top of page

Öykü- Serkan Arslan- Konserve Kavanozu

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
5 Eyl
6 dakikada okunur

Yüzlercesi gözümün önündeydi. Farklı etiketli yüzlerce cam kavanoz. Bir litrelik yarım litrelik boy boy şekil şekil… İçlerinde çeşitli ürünlerle her biri yüzünü bana dönmüş yüzlerce konserve kavanozu. Karşılarında, gecenin bir yarısı asfalta çıkmış bir tavşandım âdeta. Tam yoluna gidecekken bir anda karşısına çıkmış arabanın ışığına bakakalan şaşkın bir tavşan. Her şeyi unutmuş, rutin hayatımın akışında debelenip duruyordum oysaki. Her şeyin üstü toprakla örtülüydü ta ki kavanozlar yakama yapışana dek.

Öyle bir andı ki, uçsuz bucaksız zihnimin bir köşesindeki çocukluğum karşımdaydı. Oyunlar içerisinde durmadan koşturuyordu bir o yana bir bu yana. Yemek yemek bir oyundu, bir şeyler içmek, oraya buraya koşmak, verilen işler, yürünen yollar, yapılan ödevler, hepsi ve her şey bir oyundu.

Yüzlerce cam kavanoz çevremi sardı bir anda. Bir döngünün içindeydim. İçlerinden biri, “Etiketimi soyar mısın,” diye bağırıyordu durmadan. Uzandım aldım kavanozu. Tırnağımın ucunu etiketin köşesine geçirdim ve sökmek için üst üste defalarca yer yapmaya çalıştım. Bir uç yakaladığımda iyice tırnağımı geçirip yavaşça çekip attım etiketi yere. “Aynen öyle,” diyen bir ses saçlarımı şefkâtledi. Annemdi, yanı başımdaydı. Elinden sokaklarıma akan sevgi, önüne ne kattıysa her birini coşkun bir hale soktu. Tırnaklarım daha bir sivrildi etiketlere. Bir, iki, üç, dört... Yere dizdim etiketini yolduğum her bir kavanozu. “Aynen böyle.” Mırıl mırıl konuştum kendimle bir süre. Çevremi saran ağzı kulaklarında onlarca çocuk kendimle etiketleri yolup durdum. 

Ocaktan odaya, odadan tezgâha, tezgâhtan yanıma koşturup duran annem, kavanozları yıkayıp ters çevirdi. Suları akanların içlerini omzunda tuttuğu bezle kurutup her birini ağzı yukarı şekilde tezgâha dizdi. Tek tek doldurdu ve ağzını yeni kapaklarla kapatıp sıktı. Odaya koşturup bir havlu ile döndü aynı hızla. Tezgâha serdiği havlunun üstüne kavanozları ters çevirdi bu defa. Bana dönüp gülen gözlerle bakarken gözlerinden baharlar döküldü üstüme başıma. Mis gibi koktum. Onu izlediğimin farkında olduğunu göstermek için göz kırptı. İlk yaptığı konserveleri çevirdi. “Haydi bakalım, yardım et de kilere taşıyalım bunları.” Etiket yolmayı bırakıp fırladım ayağa. Kırmızı biber, taze fasulye, ismini bilmediğim onlarca konserve...

Kilerdeki raflara tek tek dizdim elimdekileri. Bir adım geri çekilip tüm kavanozları izledim bir süre. Her biri değişik şekilde büyüklü küçüklü onlarca kavanoz. Sıralı ve nizami bir düzende. “Yok öyle kafana göre koymak, büyük kavanozlar yukarı, ufaklar aşağı.” Annemin sözleri çalındı kulağıma.

Parmak uçlarımla bir baştan diğer başa doğru aynı sıradakilere dokundum elimi kaldırmadan. O an, raflar zihnimdeki kilere taşındı tek tek. Özenle dizdim bir bir kavanozları kalbime. Üstlerine kapıyı çekip sıkıca kilitledim. Ellerimi ceplerime sokup zihnimin uçsuz sokaklarını arşınlamaya başladım. Önüme çıkan bir taşa vurup dudaklarıma dizilmiş bir ıslıkla dolandım durdum bir süre. Omzuma biri vurup duruyordu o sıra. Aldırmadım. Islığımın melodisinde yürümeye devam ettim. Kulaklarıma çarpan sesle irkildim. “A oğlum, yine mi daldın be çocuğum.” Döndüm, eli omzumda olan anneme boş boş baktım.

Günler peş peşe koştu. O arada kış geldi, sokaklar ıslandı, insanlar evlere girdi. Sobalar kuruldu, geçim derdi faturalara yazıldı. Kavanozlar kilerden mutfağa taşındı tek tek. Boşalanlar kapı önüne, oradan çatıya yürüyüp durdular mevsimler geçerken. Karlar yolları kapadı. Okullar tatil oldu. İlkbahar düştü ağaçlara, sonbahar yaprakları kovaladı. Yaz peşinde koşturan varmış gibi uçarak geçti. Zaman, kurulan konservelere bölündü. Ben büyüdüm. Kiler doldu boşaldı, doldu boşaldı. Çocukluğum, oturduğu kilerden çıkıp üniversite kapılarına koştu. 

Sırt çantamı kapadım. Valiz dünden kapı önündeydi. Odamdan çıktım. Valiz devrilmiş, fermuarı açık. Etrafı kavanozlarla dolu. Eski test kitaplarının yapraklarına sarılmış kimi konserveler valizde yerini almıştı bile. Annem, dizlerinin üstünde hepsinin de başında yazmasının düğümü çözülmüş yarım yamalak kafasındaydı. Odanın kapısında bir an durdum. Seyre daldım önümdeki sahneyi yüzüme yayılan tebessümle. Kalbimde binlerce şükür ve teşekkür damlamaya başladı. Yürüyüp çömeldim ve sardım annemi. Yanağına bir öpücük kondurdum, yanağıma dayadı yanağını, gözlerini yumdu. “Ne yordun kendini yine sultanım, arkadaşlarla alırdık marketten bir şeyler be annem!” Gözlerini kocaman açıp dikti bana bakışlarını, “Bana bak, hazır bir şey yemeyin!”

Çantayı kapadık birlikte. “Konserveleri açınca dolaba koy, salçayı her kullandığında kontrol et küf olmasın, olursa sıyır at üstünü.” Belini duvara dayadı, yorgun ve hüzünlüydü sonbahar gibi. “Bitmedi, bak bana deli oğlan, kulağını ver bana,” Bir an susup soluklandı. “Olur da yetmezse babanı ara, koli yaparım, alırsın otogardan.” Beş koca yıl bıkmadan usanmadan bunları söyledi annem. “Kavanozları muhafaza et, yıl sonu tatillerde topla getir hepsini.”

Ev arkadaşım, ben memleketten dönünce beni kapıda karşılardı, “Valizimizi mutfakta açalım kardeşim.” Elimden valizi aldığı gibi soluğu mutfağın ortasında alırdı. “Ayakkabımı çıkarsaydım lan!” desem de beni duymazdı. “Teyzem, kurban olayım ellerine.” Yüzünde bir neşe ile tek tek çıkarırdı test kağıtlarına sarılı kavanozları. Kışlıkları açtıkça keyiften dört köşe olurdu. “Lan oğlum, anan altın altın.” Dolaplara dizerdi konserveleri. Tezgâha bir fasulye koyar, “Bak, bu akşam yemeğimiz,” diyerek göz kırpardı.

Mevsimlerin yelkovanı döndükçe yıllar birbiri peşi sıra devrilip yuvarlandı. Kavanozlar, otobüslerin bagajında, kilerin rafında, evin çatı katında, ev arkadaşımın bekleyişinde doldu taşındı, boşaldı taşındı. Üniversite bitti, atandım. Annem, valizimi bir kez daha açtı kapı önünde. Oturdu başına. Kullanılmış gazete ve kitapların sayfalarına özenle sardı kavanozları.

Dünyanın zaman döngüsü insan öğütmeye devam etti her defasında. İşte annem de, elden ayaktan düştü zamanın bir yerinde. Ziyaretine gittiğim bir bayram günü kiler gözüme çarptı, kapısını araladım, güneş ışıkları benden önce girip duvar ve raflarda yerini aldı. Raflar boştu neredeyse. Her rafta tek tük birkaç konserve... Gözlerim doldu, boş yerlere dokundum. Güneşi peşime takıp çıktım kilerden. Kapısını da çektim. Oturma odasına geçerken yatak odasının kapısı açıktı, komidindeki ilaçlar kör bir baykuş gibi tüneyip duruyordu. Yatak odasına girmekten vazgeçip dış kapıya yöneldim. Gıcırdayarak açıldı kapı. “Nereye gidiyorsun a kuzum?” Çatallı sesi peşimdeydi annemin. “Az bahçeye çıkacağım.” Kırık sesimle aldım sardım sesini. Televizyondaki program seslerimizi bastırıyordu Allah’tan. Gözyaşlarımı cebimde zor tutuyordum. Daha fazla duramadım attım kendimi dışarı.

Bahçedeki erik ağacının yanına vardım. Erikler, ağacın dibine düşmüştü, sinekler bir konuyor bir uçuyordu üstlerinde. Bir erkek çocuğu elinde poşetle ağacın arkasından çıktı. Eğilip yerdeki erikleri topladı. Bazılarını tek tek daha dalından yere düşmeden aldı. Camdan bir ses sarktı, “Oğlum, canımın içi hızlan bakalım. Topladıklarını getir de ilk tencereyi sürelim ocağa.” Yutkundum. Bir çocuğa bir annesine baktım. Çocuk elindeki poşetle yanıma yaklaştı. Gülümseyerek uzattı topladığı erikleri. Tanıyordum bu elleri, camdaki genç kadını da tanıyordum. Başım dönmeye başladı. Çocuğa uzattım elimi. Hemen peşinden sinekler çocuğun sırtına yapıştı. Binlerce sinek çekip uzaklaştırdı çocuğu benden. Bir süre sonra gözden kayboldu. Peşinden annesi de gözden yitti hemen. Her bir erik kütür kütür ve yemyeşildi. Şaşkın şekilde bakıp durdum bir vakit poşete.

