top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Selman Dinler- Mutlu Son

1

Mavi Kartal hızla geldi, kaldırıma sürterek durdu. “Höst!” diye geri sıçradı Mahmut. Kendisi gibi daha tam ayılamamış, fabrika servisi bekleyen iki işçiye çarptı. Adamlar aldırış etmedi. Ufuk doğudan hafifçe kızarmıştı. Minibüsler, kapıları insan istifinden açık, kükreyerek, birbirinin önüne direksiyon kırarak yan yolda yarış ediyorlardı.

Sur yüksekliğinde kaldırıma sıfır yanaşmış arabanın kapısı açılmayınca, Hasan, Kartal’ın burnunu biraz çevirdi. Mahmut arka koltuğa, Yasin Hoca’nın yanına otururken söylendi. “Üstüme çıksaydın öküz!”

Hasan güldü, arabayı yürüttükten sonra arkaya paket uzattı. “Yak bir cigara.” Şoförün yanında oturan Ogün, iri gövdesini döndürüp çakmağın ateşiyle Mahmut’un ağzındaki sigarayı denk getirdi. “Hayırdır, yengem yüz vermedi mi gece?” Vermediyi vurgulamıştı.

Mahmut dumanını üflerken yine söylendi. “Ehliyeti beygir kasapları odasından mı aldın?”

Hasan eski dolmuşçu olduğundan, direksiyonun üzerine eğilip vitesi iki parmağıyla atıyor, durmadan seğirip duran uzun kolları ve bacaklarıyla, araba kullanan sarışın bir örümceğe benziyordu. Boğazına bir şey takılmış gibi kesik kesik güldü yine. “Fazla atar, göte batar kardeşş.”

“Siktir lan.” Mahmut yanında, gözlerine indirdiği bereli kafasını cama dayamış, kahverengi paltosunun yakasını kaldırmış uyuklayan Yasin Hoca’ya doğru üfledi dumanını. Dumanlar arkaya yönelince fark etti. “Oğlum, arka camı yok bu arabanın!”

“Senin beygir kasabı dün gece halletmiş,” dedi Ogün.

“İznik’e kadar böyle mi gideceğiz? Donarız lan.” Araba bu yüzden soğuktu demek.

“Yapacak bir şey yok kardeşş,” dedi Hasan. “Arkama direk koymuş hıyarın biri, ne yapayım?”

“Yolda bir çaresine bakarız,” dedi Ogün.

Mahmut homurdandı biraz ama Ogün’e güveniyordu. Arsinli tilki gibiydi, bir şekilde işini görmeyi bilirdi. Gebze’den otobana bağlanırlarken izmariti arka camın boşluğundan fırlattı. Arabanın içi soğuk ve gürültülüydü, ekşi ekşi kokuyordu. Montun kapüşonunu başına geçirdi, gözlerini yumdu.

Uyandığında cart cart bant çekiyordu Öküz Hasan. Ogün kalın naylonun bulanıklaştırdığı o ciddi ifadesiyle falçatayı indirdi. Hasan son kenarı da yapıştırınca kaportaya dan dan vurdu. “Koğuş kalk!”

Yasin Hoca gözlerini ovuştururken Mahmut öksüre öksüre indi arabadan. Bir dinlenme tesisindeydiler. Yan tarafa kamyonlar sıralanmıştı. Önünde durdukları tabelada “Maraşlı Çorbacı Kral” yazısı yanıp sönüyordu. Uyuşmuş ayaklarına kan gitsin diye biraz tepindi. Hasan’la Ogün çıkardıkları işten memnun, arka cama bakarak sigara içiyorlardı. Yanlarına gitti. “Alet edevat her şey tamam mı?

“Sıkıntı yok,” dedi Ogün. “Patlayıcısına kadar tamam. Kardeşin ayarladı her şeyi.”

“Ne patlayıcısı oğlum?”

Ogün bagaj kapağını kaldırdı, Kartal’ın uzun bagajı malzeme doluydu. Bir jeneratör, bir hilti, bir de dedektör çarptı gözüne. Bunların yanına kazma ve kürekler karman çorman atılmıştı. Ogün ahşap bir sandığın içinde duran, yarısı dolu bir çuvalın ağzını açtı. “Gübre lan, korkma hemen. Birkaç şeyle karıştırınca çalışıyor.” Hasan’la güldüler.


2

Çorbadan sonra çaylar geldi. Mahmut’un içi rahat etmiyordu bir türlü. “Ogün, kardeşim bir sıkıntı olmasın. Gübre mübre, daha önce yaptın mı böyle bir iş? Sana güvenip geldik.”

“Benim, övünmek gibi olmasın, leylek dahil becermediğim herhangi bir kuş cinsi var mıdır?”

“Deve kuşu?” diye sordu Hasan sırıtarak.

“Misyonerinden Mevlâna kıskacına kadar, onu da becerdik. Ogün kardeşinize güvenin.”

Yasin Hoca, olan bitenin kendisiyle bir alakası yokmuş gibi camdan dışarı bakıyor, mor dudaklarını büzerek çayını höpürdetiyordu. Bu adam devlet memuru, diye düşündü Mahmut. “Bu kara köpek bile güvenip geldiyse, bana ne oluyor. Sümsük Hoca kadar erkek olamadık mı?” Mahmut korkak görünmekten çekinerek konuyu değiştirmek için Hasan’ın önündeki telefonu aldı. “Yeni mi lan bu?” Elinde çevirdi biraz, Hasan’a uzattı. “Aç şunun kilidini.” Bir oyun açıp kurcaladı. “Hızlıymış ha, akıyor.”

“Ben getirdim,” dedi Ogün. “Mardin’den, kaçak. Sana da ayarlarız iş bitince bir tane.”

“Sıkıntı olmasın?”

“Yok be, eski telefonlardan bir imei çakıyorlar. Garantili.”

Hoca da ilgilenmişti şimdi. “Klon mu oluyor Ogün?”

“Onun gibi bir şey. Adamım var bir tane, o ayarlıyor. Elli tane satmışımdır, şikâyet yok daha. Sana da verelim Hoca’m bir tane. Gayet hesaplı.”

“İphone’a da oluyor mu?”

“O biraz zor, Android gibi değil ama benim adama sorarız.”

Mahmut güldü. “Oğlum biz de salak salak konuşuyoruz ha. Voliyi vurduktan sonra çakma makma ne işimiz var? Bayisinden alır geçeriz en son modelini.”

“Harbiden lan,” dedi Hasan. Masaya bir neşe gelmişti şimdi. Yasin Hoca bile o altları mosmor gözlerini kısarak güldü.

“Ee,” dedi Mahmut, bu havayı sürdürmek istiyordu. “Ne yapacaksınız parayı bulunca?”

“Hemen saçıp savurmak olmaz,” dedi Ogün. “Şüphe çekmemek lazım. Önce bir süre eskisi gibi takılacağız. Amatörlük etmeyelim.”

“Dur be oğlum, kafa açma şimdi. Konuşuyoruz öylesine. Ben diyorum ki, önce güzel bir mekâna gidelim, azıcık eğlenelim.” Hoca’ya dönüp göz kırptı. “Yasin Hoca’m da şeriat dairesinde gazoz mazoz bir şeyler içer.”

Hep beraber güldüler. Ogün sesini düşürüp masaya eğildi. “Hoca deyip geçme ha, gençliğinde gazoza ilaç atmışlığı da çoktur.”

“Yav bırak,” Yasin Hoca bıyıklarını çekiştirerek cama döndü.

“Seni masaja götüreceğim Frenci,” dedi Ogün Mahmut’a. “Çok gerginsin, biraz rahatlamaya ihtiyacın var.”

“Bizi?”

Hasan’ın yanağından bir makas aldı. “Seni de hep beraber. Hoca’yı da alırız. Hocam korkma hemen. Sana mutsuz son, bize mutlu son.”

Hoca cama bakarak güldü. “Nasip.”

“Mutluluk onun da hakkı,” dedi Hasan.

“O inşallah öbür tarafta, hurili murili, yapacak alemini. Öyle mi hocam?”

“Yasin Hocam burada Avensis’e biniyor, orada nelere binecek,” dedi Mahmut. Güldüler.

Ogün kalktı, peşinden doğrulan diğerlerini bir el hareketiyle oturttu. “Ben hesabı halledeyim, arabada buluşuruz.”


3

Mekece’den sonra yol yükseldi. Telefondaki konumu takip ederek, İznik’i çevreleyen dağlara doğru bir köy yoluna saptılar. Zeytinliklerin arasından, zaman zaman traktörlerle karşılaşarak ilerledi mavi Kartal. Arka cam kapandıktan sonra arabanın içi biraz ısınmıştı.

“Harita mı verdiler sana?” diye sordu Mahmut.

“Ne haritası başkan, Kemal Sunal filmi mi bu? Senin kafa çok geçmişte kalmış. Konum attı, fotoğraflar, videolar var. Tane tane anlatıyor adam. Elimizle koymuş gibi bulacağız, merak etme.”

“İyi de neden kendisi almamış?”

“Amma sordun be Mahmut’um. Birincisi adam topal, mekân sapa. İkincisi diğer ortaklarından gizli iş çeviriyor. Yani biz zulayı patlatırken adam Ankara’dan instaya foto koyacak, orada muhtarlar toplantısı mı, bir şey varmış. Yani ben masumum hesabı. Biz de adama payını vereceğiz. Bu kadar basit bir mesele.”

“Tamam reis,” dedi Mahmut. “Detaylar sende.”

İşaretli konuma geldiklerinde arabayı, yoldan görünmesin diye çalıların arasında dar bir patikaya soktu Hasan. Malzemeleri yüklenip Ogün’ün peşinden dağa doğru vurdular. İş yapmaya alışkın olmayan, bilekleri incecik Hoca arkada kalınca Öküz Hasan onun elindeki eşyaları da kucakladı, o koca burnundan gürültülü nefesler vererek koştu, gene öne geçti. Çamların, meşelerin, kızılcık ve böğürtlenlerin dallarıyla yarı yarıya kapanmış bir keçi yolundan yamacı dönüyorlardı. Vadiye tepeden bakan bir düzlüğe ulaştıklarında hepsinin sağı solu dikenlerle çizilmişti.

“Tahrayı ver,” dedi Ogün Mahmut’a. Mavi brandadan dikilmiş çuvalın içinden, ucu kıvrık uzun bir baltayı andıran kesici aleti buldu Mahmut, uzattı. Tahra ile dikenlerin dalların içinden, kayalara doğru yol açmakta olan Ogün’e arkasından bakarak somurttu. Ne biçim adamdı bu? Görsen şişmanlıktan tıkanır kalır diye düşünürsün ama varil gibi gövdesi, tıkızlıktan ayrık ayrık basan bacaklarıyla herif canavar gibi girişiyordu çalılara. Kendisi güya askerliği komando yapmış, atletik bir delikanlıydı ama az oturup nefeslenmeden adım atacak gücü kalmamıştı.

“Dur patron bir sigara molası verelim yahu!” diye bağırdı. Elinde gitgide ağırlaşan benzin bidonunu ve dedektörü yere bıraktı. Aletlerin çoğunu yüklenmiş olan Hasan da hemen yanına çöktü, Yasin Hoca zaten kan ter içinde kalmış, sırtını bir taşa dayayarak toprağın üstüne pelte gibi yayılmıştı. “Daha saat on Ogün. Yetişiriz dur.”

Ogün yüzünde onları kınayan bir ifadeyle döndü, yanlarına oturdu. “Ver bakayım bir tane.” Mahmut’un paketinden bir sigara çekti. Hırsla yaktı, aşağıda uzanan ormana ve vadinin dibindeki düzenli, buradan bakınca sıralı noktalar gibi görünen meyve bahçelerine doğru üfledi dumanını. “Fındık toplamadığınız belli,” dedi. “Bizim bahçelerde çalışmış olsaydınız, şu kayaya ipsiz tırmanırdınız valla.”

“Hele hele Arsinli yiğide bak,” dedi Hasan. “Yokuşta çekişin güçlüymüş. Senin motorun sağlamlığı oradan geliyor demek kardeşş.” Ogün’ün geniş kalçalarını işaret etti gözleriyle. Kötü kötü güldü.

“Siktir lan.” Ogün de güldü.

Biraz dinlendikten sonra çalıları keserek yine yokuş yukarı gittiler. Artık telefon çekmiyordu burada. Ogün birkaç kez sağa sola gidip geldi, sonunda yolu doğrultunca kendilerini bıçakla kesilmiş gibi dümdüz bir kayanın karşısında buldular. “Askeri bulduk, tamam,” diye bağırdı Ogün o kalın sesiyle. Parmağının ucunda gerçekten de bir adam vardı. Kafası miğferli, eli kılıçlı, eski bir asker heykeli, kaya duvarının içine bir girinti yapılarak, ustaca yontulmuştu.

Mahmut, boyu iki metreye yakın, çıplak baldırları kaslarla boğum boğum şişmiş, silahlı külahlı bu askeri görünce ürperdi. Adamın mütehakkim duruşu, çatık kaşları buraların efendisi benim, der gibiydi. Yasin Hoca’ya baktı yan gözle. O da tedirgin olmuştu. Mor dudakları kıpır kıpır dua okuyor, sağa sola üfürüyordu.

“Evet beyler,” dedi Ogün, “Bana gelen bilgilere göre hazine, bu pezevengin omzundaki baykuşun gagasının gösterdiği yerde. Fazla oyalanmayalım, köylülere kendimizi göstermeden sıvışmak lazım.”

Hasan hayranlıkla izliyordu asker heykelini. “Sanatkâr millet bu gavurlar,” dedi. “Nasıl güzel yapmışlar adamı, sakalı bıyığına kadar, bravo.” Bir an tereddüt etti, Hoca’ya döndü. “Yasin Hoca bu adam gavur, değil mi? Osmanlı falan olmasın?”

Ogün araya girdi, “Eteğini kaldır bak, sünnet olmuş mu? Oğlum mal mısın, Osmanlı olsa etek mi giyerdi?

Hoca yüzünü buruşturdu. “Dinimizde suret tasviri haramdır, Osmanlı atalarımız heykel gibi deyyusluklarla uğraşmazdı.”

Hasan umursamadı. “Haram maram. Adamlar vesikalık gibi çekmiş fotoğrafı taşa. Şunu yapmak kolay mı Frenci? Eline çekiç, küskü almış adamsın, sen söyle.”

“Boş iş,” dedi Mahmut, yere tükürdü. “Böyle asker heykeli yapacağım diye vakit harcayacaklarına adam gibi askerlik yapsalardı. Vatanlarını koruyabilmişler mi?” Sonra o da Yasin Hoca’ya sorma ihtiyacı hissetti. “Rum değil mi hocam bunlar?”

“Rum, Romalı, Bizanslı fark etmez. Küfür tek millettir.”

“Ermeni altınları diyordun?” diye Ogün’e döndü Hasan.

Ogün kan kokusu almış kurt gibi yalanıp duruyordu. “Ermeni’yi, Rum’u ne yapacaksın oğlum? Anket mi yapacaksın? Parana bak, dalgana bak. Paranın yüzü sıcaktır Hasann.”

“Doğru diyorsun kardeşş,” diyerek güldü Hasan.


4

Önce Hoca’ya çevreyi iyice okuttular. İki elini açan kahverengi paltolu adam, beresini arkaya yıktı, gözleri yarı kapalı, hafifçe sağa sola sallanarak dualar etti, oraya buraya tükürdü. Birkaç noktada tehlikeli bir varlıkla karşılaşmış gibi geri bastı, sonra dua gücüyle direndi, direndi ve galip gelerek oraya da tükürdü. “Herif tam tiyatrocu çıktı,” diye düşünüyordu Mahmut. Fakat çatık kaşlı asker heykeline bakınca da iyi ki getirmiş bu pezevengi, diye Ogün’ün aklına bir kez daha şapka çıkarıyordu. Neme lazım, hortlağı bir yerlere sinmiş bekliyorsa…

Uzun hesaplamalar ve dedektörle taramalardan sonra bir nokta belirlediler. Çok da sert olmayan toprağı eşmek için kazma kürek yeterli geldi. Boş çıktı. İkinci nokta kayanın dibiydi, buraya kazma işlemeyince mecburen jeneratörü çalıştırdılar, hiltiyle yarım metre kadar dibine indiler. Ancak kayalar kesifleşti, buraya bir hazine gömülü olamayacağı belliydi. Dedektörü bir tur daha gezdirdi Ogün, ötmedi cenabet. Belki de bozuk, diye düşündü Mahmut. Keriz gibi bu kadar kilometre taşımıştı. Bunun bir de dönüşü vardı. İyice yorulmuştu şimdiden. Akşama İstanbul’a dönünce şu Ogün’ün dediği masaj salonuna gittiklerini hayal etti. Sırtında ojeli parmaklar… Sırıtarak “Ogün,” dedi. “Akşam bizi mutlu sona götürmeye söz verdin ha.”

Ogün cahil bir çocuğu savar gibi başını salladı.

Hoca beklemekten sinirleri bozuk, geçti dikildi asker heykelinin karşısına. “Bu kafir engel oluyor bize,” dedi. “Roma gavuru boş yere dikmedi herhalde bunu buraya? Besbelli hâlâ hazineyi koruyor. Ver şu kazmayı bana,” diye komut verdi Hasan’a. Uzatılan kazmayı kaldırdı, gerilip gerilip heykelin suratına vurdu. O kadar çabaya karşın ancak adamın çenesinden bir küçük parça kırılmıştı.

“Hocam yazık etmeyelim,” diye hafiften itiraz etti Hasan. “Yani uğursuzluk getirmesin, onca eski ustanın emeğidir.”

“Bilakis sevaptır,” dedi Yasin Hoca. Kendisini pek heybetlenmiş, pek bahadır hissediyordu şimdi. Göğsünü şişirerek konuştu. “Hazreti İbrahim de putları devirmemiş miydi? Al bu da put sayılır.” “Allah,” diye naralanarak bir darbe daha vurdu heykele, bu defa zırhlı göğsünde bir çentik meydana geldi.

“Hoca işi biliyor,” dedi Ogün. Asık suratı aydınlanmıştı şimdi. Gözleri fıldır fıldır dönüyordu. “Hazine bu adamın altında. Kayanın içine gömmüş gavur.”

Mahmut gelip baktı, elini kayada gezdirdi. “İyi de bunun bir ek yeri yok. Nasıl soktular altınları bunun içine? Sana nereden malum oldu?”

“Hissettim oğlum. Baykuş maykuş hep altın arayıcılarını şaşırtmak için konulmuş. Asıl olay burada.” Askerin ayakları altında, dürülmüş bir yorgan büyüklüğündeki kaya çıkıntısını gösteriyordu.

Jeneratörü çalıştırıp hiltiyle giriştiler kayaya. Çok sert bir granitti bu, aşınmak bilmiyordu. Yana doğru da kazıma yaptıklarından çok geçmeden yorulup turnikeye döndüler. Hilti çok ağırdı, hoca hariç sırayla çalışsalar da kısa sürede omuzları ve kolları et kesiği oldu. Bu defa Ogün önerdi molayı. Sigaralarını içerken hepsi de kendilerini perişan eden asker heykeline nefretle bakıyordu.

“Hocam şuna bir daha oku Allah’ını seversen,” dedi Mahmut. “Vermiyor bize defineyi.”

Hoca gene başladı tıpır tıpır dualara, bakışları kararlı, duruşu dikti.

Ogün sonunda kalktı. Saate baktı, aşağıdaki vadiye, karşı yamaçta, çok uzaklardaki köyün minaresine ve dönüp heykele baktı. “Olmayacak,” dedi. “Geç kalıyoruz. Patlatacağız.”

“Sıkıntı olmasın,” dedi Mahmut. Bir şey anladığı yoktu aslında, sadece Ogün’ün tedirginliğini hissediyordu.

“Karşı köye biraz ses gidebilir ama yapacak bir şey yok. İşimizi görüp sıvışacağız.” Hasan’ı da yanına alan Ogün hiltiyle heykelin altında iki noktaya, yumruk dirseğe kadar girecek şekilde iki delik açtı. Çuvaldaki gübreyi dikkatlice bir naylonun üzerine döktü. İki poşetten başka tozlar çıkarıp yavaş yavaş patlayıcı harcını kardı. Herkes gerilmişti şimdi.

Karışımı deliklere sıkıca doldurdular. Yağlı iki urgan parçasını fitil olarak çekti Ogün, deliklere bağladı. “Az geri çekilin,” dedi arkadaşlarına. Herkes ikişer adım geriledi. Çakmağı çaktı, fitiller biraz gönülsüzce yandıktan sonra orta yerde söndü.

“Hocam bir müdahale var,” dedi Mahmut. Alnı boncuk boncuk terlemişti. “Oku sana zahmet, deyyusun ruhu fitili söndürdü.”

Hoca bıyıklarını titreterek daha bir gayretle dua ederken Ogün bir parça benzinle ipleri ıslattı. “Geri çekilin,” dedi arkadaşlarına. Herkes yine iki adım geriledi. Çakmağın ucunu yerdeki fitile yaklaştırınca, urgan harlayarak alev aldı. Hemen öbürünü de yaktı. Bir süredir tabanlarıyla çamura buladıkları sarı otların üzerinden cızır cızır yandı, kayaya tırmandı ateş. Patlayıcı dolu deliklere ulaştığında dört kişi de merak ve korkuyla büzülmüş bekliyordu. Önce hiçbir şey olmadı. Sonra büyük bir gürültü ve basınçla patladı kaya.


5

Mahmut çok güçlü bir el onu göğsünden itmiş gibi arkaya savrulduğunu hissetti. O gürültü içinde ıslıklar çalarak uçuşan kayaları fark etti. Daha yere düşmeden bedenine vuran parçaların şiddetiyle dili dişi kitlenmiş, korkudan kendinden geçmişti.

Gözünü açtığında zorlukla doğruldu. Asker heykelinin alt kısmının olduğu yerde, koca bir kovuk belirmişti şimdi. Ama define mefine yoktu. Kayanın altında, sadece biraz daha kaya vardı. İşte o kadar.

Etrafa saçılmış altınları görmek ümidiyle çevresine bakındı. Altın falan yoktu. Molozların altına yarı yarıya gömülmüştü arkadaşları. Yasin Hoca’nın bembeyaz bir toza bulanmış yüzünde, kızıl bir derecik akıtan ağzını fark etti. Hoca hâlâ fısır fısır dua okuyordu ama gözleri boş bakıyordu, işi bitmişti.

Hasan ve Ogün’ün cesetleri birbirlerine sarılmış gibi yan yana yatıyordu. Mahmut emekleyerek onlara yaklaştı. Arkadaşlarının gözlerinden, burunlarından koyu bir kan sızıyordu. Elbiselerinin önü lime lime olmuştu. Hasan’ın 47 numara ayakkabılarından biri fırlamış, çalılara takılmıştı. Mahmut onlara bakarken eliyle alnını yokladı, sağ kaşının üstünde sivri bir taş parçasına değdi parmakları. Dokununca beynine bir acı saplandı. Gözünün önünde ışıklar uçuştu, biraz daha nefes almaya uğraşırken takati kesildi, son nefesini veremeden devrildi.


Son

Define avcılarının çıkardığı gürültüleri duyarak güttükleri keçileri bırakıp o tarafa seğirtmiş iki köylü çocuğu, olan biteni, sinemada film izler gibi uzaktaki bir kayanın arkasından izlemişti. Patlamayla onlar da korktu, geri kaçacak oldular ama merak ediyorlardı. Dört adam da yirmi dakika kıpırdamayınca bir tanesi öbürünü çekiştirdi, “Gel lan bakalım.”

Ürkek adımlarla yanaştılar. Önce heykelin altını incelediler. Hiçbir şey bulamayınca adamları bir değnekle dürttüler. Adamlar asker heykelinden bile daha ölüydü. Ceplerini karıştırıp cüzdanlarını ve telefonlarını aldılar, koşar adım yitip gittiler geldikleri yöne doğru.

Heykel çatık kaşlarla, binlerce yıldır olduğu gibi batıya doğru bakıyor, sanki bir şeyler bekliyordu.


Selman Dinler

276 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page