• İshakEdebiyat

Öykü- Serhat Ceylan- Boya Gitme Sırası

“Denizatı Sahil Sitesi’nin kıymetli sakinleri, 8 Eylül Cumartesi akşamı saat 9’da basketbol sahasının yanındaki çardakta gerçekleşecek sezon kapanış toplantısına hane başına en az bir kişiyle katılımınız önemle rica olunur.”

Girişte asılı gördüm, daha o vakitlerde bile kırık dökük olan duyuru panosu aynıydı. Siteyi ikiye bölerek plaja inen yolun ve boyunca sıralı tek tip, iki kat, ikiz evlerin çirkinliği de. Öte bitiminde sazlık başlıyor plajın. Bu yandaysa, neredeyse otuz sene sonra hâlâ kendisine alıcı bekliyor basketbol sahasına bitişik arsa. O zamanlar da Eylül dedi mi bozardı havalar, aynı böyle, sezon kısa buralarda.

Kendimi bildim bileli her yaz, tatilin başlamasıyla gelir, okullar açılana kadar da dönmezdik şehre. Üçüncü sınıfa yeni başlamışken babamın devlet memurluğundan istifası üzerine lojmanlardan taşınmamız, peşine okul değiştirmek durumunda kalışımdan beridir hiç dönelim istemezdim zaten. Mühendislik fakültesinden tanışık babalarımızın arasını da açmış olacak ki bu istifa, ne hafta sonu gezmeleri ne de akşam oturmalarından eser kalmış, en iyi arkadaşım Ahmet ve dolayısıyla Yusuf’la ben ancak yazdan yaza, işte bu sahil sitesinde görüşebilir olmuştum. O ikisiyse, biliyordum ki her gün, buradaki ikiz evleri gibi dip dibeydi hâlâ.

Babam artık yurtdışı projelerinde görev alıyor, bazen ay geçiyor da uğramıyorken annem, gençliğinin annelerince hep kıskanıldığına inanır, samimiyetin azalmış olmasından hoşnut bile sayılabilirdi. Bense, yeni mahallesine hiç alışamamış, bir evin bir oğlu yalnızlığında, can sıkıntısıyla savaşır, yaz düşlerimle geçirilmiş bir dönemin daha sonunda, işte yine kavuşmayla hayat buluyordum. İlk günleri çokça meşgul edecek geride kalan okul döneminin hikâyeleri, şakaları, tatil dönüşü biraz buruk bir keyifle anlatılmak üzere yaşanılacaklara bırakacaktı yerlerini. Ben anlatılara iyi bir dinleyici, yaşantılarda ise en iyi arkadaş olmayı diliyordum.

Yalan olmasın, onlarınkileri imrenir bir merakla dinlerken, yeni bir arkadaşla birlikte maceradan maceraya koştuğumuz uyduruk hikâyeler anlatmak aklıma gelmiyor değildi. O yaşlarda yalandan kaçınmazdım da şüphesiz ki heyecanda yarışır olacak öylesi hikâyelerimin, olur ya, onların arkadaşlığına ilham vermesinden çekinirdim. Hem nasılsa koşturmacalara, maçlara sıra geldikçe bizim sporcu duramaz, koşup terlemesi yasak arkadaşımı astımıyla bana emanet edecek, işte o saatlerde biz, belki az atletik ama derslerinde çok başarılı, müthiş bir ikili sanılacaktık.

Birbirine öyle benzer, bitmek bilmez eğitim ve öğretim dönemlerini böylesi yazlar kovalamıştı, iki sene. Sonrakini ise çok başka türlüsü, ilk günden daha…

Henüz karneyi alışımın ertesi günü annemle birlikte yazlığa yerleşmiş, saat başı soluğu kapılarında alıyordum Ahmet’in gelişini gözler. Hava kararmak üzereydi artık, ikiz evlerden onların olmayanının ışıkları yandı önce. Evladıyla nasıl gurur duysa bilemez o anne, bambaşka bir yazı müjdeliyordu bana. Lisede okuyan ağabeyinin de gençler takımında olduğu basketbol kulübünün yaz okuluna başlıyormuş Yusuf, bu yaz burada olamayacağı için çok üzgün. Ben de öyle, ben de!

Hakikaten öyle bir yazdı ki o yaz, o gün evladın için daha güzelini dileyemeyeceğin, bugün hâlâ daha güzelini düşleyemediğim...

