• İshakEdebiyat

Öykü- Serap Üstün- Üç Bahar

Evin bütün pencereleri uzaktan ve oldukça yüksek bir tepeden denize bakıyor. Kış güneşi içeri ulaşamadan, merdivenle birlikte bahçedeki asmaya doğru yaslanmış, aynası kırık bir dolap kapısından yansıyarak asfalta dökülüyor. Yoldan geçen arabaların lastik cayırtıları elektrik tellerine takılı. Rengarenk çamaşırlar telaşsız uçuşuyor komşu evin damından gökyüzüne. Yanık kömür kokusu okuldan çıkan çocukların sümüklü burunlarından girip ciğerlerine kadar doluyor. Kapı önünde sardunyalar, keskin soğuğa inat açıklı koyulu cıvıl cıvıl pembelere bürünmüş.

Asuman, topukları aşınmış kahverengi çoraplarının üstüne naylon terliklerini alelacele geçirmiş, ellerini yelek ceplerine sımsıkı yumruk yapıp sokmuş, kerpiç beyazlıktan, köyün meydanına doğru yokuş aşağı sallanarak uzaklaşıyor. Ahaliden hiç kimse, Asuman’ın tezek kokulu yoksulluğunu örtmek istercesine saçlarını platin sarısına boyamış olmasını sorgulamıyor. Onu son üç yıldır böyle kabullendiler. Bakkal Emin, gücendirmemek için ezberinden soruyor yine aynı soruları, aynı cevapları alacağından şüphe duymadığı için de bir taraftan diğer müşterilerle ilgileniyor.

“Dönüyor mu İbram hayırlısıyla bu bahara?”

“Bahara mı kalırmış gayrı aslanımın dönüşü gudubet Emin! Sen tenekeden bana yarım kilo helva kes, sonra yarım kilo da irilerinden siyah zeytin tart, noksanı olursa hakkımı helal etmem bilesin. Ay sonuna kapatırız, borcumuz borç dedik.”

“Hemen celallenme kadın anam, ne vakit hileyle iş gördük? Yazarız bunları da deftere. Korkma, evelallah seni darda komayız. Hele bir sağ salim dönsün de…”

“Ümüğüne çöküp sen mi alırsın kalan canını boyu devrilesice!” derken paketlerin koyulduğu poşeti hızla çekerek alıyor tezgâhtan ve bir hışımla çıkıyor, isyankâr çivit mavisi kapıdan ardına bakmadan. Gözbebeklerini puslandıran tuzlu sıvı, kavurucu sıcaklığıyla yüzünün çatlaklarını yakıyor aşağı süzülürken. Alışkın olduğu ıslaklığı, elinin tersiyle üç hamlede savuşturuyor. Bir, iki, üç…

Koyu bir balgam kıvamında günün aksi. Ne dışarı tükürüp kurtulmak, ne de gerisin geri yutabilmek mümkün. Belediye otobüsü, meydandaki durakta şuursuzca bekleyen yorgun kalabalığı hanesine ekleyerek azametli bir horultuyla yokuş yukarı tırmanmaya başlıyor. Durağın hemen üst tarafı, Neco’nun yerinden gelen okey taşlarının şakırtılarıyla inliyor. Kaybedenlerin böğürtüleri, Şahin marka, tüplü tek tük arabanın patlak egzoz seslerine ahenkle katılıyor.

Asuman’ın içi, bakkalın köşesinden döndüğünden beri pır pır... Kupkuru dudaklarıyla bildiği duaları içinden mırıldanarak geçiştirdiği kalbi bana mısın demeden çeperlerini zorluyor. Hiç sırası değil şimdi. Kafasını önüne eğip adımlarını biraz yavaşlattığında tanıdık bir ses sağlık ocağından çıkıp ona doğru yaklaşarak artıyor. Zilli Zeliha bu.

“Sende mi ilaç yazdırdın kız?”

“Yooo, benimkileri ayda bir küçük oğlanla gelir yazdırırım. Tek gelmem.”

“Büyükten haber var mı?”

“Var anam var, olmaz mı… Görev bitince dönüyor bizim bölük, ay sonuna kalmaz dedi.”

“Hay ağzını öpeyim, gözün aydın kız.”

“Allah razı olsun,” demenin ölümcül ağırlığı altında eziliyor. Her an inancını kaybetmekten korkarak geçirdiği son üç baharın hediyesi bir iç bulantısı, kabuslardan uyandıran insafsız barut kokusuyla birleşerek sabrını tüketiyor.

O sabahlarda, adadığı adakları sayıklıyor uykuyla uyanıklığın başıboş aralığında. Tavukların üçünü de kesecek İbrahim’in geldiği gün.

Zeliha, kırıtarak arkasını dönüp sanki hiçbir şey olmamış gibi, hiç konuşmamışlar, hatta yan yana bile gelmemişler gibi yeryüzünden siliniyor.

Badem kokulu kasketleri, kavruk, çirkin yüzlerini, tespihleri de tüm arsızlıklarını maskelemiş görünen softalar, meydandaki ahşap taburelere konuşlanmış. Şiş göbeklerini gömleklerinin en ortadaki düğmesini patlatırcasına gererek, yoldan geçen kadınların arkasından salyalarını akıtıyorlar. Grileşmiş atletlerinin deliklerinden fışkıran ekşimiş ter kokuları baş ağrıtıcı… Tepelerine taş düşmesi dilendikçe güçleniyor sanki gövdelerinin üstündeki hakimiyetleri. Oğlanların babası için bu sebeple Asuman, “Su testisi su yolunda,” dedi hep, başka bir şey demedi. Onlar da büyürken ne babalarının adını ağzına aldı, ne de mezarının yerini bildi.

Kasası patates, soğan fileleriyle dolu kamyonetten yükselen mekanik ve tiz ses, geriden gelen ambulans çığlığını hunharca yarıyor. Asuman, evde patates yemeği yapmasına yetecek kadar malzeme olup olmadığını aklından geçirirken, bozuk paralarını sayıp tekrar yeleğinin sökük olmayan cebine sokuyor ve eve doğru yokuşu tırmanmaya devam ediyor. Varlığı, kopuk kopuk hırıltılarıyla, yapışan dudak aralarından sızan ıslığa benzer ötüşleriyle, tüm kabalığı ve sefaletiyle bacalardan tüten kışa, eller yukarı teslim.

Nihayet, evlerine yaklaştığı sırada, Asuman’ın, çok yıldızlı üniformaları içinde seçebildiği, komutan edalı üç asker de onu görünce, sigaralarını sardunya saksılarının hemen yanına atıp postallarının altını sağa sola döndürerek söndürmeye hazırlanıyor.


Serap Üstün

0 görüntüleme