top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Selahattin Anatürk- Son Kez

Hırkasının kocaman ceplerine dut kurusu doldurmuş arada bir ağzına atıyor. Azı dişleri çürümüş olacak ki çiğnerken canının acısı yüzünden okunuyor. Diliyle dişlerinin arasını yokluyor kıyı bucak. Yetmiyor, işaret parmağıyla damağından sıyırdıklarını hırkasının yanlarına siliyor. Koyu kahverengi bir çizgi yol alıyor böğründe. Gözü dışarıda. Rüzgârın uğultusu arttıkça cama bedenini iyice yaslıyor. Gözlerini kısıp uzaklara bakıyor. Dinliyor. Rüzgâra sarılmak istercesine kollarını iyice geriyor. Burnu yassılaşmış. Palyaçonun kırmızı burnu gibi. Dudaklarının pembesi ise denizkestanesinin içi gibi. Nefes alışverişi birden artıyor. Ayak tırnaklarını boylu boyunca uzanan tahta pencere pervazının kenarlarına sürtüyor. Bir ileri bir geri. Hızlandıkça tahtanın kıymıkları tırnaklarının arasına giriyor. İçine ılık ılık akan acıyı dinliyor. Acıya sarılıyor. Ruhunun en güzel köşesine buyur ediyor. Kapıyı kapatıp hoşça kal diyor. Sonra kaldığı yerden rüzgâra gülümsüyor. Pencereyi açıyor. Uzakta uluyan köpeğe el sallıyor. Derin bir nefes alıyor. Gözlerini usulca kapatıp kendini birden yere bırakıyor. Kolu bacağı tahtadan yapılmış oyuncak bir bebek gibi dağılıyor. Ayakları ise yapış yapış. Dut kuruları etrafa saçılıyor. Denizkestanesi parçalanmış. Yanağından koyu kahverengi bir yol süzülüyor.

Rüzgâr kendine bulduğu bu yoldan usulca içeriye giriyor. Durulmuş. Hırçınlığını geride bırakmış. Tıpkı onun gibi. Köpek de artık susmuş. Dizlerinin kenarlarındaki morluk, bileklerindeki şişlik, yüzündeki perişanlık; öfkesinin kıvranarak doğurduğu bir bebek sanki. Ikına ıkına, inleye inleye, kan revan içinde. Öfkesiyle boğuşuyor. Kaç geceden sabaha.

Dut kurusunu gözyaşlarıyla yoğurdu. Şekerli bir hamur oldu. İçi çekirdekli, buram buram nefret kokuyor. Birden ayağa kalktı, saçlarını düzeltip döktüklerini toplamaya başladı. Kolunu, bacağını, yüzünü, gözünü, dirseğini, denizkestanesinin çürük rengini, en çok da her tarafa serpilmiş olan ıslak hamur parçalarını. Koltuğunun altında biriktirdiği hamur topağını mutfak tezgahının üstüne bıraktı. Fırının tepsisini çıkarttı. Toparladığı kocaman yumru hamuru biraz daha yoğurdu. Yoğurdukça hamur sertleşti, yüreği gibi. Taşlaştı. Elini ayağına götürdü. Ayağı hâlâ ıslaktı. Islattığı elleriyle hamuru tekrar yoğurmaya başladı. Kulak memesi kıvamına gelince özenle, küçük eşit bezeler hazırladı. Tepsinin dibine sürdüğü denizkestanesinin çürük rengine, yaptığı kalp şeklindeki kurabiyeler çok yakıştı. Tekrar gülümsedi. İskemleye rastgele atılmış bir bez parçası gibi ilişti. Fırının sarı soluk ışığına dikti gözlerini. Tik taklarıyla uyumlu bir mırıltı tutturdu. Hafif hafif sallanmaya başladı. Sallandıkça yüreği köpürdü. Tekrar gülümsedi. Islak bir gülümsemeydi bu. Isınan ellerindeki hamur parçaları kuruyup ufalanıp yere döküldü. Umursamadı. Eli yanmasın diye hırkasını çıkartıp tuttuğu kızgın tepsiyi orta rafa aldı. Hazır fırsatını bulmuşken tarçın niyetine acılarını, umutlarını, aldatılmışlığını, aldanılmışlığını, gençliğini, hayallerini, kitaplarının arasında biriktirdiği papatya kurularını, şöminenin başında kurduğu hayallerini, başarılarını, özlemini, nefretini hepsini kalp şeklindeki kurabiyelerin üzerine serpiştirdi. Yanmasınlar diye başından hiç ayrılmadı. Pişince porselen saklama kabına sıra sıra dizdiği kurabiyelerin soğuması için kapağını açık bıraktı. Mutfağın ışığını kapattı. Ama yüreğinin kapısını bu gece açmaya karar verdi. Korkuları, acıları zifiri karanlıkta el ele tutuşup yürümeye başladılar. Köpek uzaktan gördüğü bu gölgelere acı acı havlamaya başladı.

Kurabiyelerin kokusu tüm gece şehri ayağa kaldırdı. Uzun zaman sonra bu kadar huzurlu bir uykuya dalmanın verdiği mutlulukla çırılçıplak uzandığı yataktan bedenine sinen kokunun ağırlığıyla uyandı. Ellerini, kollarını kokladı. Koltukaltları, tırnakları, ayakları, bedeni, ruhu çocukluğundan beri cebinden hiç ayırmadığı buram buram dut kokuyordu.

Duşa girdi. Suyun sıcaklığında tüm bedenini elleriyle sürte sürte yıkadı. Yetmedi bir kez daha yıkadı. Koku bir türlü geçmedi. Üzerine alelade bir şeyler geçirdi. En geniş ayakkabılarına şişmiş ayaklarını zar zor sığdırabildi. Kapıyı sertçe kapatıp merdivenlerden adımını atarken mutfakta unuttuğu kurabiyeler geldi aklına. Geri döndü. Saklama kabının çatlak kapağına aldırış etmeden ağzını yavaşça kapattı. Gözlerini kısarak derin bir nefes aldı. Aynı koku bu sefer genzine doldu. Tekrar gülümsedi. Bu sefer kuru bir gülümsemeydi bu. Ardından saklama kabını bez çantasının dibine yerleştirdi. Çantayı omzuna asarken bir sızı saplandı böğrüne. Aldırış etmedi. Koşar adımlarla dışarı attı kendini. Ayağı acıdı. Yine aldırış etmedi. Homurtulu kalabalığın arasında gözlerden kaybolacak kuytu bir köşe aradı. Dün gece cama tüm şiddetiyle vuran rüzgâr nerelerdeydi? Ona sarılmak, onun koynunda uzaklara savrulmak istiyordu. Arkasında gittikçe artan bir kalabalık belirdi. Anlam veremediği şekilde artan bir kalabalık. Yavaş yavaş yakınlaşan ve etrafını saran bir kalabalık. Girdabından kurtulmaya çalışsa da bir türlü içinden çıkamadığı bir kalabalık. Uzaklarda havlayan köpeğin bile sesi duyulmaz olmuştu artık. Acıyı, korkuyu, hüznü, aldatılmışlığı, aldanılmışlığı, hasreti, yılların boşluğunu, boş vermişliğini, vaat edişleri, sevgilinin ellerine tutuşturulmuş kar küresinin sıcaklığında atılmış nice kahkahaları, tek eldivenin içine sığan iki elin sıcaklığını taşıyan nefesler kuşatmaya başladı çevresini. Ağızlarından akan salyanın ıslaklığı bedenini üşütmeye başladı. Topallayarak koşmaya başladı. Saklama kabının çatlak kapağından sızan kurabiyelerin kokusuyla canavara dönüşen kalabalık önüne geçilemez bir izdihama neden oldu.

Arkasından bir el uzandı. Çantasının kulpu koptu. Kaldırımın orta yerine düşen saklama kabı tuzla buz oldu. İçinden bir tane zorla alabildiği kurabiyeyi avucunun içerisine sımsıkı saklayarak oradan uzaklaştı. Ardında birbirini yiyen koca bir kalabalık kaldı. Kurabiyenin düştüğü kaldırımları dilleriyle yalıyorlardı. Sonra ıslak bir gülüş gelip konuyordu yüzlerine. Gülüşleri şehrin sokaklarını dolduruyordu. Köşeyi dönüp ayaklarına dolanıyordu. Tek bir zerreye ulaşabilmek için birbirlerini vahşice öldürüyorlardı. Hızlandıkça avucu terlemeye başladı. Çabuk olmalıydı. Nefes nefese kaldı. Uzun ardıç ağaçlarının gölgesinde, şehrin en sessiz yerinde, demir kapıdan içeri usulca girdi. Bir yandan da arkasına bakıyordu. Gelen kimse yoktu. Oh çekti. Derin bir oh. Diz çöküp biraz soluklandı. Yüzüne renk gelince yürümeye devam etti. İş seyahati diye sevgilisiyle gittiği tatil dönüşü trafik kazasında hayatını kaybeden Ç.Y’nin mezarının önüne gelince durdu. Hiçbir iş seyahatine kurabiyesiz yollamadığı kocasının mezarı. Sadece kurabiyelerini sevdiğini o kazada kocasının avcunda gördüğü yarım kalp şeklindeki kurabiye parçasından öğrenmişti. Mezarın üzerindeki ağaç yapraklarını üfürerek savurdu. Üfledi. Üfledi. Üfledi. Yapraklar havada uçuşmaya başladı. Avucunu açınca sıkıca tuttuğu kırık kalp şeklindeki kurabiyeyi uzun uzun izledi. Bir parça alıp ağzına attı. Dut tadı boğazına yapıştı. Mezarın üzerine avucunda un ufak ettiği kurabiyeyi serpmeye başladı. Serpti. Serpti. Serpti. Ardından gülümsedi. Islak bir gülümsemeydi bu. Her zamankinden farklı. Son zamanlardakinin aynısı.


Selahattin Anatürk

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Коментари


bottom of page