Her sabah çardakta oturup yenmek üzere hazırlanmış beyaz peynir ve domatesli sandviçlerimizi aman oyunlarda diğerlerinden geri kalmayalım diye daha yolda bitirdik, çocuklar öğle sıcaklarında güneş altında kalmasın isteyen hekimlerin tavsiyesini soluksuz atari oynamaya fırsat bildik. Akşamüstleri, diğerlerinin komşu sitenin çocuklarıyla maçını kenardan izlerken kimisince eziktik, kimisince hiç değilse yedektik, bize soracak olsanız, küçük takımlarını büyük zaferlere taşımayı düşleyen gencecik antrenörlerdik. Hemen peşine tekrar buluşmak üzere akşam yemeklerini hep çabucak yedik, sonra da sitenin tenhalarında kıkır kıkır gece yarısını eden, Ahmet’in ablasının da aralarında bulunduğu gençleri, uzaktan uzaktan, usulca dinledik. Hiçbirisinden de usanmak bilmedik!

Elbette böylesi ve benzerlerini yaşayan bir ikimiz değildik, bunlar bizim için yeni de değildi. Gelgelelim, her konuya dair muhakkak mevcut ve illa ki en doğru fikirleri, adımıza söylenen son sözleriyle Yusuf’un aramızda olmayışı; dolayısıyla da Ahmet’in bunları her seferinde koşulsuz kabulüne, üstüne üstlük bunların kendisinde hayranlık uyandırışına tanık olmak zorunda kalmayışım öyle güzel ilklerdi ki.

Hem sonra Sait Kaptan’la balığa çıktığımız akşam vardı, yalvar yakar olup izin kopardığım; annemin teyit için babamı, babamın da babasını aradığını Ahmet’ten öğrendiğim, haberi olsa bununla da çok dalga geçecek Yusuf’un olmayışına bir kez daha şükrettiğim. Hiç hatırlamıyorum daha önce denize açılmış olalım öyle... Siteden kilometrelerce uzakta, uzunca bir öğle sonrası boyunca ayıklama karşılığında yediğimiz on beşer midye dolma da ilk kazancımızdı mesela. Bir sabah koridorda ileri geri yürür, odasında aradığı her neydiyse artık bulmasını beklerken diğer odanın kapı aralığından ablasının çıplak bedeninin gözüme çarpmasını saymazsak -ki bu uzunca bir süre, sıklıkla hatırlandıkça nefesimi keser olmakla kalmayacak, artık en iyi arkadaşı olma hakkımı yitirdiğime inandıracak kertede bir pişmanlık yaşatacaktı bana- o yazın tüm ilklerinin tekrara doyamadıklarımızla birlikte bizi artık sahiden de müthiş bir ikili kıldığına inancım tamdı.

Ne var ki, sorulsa, Yusuf’tan alıp veremediklerim olduğunu söylemezdim kimseye. Öyle çok kez yeri gelmişti de ters teperse diye çekincemden bir kez olsun yokluğuna övgüde bulunmamıştım ya, başlarda bir süre pek taze hikâyelerini Ahmet’ten dinlemek zorunda kalmış, sonraysa sanki zaten hiç olmamış, adını da bir kez olsun anmamıştım. Nihayetinde hâlâ ayrılık oluşu kendisini hatırlattıkça içim burkulsa da, artık layığımızı bulduğumuza öyle inanmış hemen kendimi toparlıyor, yetmiyor, Yusuf’u başkahramanları olduğumuz hikâyeleri hasetle dinlerken hayal edip keyfimi buluyordum!

Eylül der demez bozuvermişti havalar, aynı böyle. Dedim ya, sezon kısa buralarda. Okullar da açılacak artık, dönülüyordu o hafta sonu vakitlice. İkindiyi bulmuşuz atari oynarken, mercimek çorbasını da beğenmemiştik, telefonda haberi aldığında patates kızartıyordu annem, Yusuf gelmiş.

Duymasıyla gözden kaybolması bir oldu, bir kelime bile etmeden. Bunun pekâlâ hoş bir sürpriz de olabileceğinin kati inkârında ben, o vakte kadar heyecanını paylaşmamış oluşuna bahaneler biçmeye başlamıştım, annemin yüreklendirmesiyle davetsiz yollandım peşinden. Amma da duygusal kavuşma faslına yetişemediğim için aman ne üzgün ne üzgün, Ahmetlerin verandasında çoktan sofraya kurulmuş diğerlerini çabucak fakat içtenlikle de selamladıktan sonra bizimkilerin yanına, arka bahçeye yönlendim. Yan yana şezlonglara uzanmışlar, Yusuf avaz avaz anlatıyor, gülüyor, ne dediği bile anlaşılmıyor; neyse ki soluksuz dinlemedeyse de gelişimi fark ediyor, bir tabaktan yedikleri patates kızartmasından ikram etmeyi de hatırlıyor Ahmet. “Almayayım, teşekkürler, az önce yedim ya ben de!”