Camın tıklamasıyla irkildim. Annem bana bakıyordu pencereden. Yüzündeki binlerce çizgi içeri çağırıyordu. Gözlerini benden alıp erik ağacına döndüğünde camı aşıp ağacı saran hüzün, ağacın dallarını dolanıp elimden tuttu. Dilim çözüldü. “Geliyorum anne!” Sesim bir mırıldanmaydı. Kırık ve gözü yaşlı. Elimdeki poşeti sıkıca tuttum. Kapıya gelmiştim ki poşete üşüşen sinekler elimdeki erikleri çürütmeye tek tek hepsini yemeye başladı. Kalakaldım eşikte hareketsiz.

İçeri girdim elim boş şekilde. Avuçlarıma baktım, etrafıma ve yerlere. Tek bir erik yoktu. “Hırsız sinekler!” Kısık bir sesle içime içime söylendim. Televizyon açıktı oturma odasında. Annem yerine oturup ayaklarını uzatmış boş gözlerle bakıyordu ekrana. Sehpadaki ilaçlar göz kırptı bana. İçimde bir iki kaya yerinden yuvarlandı.

Günler, geceler, mevsimler ve yıllar annemi sardı sarmaladı. Bedenini ufak ufak çekti aldı bizden. Ufaldıkça ufaldı vücudu. Annemin peşinden konserveleri de onu izledi. Kileri son gördüğümde ütü masası gibi öte beri oraya sığınmıştı. Zihnimdeki raflar tek tek düşmüştü yerlerinden. Fark etmediğim onlarca anının silüeti sinir uçlarım arasında gezinip durdu. 

“Anne, amca ne yapıyor?” Döndüm, gözlerini kocaman açmış bir çocuğun bakışlarını üstümde buldum. Elimde bir kavanoz ve ben tırnağımla etiketini kazıyordum kavanozun. Durdum. Çocuğu elinden çekiştirdi annesi. Gözlerini kocaman açmıştı çocuk. Niye bakıyor ki? Neredeyim hem ben, evimizde ne işi var ki bu çocuğun? Kavanoz istemeye gelen komşu çocuğu mu acaba? Öyle olsa mutlaka tanırdım mahalledeki oyunlardan. Sonunda annesi çekiştirmeyi kazanan taraf oldu. Çocuk uzaklaşırken hâlâ bana bakıyordu. Çocuk ve annesi gözden yitince başımı etrafımda gezdirdim. Elinde telefon olan genç kız ve erkekler gördüm. Kimi çekiyorlar ki, neden çevreme toplandılar, evimizin ortasında hele de ayakkabılarıyla. Annem, nerede ki? Gülüşler dolanıyordu orda burda. Üstüme üstüme geldi her gülüş. Dudaklarım titredi. Ağlamak istedim ama yapamadım. Utandım. Anneme koşmak istedim. Konuşabilsem sormak isterdim, “Kavanozlar yeter mi?” Sesim, hecelere dönmedi ama. Onların rengine boyanmadı. Boğazımda bir yerde düğüm üstüne düğüm... 

Koluma biri girip sıkıca kavradı bileğimden. Üniformalıydı. Gözlerim seğirdi. Göz kapaklarım hızlandı. Az ötemde annem ocağın başındaydı. Durmadan kışlıkları kaynatıyor, kavanozları kapatıp ters çeviriyordu. Sesler karışıyordu mutfağa, “Sen de çek mutlaka, video çek, bende şarj az kaldı.” Camı açık mı bıraktı annem. Bu sesler sokaktan mı? “Allah yardımcısı olsun, gel uzaklaşalım şuradan.” Çık çık diye bir ses yürüyordu kadın kılığında. 

Önüme dönüp yere baktım, hepsi dolu onlarca kavanoz duruyordu yerde. Hepsinin de etiketleri etraflarında uçuşuyordu. Kiminin yarısı kiminin hepsi soyulmuştu. Kolumdaki üniformalı adam, “Ne yaptın be abi,” derken başka bir çalışana el etti. “Kardeşim, market arabası getir oradan.” Temizlik makinesi ile bir adam da peşinden geldi market arabasının.

Yerdeki kavanozları tek tek yüklediler arabaya. Etiketleri topladı temizlik makinesinin peşinden gelen öteki adam. Marketteki müşteriler birer ikişer dağıldı etrafımdan. Market arabasının peşinden kolumdaki üniformalı adamla birlikte yürüdük. Kasada, beş koca poşet olan konserveleri öderken her birinde annem saçlarımı şefkâtlemeye devam ediyordu.

Yorumlar


bottom of page