• İshakEdebiyat

Öykü- Serhan Pakdemir- Kazandaki Su

Gün öğleyi geçiyordu, Selim hâlâ uyanmamıştı. Annesi evin diğer alanlarına çekidüzen verdi, yerleri sildi, eşyaların tozunu ova ova aldı. Her işin başlangıcında kafasını Selim’in odasına uzatarak uyanıp uyanmadığını kontrol ediyordu.

“Uyanıp banyosunu yapsaydı keşke, üzerindekilerini çıkarsa da biriken çamaşırları öyle makineye atsam. Uyanacağı yok bu çocuğun en iyisi Ali’ye söyleyeyim. Belki babasının seslenişiyle uyanır.” Aklındakileri söylemek için mutfağa bitişik olan odaya gidiyordu ki eşiyle burun buruna geldi.

“Hah! Ben de sana diyecektim ki Selim’e seslen, uyansın artık. Kaçtır odasını yokluyorum hâlâ uyuyor. Neredeyse gün bitecek işlerim bitmeyecek.”

“Bırak uyusun. Kitap okuyordu. Gece geç uyudu.”

“Yine gözlüğü kırılmış. Şu oğlana kitap okuma alışkanlığı kazandırdığın kadar banyo yapma alışkanlığını da kazandırmış olsaydın keşke. Selim için suya sabuna dokunmak elektriğe çarpılmak gibi bir şey. Bilmem ki bu çocuk niye banyo yapmaktan bu kadar aciz?”

“Rahat bırak çocuğu. Uyanınca gider gözlüğünü yaptırırız, onun da göz kusuru genetik olarak bana çekmiş. Hem kirli dolaşacak hali yok ya. Banyosunu da illaki yapacaktır. Uyandığından beridir sen de evin içinde dört döndün durdun. Dur bir kahve yapayım da içelim. Biraz dinlenmiş olursun.”

Çekmeceden cezveyi alıp içine tezgâh üzerindeki kutudan iki tatlı kaşığı kahve, iki fincan su koyup ocağın altını yaktı.

“Kahveyi taşırmadan pişir. Yeni sildim. Ben de Selim’e bir bakayım belki uyanmıştır.”

“Uyanmış mı?”

“Hâlâ uyuyor. Top atsan uyanmaz bu gidişle. Hafta içi olsa okula geç kalacakmış.”

“O kendisini ayarlar merak etme. Bu kadar zamandır okula geç kaldığını gördün mü? Yok.”

“Bir de söylemeden banyosunu yapsa. Ama nerde?”

“Zamanla o da olur. Demek ki banyoya karşı bir anlaşmazlığı var. Geçmişte bende de vardı aynı durum. Evet, kahvelerimiz de hazır.”

Mutfak masasında karşılıklı içilmeyi bekleyen kahvelerine yöneldiler. Bir süreliğine Selim’i unuttular.

Selim gece boyu bitireceğim diye inat ettiği kitabın sonlarına yaklaşırken yenildiği uykudan uyanmıştı. Gözlüğünün kırılmış olduğunu uyanınca fark etti. Beş numarayı geçen göz kusurunun babasından kendisine miras kalmış olmasına öfkelendi.

“Yine gözlüğüm kırılmış. Çeke çeke babamın gözlerine çekmişim. Bari anneminkine çekseydi, şahin gibi gözleri var mübarek. Mecbur tek camla banyonun yolunu bulacağım.”

Sağlam olan sol gözlük camıyla kapı arkasındaki askıdan mavi banyo havlusunu alırken aralık duran kapıdan anne ve babasının sesleri geliyordu.

Selim bu yaşına gelmişti ama babasının bu itiraflarına ilk defa şahit oluyordu. Konuşmalar azgın deniz dalgalarının sert kayalara vuruşu gibi kulağına çarpıyordu. Belli ki geçmiş konuşuluyordu. Kendisinin bilmediği ne vardı ki geçmişte? Merak etti. Ses çıkarmadan parmak uçlarına basarak odasından çıkıp mutfağa yöneldi. Mutfağın duvarına sırtını yasladı. Dinlemek için mevzisini aldı. Babası olanları sakin bir şekilde annesine anlatıyordu.

“Rahmetli babam köyde doğup büyümüş, askerliğini yapmak için köyden ilk kez çıkmıştı. Askerlik dönüşünde hasbelkader şehirde kepçe operatörü olarak işe başlamıştı. Annem ve kardeşlerimle yaşamımızı köyde sürdürüyorduk. Üç yıl gibi bir süre, köyün giriş çıkışlarında babamın yolunu gözlemekle geçti. Ayda bir köye gelen babam son gelişinde anneme, "Böyle olmaz. Hazırlanın sizleri de şehre götürüyorum. Artık orada yaşayacağız. Çocuklar da okula gidecekler." dedi.

Köyden yanımıza yatak, yorgan, kap kacak, erzak alarak babamın kiralamış olduğu eve yerleştik. Okula da başlamıştım. Zaman mı yılları kovalıyordu yoksa yıllar mı zamanı kovalıyordu farkında değildim. Yaz tatillerinde illaki bir yerlerde çalışıyordum. Boş bulduğum her bir zaman diliminde ne bulduysam okuyordum. Kitap okumak sorumluluktan ziyade terapi gibi geliyordu bana.

Rahmetli babamın hoşlandığım tarafı vardı, okuma yazma bilmemesine rağmen mesken edindiği kitapçıdan özetini dinleyerek aldığı kitaplar oluyordu. En çok da efsaneler alırdı. Günlük mesaisi bittiği gibi soluğu evde alıyordu. Akşamın geceye devridaiminde babamla okuma mesaimiz başlıyordu. Sabahladığımız zamanlar oluyordu.”

“Diğer çocuklar peki, onlara okutmuyor muydu?”

“Birkaç kez okutmuştu ama onların okumasını beğenmemişti, bana okutuyordu. "Vurgulu oku," derken haklıydı. Ama "Canlı izliyormuşum gibi bana hissettir," demesi yok mu? İşte o yüzden diğerlerine değil, bana okutuyordu. Okumalarda geçen savaş sahnelerinin hatta "Kılıcın kınından çıkan kılıcın sesini bana hissettir."

Aksatmadan yıllarca bu okumaları yaptık babamla. Ta ki lise yıllarıma kadar.

Genç, yağız delikanlılardandık. Sıkıştırmaya çalıştıkları kaba sığmıyorduk. Dünyayı dize getirtebileceğimize inandığımız yaşlardaydık.

Herkesin kendine göre bir arkadaş grubu vardı. Benim de takıldığım arkadaş gruplarım oldu. En nihayetinde kendime yakın gördüklerimle kahvede buluşuyor, kendi aramızda kitap değiş tokuşu yapıyor, kitaplar üzerinde tartışıyorduk. Başka bir şey yaptığımız da yoktu. Kimsenin canına, malına, aile hayatına zarar vermiyorduk.

Değiştirdiğim her bir kitapta en başta kendimi sorguluyordum. Sorguladıkça karakterim daha da sertleşiyordu. Her şeyin herkes için eşit, adil olmasıydı düşüncelerim...

Babamın, "Artık eskisi gibi bana kitap okumuyorsun," demelerine annemin, "Kitap okuta okuta çocuğun gözleri yedi numaraya çıktı. Gözlükleri kavanozun dibi gibi oldu," eleştirilerine rağmen yine de okumaya çalışırdım babama. Ama kısa süreli. Beni bekleyen sorguladığım kitapların dünyasına dönüyordum.