İnanın çoğu da palavra, sözde kazandırdığı maçları abarta abarta, tanıştığı kızları ballandıra ballandıra anlatacak, kendi canı sıkılacak da ancak öyle susacağı zaten belli. Ben anlatacak olsam, illa ki dalga geçilecek bir kulp bulacağı da. Ağzımı hiç açmam daha iyi! Sözleşmişler bile, zor bekliyormuş tıkınmayı bitirip basketbol oynamaya gitmeyi. Oyun da değil ya, bu yaz kapmıştır birkaç figür kendisini izlettirecek, gösteri. Bizimkisi alkış tutmasa bari. Ayaklandı da farkına vardım, bu sene de boya gidilmiş. Ben de basketbol oynasam… Annem, “Benim tombik oğlum da yakışıklı, teyzeleri...” deyip sevmişti bir defasında, teyzelerden şimdi geldim ağzıma bir lokma bir şey koymadan gidiyorum diye sitem edeni de hemen, “Dur canım, kilo verir o daha.”

Bir yandan topu sektiriyor koca yazın tozu üzerinde, öte yandan hiç susmuyor bu çocuk. Öyle iyi biliyorum ki can kulağıyla dinliyordur Ahmet, ben hiç oralı olmamaya çabalar, henüz şehre dönüşte panjurları inmemiş kaç ev kaldığını sayarken. Hala sanıyordum ki kahramanımızın yeteneklerini bir an evvel seyre koyulalım diyeydi acelemiz, yanıldığımı şortunun cebinden dikkatlice çıkarıp kulak arkasına iliştirdiği bir dal sigarayı fark edince anlıyorum. Sporcuya bak sen hele!

Kendi kalesine attığı bu golün arkadaşlığımız hanesine yazılacağından şüphem yok, Ahmet’le göz göze gelmeye bakıyorum, gözünün içine bakıyor hâlâ nasıl da hayran hayran. Sahaya varır varmaz şuraya, arsa tarafındaki potanın dibine çöküyor Yusuf, biz de peşinden. Rüzgâr deli gibi esmiş ne var, kırk yıllık tiryaki ya, tek kibritle sigarasını yakar. Her çekişte denize bakar gözlerini kısıyor, sanırsın ki büyüyüp kocaman adam oluyor. Bırak, hiç değilse biraz olsun susuyor! Bir fırt istemez miymişim diye sormak için dönüyor, işte kesin yine alay ediyor. Gözlerimi devirmekle yetinip ortamızdaki topu kaptığım gibi ayaklanıyorum, örnek davranışımı birkaç güzel atışla süsleyeyim, gözleri bende biliyorum. O esnada tekrar teklifi işitiyorum, bu defa bir laf etmeli belki, bakıyorum o yana, sigara Ahmet’in ağzında, ama artık bu kadarı da çok fazla! “Delirdin mi sen? Tıkanacaksın da göreceksin ondan sonra…” Hiç buralı bile olmuyor, al ben de oralı değilim o halde! Sallıyorum bir atış, girmiyor. İkincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, Allah’ın beceriksizi, girmiyor hiçbirisi! Bir kıkırtı işitir gibi olmamla savurduğum top Ahmet’in suratına tam isabet ediyor; soluğum kesik kesik, ellerim, ayaklarım titriyor şimdi. Ben aslında… Sarılıp barışsak ya. Koşarak geliyor üzerime, kaçmıyorum da hâlbuki. Üzerime çullanmasıyla devrilmemiz bir oluyor, başlıyoruz yuvarlanmaya buralarda. Su koyuverse… Daha da hırslanıyor Yusuf’un tezahüratıyla. Kolumla kıstırıveriyorum işte ben de boynunu fırsatını bulunca, sımsıkı sarılıyorum en iyi arkadaşıma!

Bir anda ağırlaştı kollarımda, gevşetmemle de yığılıp kalıverdi şuracığa. Korkup kaçtım ben ardıma bir kez bile bakmadan, işte şimdi yine, çardakta sezon kapanış toplantısı başlamadan…

Pazar sabahının köründe, şehre dönüş yoluna çıkarayak gelmişti haberi. Akşam acil servise taşınmış Ahmet, oksijen vermişler, astım ataklarının bir yenisi. Sporcu çocuğa uyup çok koşturduğumuzdan şikâyet eder, hiç biz onunla bir miymişiz diye sormuş annesi. Sigara bahsini açmamdan tırsmışlar besbelli.

Rakip kulübün yaz okuluna yazılmıştım ben de, hiç uğramamıştım buralara ertesi sene. Sonraki yaza kalmadan da satılmıştı zaten bizim ev, boya gitmiştim o sene.


Serhat Ceylan

59 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör