses etmemişti. Özenle hazırlanmış kahverengi kadife pantolonunu, bej rengi Sümerbank gömleğini ve hâkî ceketini üzerine geçirip sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmaya başlayan sokaklardan Bakırcılar Çarşısının yolunu tuttu. İlk iş gününü taziyeye gelen esnafa çay ısmarlayıp İstanbul’a dair soruları yanıtlayarak geçiren Memik, esnafın yüzünde babasının ölümünün hüznünü değil harpten sonra yavaş yavaş piyasada bulunmaya başlayan kesme şekerin çayın yanında ikram edilmesinin sevincini görünce insan tabiatına dair umutsuz görüşler bildiren Avusturyalı ruhiyatçı Freud’a bir kez daha hak verdi. Sabah genç Memik olarak evi terk eden bu zat, akşam kapı eşiğinde Memik Efendi olarak karşılandı. Unvanını çabucak kanıksayan Memik, yemekte validesinin başörtüsünden alnına düşen saçlardaki kır sayısının arttığını fark edince üzülmeden edemedi. Dahası henüz ellisini görmeden yalnız kalan bu kadıncağızın hüzünle dolu gözlerinin ara ara seğirdiğini, bazen de kulağının dibinde biri varmış da bir şeyler fısıldıyormuş gibi başını sağa yatırdığını görünce kaygılanmıştı. Ertesi gün bir zamanlar kendisini üniversite imtihanlarına hazırlayan Necati Bey’e uğrayıp şehrin bu tek ruh hekimine annesinin durumundan bahseden Memik, Freud’un ve Jung’un bu konuya nasıl yaklaştığı ile ilgili uzunca bir nutuk dinledikten sonra muayenehaneyi terk etti. Çayın yanında kuru üzüm ikram eden Doktor Necati Bey’in haline üzülse de bir yandan kızıyordu. Doğru düzgün bir öneri yerine sürekli libido denen o hayvani dürtüden bahsederse tabi ki bir gelen bir daha gelmezdi. O zaman da işte böyle yarım kilogram kesme şekere bile güç yetiremezdi. Dükkânı birkaç sene önce babasının işe aldığı İhsan’a bırakmanın rahatlığıyla dönüş yolunu ağır ağır adımlayan Memik, yaşlı babalarının yerini alan genç aslanlar misali bir zamanlar harçlık istemek için utana sıkıla girdikleri dükkânların başına geçen arkadaşlarına uğrayarak sohbet etti.

Dükkâna döndüğünde bir sahafa göre oldukça temiz olan rafların tozunu almak yerine kitap okuyan İhsan’ı bir güzel payladı. Genç çalışan temizliği sabahtan bitirdiğini açıklamaya çalışsa da fayda etmemiş, bu tuhaf adamdan ilk azarını işitmekten kaçamamıştı. Akşama kadar müşterilerle ilgilenen Memik, hava kararmaya yakın dükkânın kepenklerini esnaflığın alâmetifarikalarından olduğu gibi büyük bir gürültüyle indirip evin yolunu tuttu. Meydandan geçerken çocukluk arkadaşı Fuat’a rastladı. Eski dostu babasının baharat işini büyüttüğünden bahsederken Memik’in bakışları Fuat’tan çok zevcesi Ayşe’nin üzerinde dolaşıyordu. Sohbeti fazla uzatmadan daha sonra görüşmek üzere yalandan sözleşip vedalaştılar. Memik, belki de yalan değildir, diye geçirdi içinden. İşin ucunda Ayşe’yi görmek varsa bu eski dostun sıkıcı muhabbetine katlanmayı göze alabilirdi. Eve dönerken fındık burunlu, süt gibi beyaz tenli, adeta Kafkas kadınlarını andıran bu hanımefendinin çam yarması Fuat’ta ne bulduğunu düşünüp durdu. Vardığında demir kapıyı açan Fatma Hanım ceketini çıkartmasına yardım ederken aldığı güçlü parfüm kokusu genzini yaktı. Mutfağa yönelen validesinin saçlarının açık olduğunu dahası her zamanki uzun entarilerin yerine diz kapağının hemen altında yeşil, ipek bir elbise giydiğini görünce şaşırdı. Sofra her zamanki gibi yere değil, mutfak masasına kurulmuştu. “Hayırdır Valide Sultan,” dedi şaşkınlığını gizlemeyerek. “Aman canım, artık herkes böyle yiyor. Belediye Reisinin, Valinin, Doktorun… Herkesin evinde sofra böyle kuruluyor. Bizim neyimiz eksik?” Yemekte, annesinin son birkaç haftadır edindiği tuhaf huyları terk ettiğini gözlemleyip sevinen Memik, bir yandan da bu yeni hallerin nereye varacağını dert edinip kafasında binbir hikâye kurdu.

Ertesi gün dükkânda çayını yudumlayıp gazete okurken ülkenin önde gelen muharrirlerinden Sabahattin Ali Bey’in Bulgar hududunda öldürülmüş olduğu haberini görüp kederlendi. Birkaç sene önce Markopaşa’dan takip ettiği muharririn başına gelenler zihnini bir süre için kederli düşüncelere sevk etse de Kilis kazasından gelen ve bolca kitap alma niyetinde oldukları hareketlerinden anlaşılan iki muallimin dükkâna girmesiyle kederin yerini keyif aldı. Aradan bir saat geçmeden genç muallimler bir kutu dolusu kitap beğendikleri gibi, hali hazırda dükkânda bulunmayan yedi kitabın da siparişini vermişlerdi. Bir haftada kazandığı parayı birkaç saat içerisinde kazanmanın verdiği hazzı katlamak için müşterilerine ve kendisine okkalı birer Türk kahvesi söyleyen Memik, İhsan’ın içtikleri kahveye attığı arzu dolu bakışları görmezden geldi. Babasının da bir zamanlar söylediği gibi, çalışanına yüz verirsen astarı da gözden çıkarman gerekirdi. Muallimleri yolcu ettikten sonra İhsan’dan toplatılmadıkça çıkar ibaresiyle yayın hayatına başlayıp birkaç sene içerisinde baskılara boyun eğen Markopaşa'nın nüshalarını toplayıp depoya kaldırmasını istedi. Yarım saat daha oyalandıktan sonra soran olursa başının ağrıdığını, bugün gelmeyeceğini söylemesini tembih edip sokağa çıktı. Çok geçmeden ara sokaklardan birine saptı. Her türlü baharatın, yemişin ve meyvenin tezgâhları doldurduğu çarşıdan hemen birkaç sokak aşağıdaki bu muhitte halkın payına delik deşik yollar, su birikintileri ve günlerdir toplanmadığı için kokan çöp yığınları düşüyordu. Yarı çıplak çocukların suratlarındaki bir karış kirle oradan oraya koştuğu mahallede bir tanıdıkla karşılaşmamak için dualar ederek vardı aradığı yere. İki katlı bu konaktan bozma yapı, çevresindeki evlerden boyalı duvarları ve kırmızı kadife perdeli camları ile ayrılıyordu. Yıllar sonra aynı merdivenlerde olmak Memik’i heyecanlandırmıştı. Bir süre kapıyı çalmakla çalmamak arasında gidip geldi. Heyecanını yenmenin tek yolunun korktuğu şeyi yapmak olduğunu fark eden insanlara özgü anlık aydınlanmayı yaşayan genç adam, derin bir nefes alıp kapıyı çaldı. Yıllar önce kendisine tam orada, o kapının ardında aynı soruyu soran ses, belli belirsiz duyuldu. “Kim o?” Soruyu “Latife Hanım’ı ziyarete geldim,” diye cevapladı. Birkaç saniye bekledikten sonra kapıyı açan kişi, bu evi senelerdir işleten Latife’nin ta kendisiydi. “Ooo Memik Efendi, sen mi geldin?” Ahalinin aksine, bu kadın Memik’in buraya yeni yeni uğramaya başladığı lise zamanlarında bile ona “Memik Efendi,” derdi. “Paşam, Beyim ve Yiğidim,” de müşterilere hitap ederken kullandığı diğer kelimelerdi. “Nerelerdesin bre hayırsız?” “Okumaya gittim Latife.” “Koca adam olmuşsun.” Latife kırklı yaşlarının sonunda, uzunca sarı saçlarının dip boyası çoktan gelmiş, yüzündeki çiçek bozuklarını sürdüğü bolca pudrayla kapatmaya çalışan bir kadındı. Sürdüğü abartılı ruj yüzüne hoşluktan ziyade sirkten fırlamış bir palyaço havası vermişti. Daha önce çalışanı olduğu bu evde geçirdiği yüzlerce mide bulandırıcı gecenin ardından işletmeci olmaya hak kazanmıştı. Soranlara kendisinin önceki mama kadar acımasız olmadığını, kızların hakkını yemediğini söylerdi. Gece vicdanıyla baş başa kaldığında fayda etmeyen bu sözler, gündüzlerinin zehir olmasını bir nebze olsun engelliyordu. Film artistleri gibi siyah uzun filtreyle içtiği sigarasının yerine bir yenisini yerleştirirken misafirini salona buyur etti. Memik, salonun loş ışığında uyku ile uyanıklık arasında müşterilerini bekleyen üç kadından en solgun yüzlüsünü gözüne kestirip cebinden çıkardığı kâğıt paraları Latife’ye uzattı. Merdivenlerden yukarı çıkarken önünde yürüyen solgun yüzlü kadının bedeninin kıvrımlarını inceledi. Siyah elbisenin sardığı ince beli ve nispeten iri kalçalarıyla Beyoğlu tavernalarındakileri aratmayan bu dilber, uğruna günaha girmeye değer görünüyordu. Kim bilir, daha kuvvetli bir ışıkta bu kanıya varmazdı belki de. Odada kocaman bir karyola ve Japon işi abajurun aydınlattığı bir komodin vardı. Yatağa oturup kadının soyunmasını izledi. Bedeni, beklediğinden de güzeldi. “Sen soyunmayacak mısın?” dedi kadın hayat belirtisi göstermeyen bir sesle. Kim bilir kaçıncı defa olmak üzere tanımadığı bir erkekle duygusuz bir birleşmenin eşiğinde olmak, işin doğası gereği bir heyecan kaynağı olmaktan çoktan çıkmıştı onun için. Bir süre kadının gözlerine baktı. Kadın, uzun zamandır görmediği bir yüzdeki değişimleri görmek istiyormuşçasına gezdiriyordu karanlıkta rengini seçemediği gözlerini üzerinde. “Soyunmayacak mısın, şair Memik?” Memik şaşırmıştı. Lise yıllarında karaladığı mısraların neticesinde mazhar olduğu bu unvanı bunca zaman sonra ilk kez duyuyordu. “Şaşırma,” dedi, kadın, “Sevda ben.” Sevda? Memik yan yana gelen bu beş harfe ilişkin tüm hatıralarını gözünün önüne getirmeye çalıştı. Birkaç saniye sonra karşısındakinin lisede arkadaşlarının sarkıntılık edip yüz vermeyince de hakkında bin bir türlü dedikodu çıkardıkları Sevda olduğunu anladı. “Nasıl, nasıl oldu?” Diğer pek çok erkek gibi randevuevindeki bir kadına sorulacak son soruyu sormuştu. “Haydan gelen huya gider,” dedi kadın kayıtsızca. “Bana ettikleri tüm o zorbalıklar olacakların habercisiymiş meğer. Hoş, belayı okuldaki çocuklardan beklerken hiç beklemediğim bir yerden, kendi evimden buldum ama o da başka günün konusu olsun.” Memik, Sevda’nın başına gelenlere üzüldü. En son lise sıralarında gördüğü örgü saçlı sevimli kızcağız değildi karşısındaki. Görünen o ki zaman kendisine ettiklerinin bin katını etmişti Sevda’ya. Olayı kurcalayıp kurcalamama konusunda tereddüt ettiği esnada kadın üzerine hamle yaptı. Dudaklarına değen nemli dudaklardan gelen tatlı his, zihnindeki acıma duygusunun yerini hazza bırakmasını sağladı. Aralarındaki yakınlaşma kısa bir sürede bitince, boş gözlerle tavanı izleyemeye başladılar. Memik, şehre geldiğinden beri hasretini duyduğu tensel zevki bir zamanlar sınav kâğıdından kopya çekmeye çalıştığı arkadaşından elde etmiş olmanın kafa karışıklığını yaşadı bir süre. Birkaç dakika sonra kalkıp üstünü giyindi. Çıkarken Sevda’nın avucuna elli lira sıkıştırdı. Küçük elleriyle parayı iten Sevda, “Gitmeden benim için bir şeyler okur musun,” dedi. Memik birkaç saniye hafızasını zorlasa da eskiden kendiliğinden dökülen o güzel kelimeler gün yüzüne çıkmamaya direniyordu. Kalbinden kopup dilinde hayat bulacak hiçbir sözün elli lira etmeyeceğini o an kederle fark etti. Şair Memik’ten geriye hiçbir şey kalmamıştı. Birkaç saniye Sevda’nın gözlerine baktıktan sonra söyleyecek sözü olmayan diğer adamlar gibi başını önüne eğip odayı terk etti.


Saim Serhat Arslan

78 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör