top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Sibel Oğuz- Bu Hikâye Tutacak Canan

Çalışarak âşık olunur, demişti ünlü şair. Yalan! Ben, bana verilen hiçbir ödevi yapmadım bugüne kadar. Şiddetli bir yağmur günü yıldırım çarptı, hepsi bu... Kıvılcımlar büyük yangınları beraberinde getirir, demiştin. Öyle oldu. Bak, şehir alev alev. Hâlbuki ağzımızdan çıkan sözün bir ikindi ezanına denk geleceğini bilmeliydik. Hangimiz büyük konuştuk, hangimiz aşka el sürmeyeceğimize dair yeminler ettik. Şimdi yanıp tutuşan ellerimiz boşluğa, çocukluktan kalma papatyalar çiziyor. Kimin resim yeteneği daha iyi.

Hangimiz kalbi ölçüleriyle çizebiliriz. Bir kuşluk vaktinden bir de ikindiden korkmalı, derdi dedem. Pek tabii insanın gölgesinden de. Senin deden de aynı şeyleri mi söylüyordu. Ya da bütün dedeler aşkın yağmurundan ıslanmış mıydı? Yahut bütün yaşlılar gölgelerini bir ikindi vakti sevdikleri kadının üzerine atmışlardı da şimdi yitip giden gençliklerini mi arıyorlardı. Aşk, bize kadar süregelen bir gelenek miydi? Deviremediğimiz diğer putlar gibi buna da güç yetiremedik. Gölgeni üzerime atarak ağırlığından kurtuldun mu şimdi. Bütün güneşler seni mi takip ediyor? Hâşâ peygamberlik kimin haddine. Susmak bu kadar çetin miydi? Oysa kötü sonu şairler yazar sanırdım. Bu mu yaşamımızın aşkla bölünmüş kesiti.

***

Mutfak masasında açık defterimde bu satırlar yazıyor. İçimde aynı bulantı...Elimde bez. Tezgâhı siliyorum, ovuyorum. Lekeler neredeyse kalıcı bir hâle gelmiş. Çamaşır suyu gerekli, bu böyle olmayacak diyorum. Reklamlar hızla dolaşıyor zihnimde. İnatçı lekelere son! Neyse diyorum, olmazsa deterjancıya gider, sarı sudan alırım. Televizyondaki kadın nereye sıksa tertemiz, ışıl ışıl...

İçimde Sevda diye bir kadın. Konuşmak için fırsat kolluyor. Ne diye elin yabancı kadınları dolaşır içimde. Gelen geçen hanı mı? Nedir bu herkese kapı açmalar. Ne zaman öğreneceksin kızım sen kurallara uymayı. İçine, yüreğine kimselerin girmeyeceğini, girmemesi gerektiğini. Her çalan kapının açılmayacağını...

Elimde küçük meyve bıçağı, lekenin üstüne üstüne gidiyorum. Kararlıyım. Her şey eski hâline dönmeli. Tertemiz olmalı mutfağım, komşular hangi deterjanı kullanıyorsun, diye sormalı. Gururla sunmalıyım ışıldayan bardaklardaki çayları. Sevda diyor ki içimdeki yelloz bu günlerde tezgâhı dâhi herkesi, her şeyi ihmal ediyorsun. Defterin yarım hikâyelerle dolu, bir sona varamıyorsun. En son çizdiğin resimde kuşun kanatları eksik. Kanatsız bir kuş nereye nasıl uçar. Hâlbuki mevsimlerden son bahar, göç vaktinin yakın olduğunu biliyorsun. Dönüp ayağıma bakıyorum, tüylü terliklerim var. Sevda'ya istemeden hak veriyorum. Ona, bitmiş bir hikâyenin zorla uzatılamayacağını anlatıyorum, başını sallıyor.

Sevda bu anlar mı? Çizdiğim resmi hatırlamaya çalışıyorum. Hafızam olmadığı kadar aksak. Kuşun tüylerini çizmiş miydim? Bu mevsimde en çok kuşlar üşür bir de ben. Şimdi onlara kazaklar öreceğim, bu hikâye tutacak Canan. Ah Canan! Şu yersiz merhametin yok mu diyerek kendime kızıyorum. Her önüne gelene acırsan faturayı yüreğinden ödersin, cebinden değil. Ben beni suçlamaktan ne zaman vazgeçeceğim. İnsanın hiç mi haklı tarafları yok.Bir ikindi vakti yanlışlıkla aranan telefonum uzun bir hikâyenin girişiydi aslında. Ve bir hikâyeyi esaslı kılan şey etkili bir girişinin olmasıydı...