Sıradan bir günmüş gibi uyandığım bir sabah, her şeyin çok farklı olabileceğinin huzursuzluğunu hissettim. Liseyi bitireli iki yıl olmuştu, okumazsam askerlik beni bekliyordu. Ne yapıp edip üniversiteye yerleşmem gerekiyordu. Derslere, sınavlara ağırlık vermiştim. Kahveye gitmiyor, arkadaşlara da takılmıyordum. Ders kitabı almaya kitapçıya gitmiştim. Dönerken yolumun üstünde her zaman uğradığım kahveye bir uğrayayım dedim. Eşikten ayağımı attığım gibi kahvenin ağır atmosferi insanı vakumla bir kara deliğin içine çekiyor, yutuyor gibiydi. Kasvetli havası tedirginlik yaratıyordu. Samimi olanlar bile sanki birbirlerini tanımıyorlarmış gibi davranıyorlardı. Hani "Bana arkadaşının adını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" diye bir söz var ya o günlerde kimse kimsenin arkadaşı değildi. Herkes tekti. Tek başındaydı. Anlam verememiştim. Çay söyleyip oturdum. Çayımı yudumluyordum ki arkadan bir ses,

“Ali sen misin?” dedi.

“Evet, benim,” deyince kimliğimi sordular. Çıkarıp verdim.

“Evet, aradığımız bu. Arkadaşı arabaya alın.”

“Nereye götürüyorsunuz? Evdekilerin haberi yok, bari onlara haber vereyim.”

“Ali arkadaş, seni misafirhanemizde ağırlayacağız, bizimle geleceksin.”

Kulaklarım ondan sonrasını duymamıştı.

Misafirhane dedikleri kapıdan kundaklanıp paketlenmiş halde içeri girdik. Yedi numara olan gözlüğümü çıkartılar, gözlerim bağlandı. Hoş, bağlamalarına gerek yoktu. Gözlüğü çıkarmaları yeterliydi. Dar bir alandaydım, hissedebiliyordum. Islaklığın, nemin hüküm sürdüğü kokuyu alabiliyordum. Duvarın dibine tünemiş sadece ses arıyordum. Yok.

Aklıma Franz Kafka'nın Dönüşüm’ü geliyordu. Kendi yalnızlık dünyasına aldığı böceği, böcekle konuşmaları… Deniyordum ama Kafka gibi sohbet edemiyordum. Sesim içime kaçmıştı. Konuşamıyordum. Delirecek gibi oluyordum. Benim için zaman kavramını yitirmişti. Kafka’nın “Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.” cümlesi benim için biçilmiş kaftandı…

Zihnimde alanımı değiştiriyordum. Kendimi evde, babamla buluyordum. Ben kitap okurken okuduklarımı da sahnelendiriyormuşum gibi vurgulu okuyordum. Babam keyifle dinliyordu. Annem araya giriyordu. Bana, "Bak kaç zamandır banyo yapmamışsın, kalk da banyonu yap. Banyo kazanını ısıtmışım. Kazandaki su sıcak." Babam da annemi destekliyor. Okumaya ara verip banyo yolunu tuttuğumdan emin olan annem arkamdan sesleniyordu "Bol bol keselen. Sabunlan. Vücudunun kiri kazandaki sıcak suyla akıp gitsin."

Annemin dediğini yapıyordum. Bol sabunlanıp keseleniyordum. Kazan musluğundan kovaya dolan sımsıcak suyu tasla başımdan boca ediyordum. Sıcak suyu kullandıkça kullandım. Banyo yaparken o günkü kadar su kullanmamıştım. Kazanda su dibine gelmişti. Artık banyomu sonlandırmam gerekiyordu. Kurulanıp giyinerek odaya geçtim. Televizyon yok tabii. Babam yenilikleri severdi. O zamanlar çalar plaklar yeni çıkmış. Babam da rağbet gören ses sanatçılarının plaklarını almıştı. Sayesinde kulaklarımızın pası silinmişti. Odada plaktan Yüksel Özkasap'ın "Sevda Yüklü Kervanlar" parçası çalıyordu. Annem çay demlemişti. Tepsi üzerinde sıralanan ince belli bardaklarla çay içilmeyi bekliyordu. Yere bağdaş kurup karşılıklı oturmuş çay içiyorduk. Babam plağı değiştiriyordu sonra. Plak döndükçe bu sefer de Zeki Müren'in sesi önümüzdeki çaya eşlik ediyordu. Babam çok sakindi.

Annem, "İyi yıkandın mı, su yetti mi, kazandaki suyun sıcaklığı iyi miydi?"

Sıcak sudan kızarmış yüzümü elimle gösterip başımla evet onayını veriyordum. Ama annemde elini kolunu nereye koyacağının şaşkınlığı vardı. Belli, bir şey söyleyecek ama nasıl söyleceğinden öte benim vereceğim tepkiden, koparacağım küçük kıyametten çekiniyordu. “Ne söyleyeceksen söyle,” diyordum anneme.

"Ama kızmayacaksın. Ben ne yaptıysam seni düşündüğüm için yaptım. Senin iyiliğin için yaptım."

Allah Allah! Bir şeye karışmayan, ürkek, okuma yazması olmayan annem ne yapmış olabilirdi ki? Her ne yapmışsa benim alanımı ihlal etmişliğinden artık emin oldum. Kızmayacağımı söyleyince babamdan gelebilecek destekle, zor da olsa, "Ben bir şey bilmiyorum. Kiminle konuşsam misafirhane denilen bir yer varmış. İyi yer değilmiş diyorlar. Kahveden, evlerden gençleri alıp götürüyorlar. En çok da evinde kitap olanları alıp götürüyorlarmış. Bizim eve de en çok sen kitap getiriyorsun, okuyorsun. Hani sen az önce banyo yaptın ya, işte senin kitaplarınla beraber evde ne kadar kitap varsa yaktım. Kazandaki suyu öyle ısıttım." dedi.

Hiçbir şey duymuyordum. Gözlerim neler anlattı, elim kolum ne yaptı hatırlayamıyordum. Kapıyı çarptığım gibi dışarıdaydım.

O dönem kitaplarla nice kazanlarda su ısıtılmış, banyolar yapılmıştı. Annemin bulduğu çözüm yolunu kitap okuyan diğer çocukların anneleri de yapmıştı. Gökyüzüne başını kaldırmak yeterliydi. Banyo kazanlarının ısıttığı ateşin dumanları gökyüzünde asılı olan güneşe gölge oluyordu.

O günden sonra banyo yapmaktan nefret eder hale geldim. “Sıcak su, banyo” kelimeleri bana kül olan kitaplarımı hatırlatıyordu.

Yine dar alandayım. Koltuklarımın altından çapraz bağladığım kollarım, ellerimin parmak uçlarıyla incinmiş, kanamış, yaralanmış, ruhuma sarılıyor. Bedenim iki büklüm, başım bacaklarımın arasında bir ileri bir geri sallanıyordum. Karnıma çektiğim ayaklarım uyuşmuş. Zamanın geçmediği araftaydım. Sırtımı dayadığım duvardaki ıslaklığı ciğerlerimde hissediyordum. Zihnimde dar alandan anneme sıcak bir gülümsememi gönderiyordum. Annemin kazandaki sıcak su banyosu vücudumu ısıtıyordu. Demlediği çay içimi ısıtıyordu. Avutuyordum kendimi. Birazdan olacakları düşündükçe ıslak duvarın dibinde olmanın büyük bir nimet olduğunu düşünüyordum. Islak duvara yaslanmanın konforunu hissediyordum. Nasıl olsa birazdan, "Ali arkadaş," diyenler gelecek, basınçlı, buz gibi suyla banyo saatim gelecekti. Üzerimde hiçbir kıyafet yok. Çıplaktım. Üşüyordum. Titriyordum. Utanıyordum. Dişlerimle ezdiğim dudaklarımdan çeneme taşan sıvıyı dilimle yalayıp ağzımın içine alıyordum. Ilık kan tadını alıyordum. Ağzımın içinde biriken kanı demli çay niyetiyle yutkunuyordum.

Zihnimde tekrar evdeydim. Kulağımda plaktan gelen sesiyle Zeki Müren çalıyordu. İçtiğim demli çay etimi, kemiklerimi, içimi ısıtıyordu. Annemin, "Kazandaki su senin kitaplarınla ısındı," cümlesine kızmıyordum. Bu sefer tebessüm ediyordum anneme. Suyun, sabunun, temizliğin hafifliğini hissediyordum. Birazdan babamla bıraktığımız yerden kitap okumaları yapacaktık, illaki vurgulu. Zihnimin oyunu olduğunu bile bile kendimle oynuyordum.

Dar koridorlarda yankılanan ayak seslerinin bana yaklaştığını hissettikçe zihnimde kurduğum dünyadan çıkıyor, bu sesler beni bulunduğum gerçek zamana geri getiriyordu. Kopmak istemediğim ortamdaki annem, babam, Zeki Müren’in sesi, kim bilir benden ne kadar uzaktaydı? Geçmişe elimi uzatıyorum ama kollarım kısa kalıyor…

Beni götüreceklerini bekliyordum. Kapının açıldığını hissediyordum.

“Ali arkadaş, seni almaya geldik. Umarız sen de misafirperverliğimizden memnun kalmışsındır. Araştırdık. Bir yanlışlık olmuş. Sevinebilirsin. Masummuşsun…”

Selim, dizleri üzerine çömelmiş, tüm konuşmaları dinlerken dişlerini sıkıyor, midesini delen kramplar canını acıtıyordu. Elindeki havluyu tüm gücüyle midesine bastırıyordu.

Selim, yirmili yaşlarına gün sayıyordu. Kulakları ilk defa babasının geçmişinde yaşadıklarını duyuyordu. Hiç konuşulmamıştı, hem de birinci ağızdan.

Hızlıca, hafızasını yokladı. Çocukluğunu mercek altına aldı. Yok. Emindi. Ne duymuş ne konuşulmuş ne de konuşmaya şahit olmuştu.

Nice zaman annesi olaylar karşısındaki panik ataklar yaşadığında babasının “Bu da geçer, geçmeyen hiçbir şey yok. Yeter ki insan ruhu yara almasın.” sözlerini hatırlıyordu. Arada mırıldandığı tek şarkıydı “Sevda Yüklü Kervanlar.” Babasının yara almış ruhunu, içine kaçmış sesinin hallerini şimdi daha iyi anlıyordu.

Yaslandığı duvardan güç alarak ayağı kalktı, hafifçe boğazını temizledi, mutfak kapısından içeri girdi.

“Anne, banyoda işin varsa hallet. Banyo yapacağım. Sıcak suyla sabunlanıp, keseleneceğim. Uzun sürecek. Bu banyo yıllardır uyanık zannettiğim, kullanamadığım, uykuda olan duyularımın uyanışının da banyosu olacak. Baba, banyodan sonra da seninle şöyle baba oğul kitap okur gibi sohbet edelim. Senden bana miras kalan gen konularını konuşuruz. Misafirhanedeki misafirlik sürecini konuşalım. Karanlıkları, dar odaları, basınçlı, soğuk su banyolarını, aslında senin ne kadar masum olduğunu konuşalım. Kazanda ısıtılan suyla kül olan kitaplarını, geri gelmeyecekler biliyorum ama dedemi, ninemi konuşalım. Belki bugüne kadar anlatmadığın, artık bana da anlatman gereken, benim de bilmem gerekenler vardır. Bugün artık senin elinde olan anahtarla ruhunun kafes kapısını açalım. Yıllardır kafeste tutuklu kalan yaralı ruhuna merhem sürelim, iyileşsin, özgür olsun. Bırak, ruhun kanatlanıp uçsun baba. Annem de bize çay demler, içeriz. Bir de dedemden bize kalan, yıllardır evin köşesinde hazineymiş gibi korunan plakçaları çıkarıp çalalım. Zeki Müren’i. Yüksel Özkasap’tan da "Sevda Yüklü Kervanları” dinleyelim baba. Ne dersin?”


Serhan Pakdemir

210 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör