• İshakEdebiyat

Öykü- Senem Gezeroğlu- Haber

e-l

Ellerinden haberin yoktu, kadınlığından da. Ben, senin ellerin… İlk defa bir erkeğin ellerine dokunduğum­da yaşın on altıydı. Kocandı. Kocan için “Evlenince sever­sin, o senin erin” demişlerdi. Bana baktın, hareket etmiyordum. Oysa bildiğin kadarıyla âşık olunca bir kadının önce kalbi, sonra elleri titrerdi. Hâlbuki ben ilk defa, ha­ni hatırlıyor musun, kocan sana deli gibi bağırdığında, sen yüzünü korkuyla kapattığında, ben bir kuş kal­bi gibi… Şimdi kuşlar yolunmuş ve olay yerine düşen ilk tüy benmişim, iyi mi?

d-u-d-a-k

Bazı dudaklar vardır, gül utanır görünce. Gülünce hele, bir ilkbahar düşüdür kuşların söylediği. Ben onlardan değilim. Ben, senin dudakların… En son ne za­man güldük seninle? Ne zaman kahkahalar attık şöyle doyası? Senin doğduğun köylerde kadınların sesi kısıktı, harfleri küçük. “Kızlar gülmez” dediler, gülmedin. “Sen sus” dediler, ses etmedin. Beni, toplumun mühürlediği o kırmızı gülleri günlerin içine hapsettin. Şimdi içinde ölü doğmuş kelimeler ve düşük yapmış tebessümlerle gömüldüğün çukurlarıma bak, kuytularıma değil kuyularıma. Alfabene mezar olmuş gamzelerin, ben şimdi hangi sessiz harfi dikeyim musalla taşına?

b-u-r-u-n

“Bu koku ne böyle” diye girmişti eve kocan. Et miydi neydi pişirdiğin? Tencerenin dibi tutmuş, sen uyuya­kalmışsın. Bulaşık, çamaşır, temizlik, ütü, yemek, çocuk… Dünya incitmiş bütün kemikle­rini. Kokuyu alamamışsın. Senin suçun değil, benim, hani o senin o fındık burnun, çekememişim işte içime yanık et kokusunu. Sana bağırmış. “Ben bunları küçük parçalara ayır demedim mi, parçala demedim mi lan?” diye haykırmış. Ben duymamışım ama kokusunu almışım, yüzüne bir tokat… Biliyor musun, canım ilk o zaman acımış, ilk o zaman hissetmişim etten ve kemikten olduğumu. Sen hıç­kıra hıçkıra ağlarken ben, sigara kokusundan çü­rüyen sinir uçlarına civan perçemi, papatya, leylak, gelincik, hezerân, sevda çiçeği ve dahi tüm kır çiçeklerini takmak istemişim. Estim işte esnedim. Biraz memleket havası iyi gelir, bi­raz ana kokusu, cennet buğusu biraz iyi gelir dedim. Olmadı. Sen, sırf eti küçük parçalara ayırmadın diye dayak yediğin o an, çoktan parçalanmışsın meğer. Bilemedim.

k-u-l-a-k

İşitmek kuş tüyüne ağır gelir, cümleler cıvadan ku­rulmuşsa eğer. Oysa ben ruhunun altında gizlenen, dünyanın bütün seslerine hazine ama illa kendi sesine gebe kulakla­rın. Bir kadın otuz yaşına gelinceye kadar hiç mi küpe takmaz? Takmadın. Oysa ne çok isterdim güzelliğine zenginlik katacak bir ziyneti ellerimde tutmayı. O da olma­dı. Ben hep senin iç sesini duydum, hıçkırıklarını. Ya da kocanın günde en az üç kez, tok karnına bağırmalarını. Bir şey daha vardı hatırlıyor musun? Gecenin bir yarı­sı uyandığında yanında yoktu. Sesi misafir odasından geli­yordu, sesi misafir, kendi yabancı. Yaklaştın. “Canım” diyordu. “Seni çok özle­dim” Sana değil, bunu biliyordun. Ben ki tüm titreşimleri, doğumundan ölümüne kadar bütün sesleri işiten ve gizleyen saklı kutun, can kula­ğın… Midas’a and olsun ki ben, o adam­dan aşka dair bir söz duymadım.

g-ö-z

En çok beni severdin, bilirim. Sabah tenine dokunur­ken ilk damlalar, durup aynalarda seyrederdin güzelli­ğimi. Kendimde seni görürdüm, sende kendimi. Elay­dım üstelik. Gözlerinin sırça köşküne uzanan bin bir fırça renklerim vardı benim, ressamların kıskanırdı. Neler gördüm, görmenin ne kadar ağır olduğunu gördüm mesela. Her gördüğüm bir kördüğüm gibi atılırken zihnimin derin ve karanlık sularına… O günü görmezden gelemezdim, gelmedim. Sen… Hani ceylanlar ölümü öldürür gibi yavaş yavaş kapa­tırken beni bir perdeyle, beni bir derdiyle, hani beni kefen gibi sararak kendine, göz göz değil köz köz, burada bir ateş düşerken bebeklerime. Ben, gözlerin. Bir tekini bile unutma diye beynine kazıyan bir çift gözün hafızasıyla bir o yana, bir bu yana, yuvarlana yuvarlana kendi çukuruna düşen gözlerin. Kocanı o kadınla görmüşlüğümü nasıl sarıp defne­deyim? Hani bir kış günü, çocuğun veli toplantısı vardı. Yürüyordun karla karışık yağmura inat. Yürüyordun çamurla karışık hayata inat. Sana inat bir zamandı. Bin anlardan sadece bir andı. Caddenin sağ tarafında, o izbe lokanta­nın cam kenarında gülen bir adam vardı, kocandı. Gördün. Benimle, kendi gözlerinle gördün, inana­madın, kendi gözlerine kördün. Renkler alacaydı. Kadının uzun, kahverengi saçları vardı. Son­ra kar yağdı, sonra renkler sulandı bir bir, sonra ben eridim.

a-y-a-k

“Yürüme, adım atma sakın ha, kal olduğun yerde, beyin o senin, erkeğin elinin kiri, hevestir, gelir geçer, tapusu sende ya.” dediler. Dinlemedin. Biliyor musun, beni yıllarca o kadar yormana ve her yanımı nasır bağ­lamana rağmen ilk defa o gün bu denli güçlü hissettim kendimi. Dünyayı yürüsem de gam yemem dedim. Sen dimdik dururken üzerimde, ben seni ellerinden önce fark ettim. Bütün kadınlığını, gururunu, onurunu parmak uçlarıma yükledim. Yürü dedim, yürü, yürüyelim. Gerisi kolay, önce tanıdık bir avukat, sonra sağ­lam bir iş, sonra gelsin bahar, sonra bitsin bu kış, hem ana hem baba hem yuva olursun çocuklarına, babası varken bile yetim büyüyen çocuklarına. Hem yol hem adım olursun hayatına. Yürü dedim, yürü, yürüyelim. Ayakların olarak ben durdum, düşündüm ve fark ettim. Gitmeler ne güzeldir, ne güzeldir bitmeler, yeniden başlayacaksan eğer.

k-a-l-p

Yıllardır uyuduğum ko­zamdan şimdi çıkmış gibiyim. Uçuyorum, tam karşımda çarpan başka bir kalbin odacıklarına doğru. Kelebekler geliyor peşim sıra. Aylar olmuş sen boşanalı ama belan bitmemiş, şekil değiştirip kapına gelmiş. “Parçalarım ulan seni!” diye diye, sesi canavarların kulağını delip de geçmiş. Bu kâbus, kurtları bile ürpertmiş. Oysa sen bambaşka bir rüya görüyormuşsun artık. Bütün uzuvla­rını, bütün insanları, bütün kuralları bir kenara bırakıp ilk defa beni dinliyormuşsun. Kalbini diyorum, kalbini dinliyorum bak nasıl çarp­mışım ilk defa böyle derinden, böyle en güzel yerinden, onu görünce sen. Onu diyorum, hani uçuyorum o başka kalbin odacıklarına doğru. Bak nasıl da yerimde duramıyorum. Akıp gidiyor hayat, nasıl oluyor böyle serin, böyle derin, böyle narin, nasıl desem böyle nazik ve okumuş, avukat olmuş bir beyfendiye. Ben kalbin, akıp gitmişim coşkun ırmaklar benimle gitmiş, gemiler rotasını ona doğru çevirmiş. Sen aşkı ilk defa benimle öğrenmişsin, ama avukat beyin haberi olmamış, hep uzaktan sev­mişsin. Haberi olsa ne fark eder demişsin, sevecek de­ğil ya? Hem elâlem ne der? Kocan seni aldattığında eli­nin kiri diyenler senin kalbini kaç kilitle mahveder: “Aa dul kadın, olur mu öyle şey, avukat beyle kafe­de, baş başa, göz göze, diz dize hem de, kocası görmüş, kapıya dayanmış, haklı da, namus bu, çoluklu ço­cuklu kadın, bu saatten sonra sevmek neyine, otur evinde, işte bunlar yüzünden böyle, şöyleyken öyle, böyleyken şöyle, başımıza taş düşecek, ayağımıza baş düşecek, din elden gidecek, yakındır kıyamet de kopacak ”

koro

ellerin/ dudakların/ burnun/ kulakların/ gözlerin/ ayakların/ kalbin/ hepimiz sendin/ senin içindik/ hep birlikte ne kadar da güzeldik/ senin için bir araya gelmiştik/ değil mi ki bu hikâyede bile harf harf ayrılırken her birimiz/ bütün parçalar/ bütün yarınlar/ bütün kadınlar/ er ya da geç bir araya gelecek değil mi­yiz/

Günün Haberi: Eski Koca Dehşeti…” Dayak yediği ve aldatıldığı kocasından ayrılan A.Z. eski kocası tara­fından bıçaklanarak öldürüldü. Bir çöp kutusunda elleri bulunan ve yapılan DNA analizinden sonra kimliği an­laşılan genç kadının eski eşi, cesedi parçalara ayırdığını ve her bir parçayı farklı semtlerdeki konteynerlere attı­ğını itiraf etti. Haberin devamı sayfa 3’te…



Senem Gezeroğlu

352 görüntüleme