O gün sokaklar beni çağırıyordu. Sabahtan tırnaklarıma mor ojeler sürmüş, saçlarımın uçlarını kıvırmış üzerime siyah bluzumu giymiş, evde kalmamak için bir sürü nedeni önüme dökmüştüm. Fakat yağmur birileriyle hesap yaparcasına durmadan yağıyordu. Evde kaldım, telefonum çaldı, arayan hâlâ tanımaya cesaret edemediğim sendin. Şehrin ortasındaki heykelin kolu kırılmış, dedin. Acilen gelmelisiniz! Bir şehri temsil eden heykel kusurlu olamaz hanımefendi, dedin. Ben ancak kuşlardan anlarım, dedim. Sonra derin bir sessizlik zamana yayıldı. Telefonumun son rakamının üç ile bitip bitmediğini sordun. O yaşlarda bir erkek kardeşimin olduğunu söyledim. Ve hâlâ annemi emiyor, dedim. Zehirli gülüşümüz birbirine karıştı. Bütün telefonların sonu sıfırla bitmeli dedim. Karşılıklı telefonu kapattık.

Yağmurun yağması rastlantı değil, biliyorum. Birazdan güneşin açması kaçınılmaz. Üzerime nereden geldiğini bilmediğim bir gölge düşecek. Saçlarımın kıvrımları olduğunu zannederek ağırlığının altında ezileceğim. Sevda içerilerde bir yerlerden seslenecek. Bu yükün altında kalkabilecek misin Canan. Birlikte susmayı öğreneceğiz. Sen yağmurun yıkadığı caddelerde heykel tamircisi ararken ben mavi yünden kuşlara kazak öreceğim. Sevda, şişler iki numara olsun, diyecek.

O gün hangi olay daha büyük diye sorsan saçlarımın kıvrımları diyeceğim demesine de içim ayrı dışım ayrı konuşur benim. İnsan görmediği, bilmediği, tanımadığı birine tutulur mu? Bir sesin peşine takılıp gider mi? Her sabah aynı şeye uyanır mı ya da. Aşkın imkansızlıktan doğduğunu bir romanda okumuştum. Kısa öyküler bu kadar heyecanı kaldıramaz Canan. Bu aşk bir öyküye sığmaz kızım, diyorum. Boşa hikâye satma, öyküye sığmayan bir hikâyeyi kim almak ister? Bütün isimleri önüme koymuşum, hiçbiri sen değilsin. Belki de hiç olmadın, bir hayalden ibarettin. Belki bir hikâyede sağlam bir kurmacaydın da ben sana anlamlar yükledim.

Bir yandan kendimle bunları konuşurken bir yandan tezgâhı kazıyor bir yandan seni düşünerek küfürler savuruyorum. Annem duysa bu kız yoldan çıkmış, diyecek. Tövbe tövbe Canan, günahkâr olacaksın. Ağzım iyiden iyiye bozuldu. Tanrım, seni ve yüreğimin sahibini incitmekten sana sığınırım demeye kalmadan rüzgâr, ağzında ıslıkla cama vuruyor. Kimi çağırıyor ya da kim kayıp. Odamın kapısı gıcırdıyor. İçimde acıma duygusu kıvranıyor. Ah yersiz merhametim!

Sabırla, metanetle mermeri kazıyorum. Leke küçüldü neyse ki. Sevda yellozu diyor ki sen okumuş kadınsın. Yüreğine laf dinletemiyorsan bırak kağıdı, kalemi otur karnıyarık pişir. Ben o sırada hayalimde var ettiğim seni düşünüyorum. Görmediğim saçlarının alnına dökülüşünü izliyorum bir köşede. Ve senin için sadece bir sınav sorusu olduğumu anlatıyorum, Sevda'ya. Hayret dinlemesini öğrenmiş. Lafımı kesmiyor. Umut tükenince Sevda'da yola geldi. Oysa ne çok şeye bitmez demiş de başında nöbet tutmuştuk.

Lekelerden bıçak darbeleriyle uzun yollar açılmış. Sana gelmek için mazeretleri bir bir ortadan kaldırıyorum. Her seferinde yeni tümsekler. Sevda çeneleri yağlamış. Seninki aşk değil Canan, insan görmediği birine sevdalanır mı? Bilmiyor tabii yüreğim benim olmaktan çoktan çıkmış. Başkasına ait bir kalbin yükünü tek başına taşıyorum. Sevda'ya sesleniyorum, görünürlerde yok. Yine ne işler karıştırıyorsun yelloz, diyorum. Kalbim cenin gibi kıvrılıyor, tekmeliyor. Elleri yumruk yumruk. Yakında adını, saç rengini, nerede oturduğunu bilmediğim birine dönüşecek. Ben ise Sevda'yı yanıma alıp bir kolu sakat olan heykelin olduğu caddede seni arayacağım.Saate bakıyorum, bir hayli vakit geçmiş. Son bıçak darbesini vuruyorum. Hadi iyisin Canan. Leke tamamen çıktı, tezgâh tertemiz. Sevda sesleniyor, kuşların kazaklarını giydirdim Canan...


Sibel Oğuz

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page