• İshakEdebiyat

Öykü- Tüm Dünyanın Konuştuğu Türk- Fatih Parlak

Pansiyondaki ilk gecemde, olacakları önceden biliyormuş gibi tedirgindim. Zaten ben hep tedirginim. Tedirginliğim acemiliğim ile birleşince o gece işin içinden çıkılamayacak bir geceye dönüştü işte. Şimdi bunları böyle rahat rahat anlattığıma bakmayın. Seneler geçti. Üzerine sünger çektim. O zamanlar böyle deyimleri bile bilmiyordum. Hayat acemisiydim. İşimin de acemisiydim. Öğretmenliğimin ilk gününde müdür yardımcısının deyimiyle, nöbeti bana kitlemişlerdi. Önce nöbeti kitlediler sonra da kapıları. Kapıları üzerimize en içten başlayarak dışa doğru artan bir hınç ve gürültüyle kitlediler sanki. En son, bahçenin demir kapısının karanlıkta boşluğa doğru yayılan gümbürtülü kapanışını gördüm. Görmek denmez buna. Ara kat penceresinden uzun uzun izledim diyelim. Sokak lambasının ışığına üşüşen kanatlı hayvanların sesten kaçışması izledi sonra bu gümbürtüyü.

Ben her şeyin acemisi olduğum gibi bu şehrin de acemisiydim. Tabii buraya şehir denirse. Bu izbe kasabaya şehir denmeyeceğini bal gibi de biliyorsun be Cemo, demiştim kendi kendime. Bu izbe kasaba, il merkezine seksen kilometre, en yakın ilçe merkezine ise yirmi beş kilometre uzaklıkta. En yakın mahallenin üç kilometre uzağında, uzaktan bakınca kadın memesine benzeyen bir çift tepenin tam ortasında. Bulunuyor. Ne arasan bulunur denilen yerlere hiç benzemeyen bir yer işte. Çok aramışlar da öyle bulmuşlar gibi pansiyonumuzu bu kuş uçmaz kervan geçmez noktanın virgülüne kondurmuşlar. Çevresine de üç beş bodur kavak ağacı örmüşler. Geceleri ara katlardan bu kavak ağaçlarının rüzgârın etkisiyle yerleri öpmeye uzanır gibi salınışlarını izlerdim sessizce. Rüzgârın haşin zırıltısı ara kat camına gümbür gümbür vururdu. Sonra odalardan birdenbire tangır tungur çıkan öğrencilerin yampiri yampiri yürüyerek tuvalete sigara içmeye gidişini izlerdim.

İzlemek demişken, ne bir televizyon vardı pansiyonumuzda ne bir radyo ne de bir kütüphane. Yalnızca, yalnız kalınca odalarımıza çekilerek sanal dünyanın uyduruk haberlerine takılırdık. Bunu benim gibi öğrencilerin de yaptığını çok iyi biliyordum çünkü geceleri, “Messi Fener'e Geliyor” “Motorin Ucuzluyor” “Tüm Dünya Bu Türk’ü Konuşuyor” tarzı haberler kulaktan kulağa yayılarak en sonunda bana da ulaşırdı. İşte tüm dünyanın konuştuğu o Türk’ü ben de böylece merak etmeye başlar ve uyduruk haberlerden birine tıklardım battaniyenin altına sessizce kıvrılırken. Şunu söylemeliyim ki dünyanın konuştuğu o Türk tek bir kişi değil, bunlar bir zümre, bir küme. Derken fotoselli lamba birden yanar ve ben de kurulmuş saat gibi ayağa kalkardım çünkü sessizliğin ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü bu coğrafyada her an tetikte olmak gerektiğini öğrenmek zorunda kalmıştım. Yanan fotoselli lamba her an bir patırtının olabileceğinin göstergesiydi. Gecenin bu vaktinde ya bir kız kaçırılacak ya bir kavga çıkacak ya da mutfaktan bir şey aşırılacaktı. Acaba hangisi acaba hangisi diye düşünedururdum küçük odamın ortasında.

Bana ayrılan bu odada bu çağda hâlâ böyle olayların yaşanageldiğini çok geç fark etmiş olmanın verdiği tedirginlik, acemilik, şaşkınlık ve şuursuzlukla hiçbir şey yapamadan öylece beklerdim. O, kaç saniye sürdüğü belli olmayan, hepimizin başına gelen kararsızlık hali geçtikten sonra da zaten her şey yaşanıp bitmiş olurdu. Ya bir öğrenci daha eksilirdi pansiyondan ya da bir pencere camı. Hasar kayıtları gün ağarınca ortaya çıkardı. Bizzat günün ağarmasını perdesiz pencereden izlemişliğim de var. Sabah hiçbir şey olmamış gibi nöbet devir teslimi yapar ve işimize devam ederdik. Tabii bunlar size pansiyonun krokisini çizmek için anlattığım şeyler. Yoksa hiçbir şey böyle alelade ve sergüzeşt şeklinde olmuyor. Zaten ben de ilk nöbetimden son nöbetime kadar, yani ilk günümden çilemi doldurup pansiyondan ayrıldığım üç yılın sonuna kadar aynı ben olarak kalmadım.

İlk gün perdede Jim Cary olduysam emin olun son gün Sylvester Stallone oldum. Ya da öyle bir şey işte. Gelelim o meşum güne. Tabii unutmayalım, gün değil gece. Zaten böyle kasabalarda ne olursa geceleri olur. Geceleri içilir, geceleri sevişilir, sarhoşlar geceleri dövüşür ve pansiyondan kızlar geceleri kaçırılır. Pansiyondan sevdiği kızı kaçırmayı kafasına koyan bıçkın delikanlı Doğan görünümlü Şahin’ine on liralık gaz atıp bizim okulun yolunu tutar. Egzoz borusuna taktırdığı takoz sayesinde arabayı Ferrari gibi öttüren genç, pansiyonun önünde drifte başlar. Ümit Besen, Cengiz Kurtoğlu, Müslüm Gürses ve nevi hazin sesler bozkırın ortasında, gece yarısı mehtaba işaret fişeği çakan borazanlara dönüşür. İşte bu sesler kasabanın üç kilometre berisinde kentsel dönüşümü bekleyen kahvelerde duyulunca ortalık yangın yeri olur. Kızının az biraz önce karşı mahallenin bitirimi tarafından arabaya atıldığını duyacak olan pişpirikçi babalar zamanında aynı köfteleri kendileri de yememiş gibi ailenin namusunu koruma havalarına girerler. Halbuki daha bir gece önce kasabanın arabasına atlayıp il merkezindeki genelevlerden en geneline uğramıştır kendileri de. Kasabalı adamların türlü dolduruşuna gelen babalar, işi gücü bırakıp yanına birkaç sap daha katarak pansiyonun önüne damlar ve olaylar gelişir.

Bir dakika. Bu olay tam olarak böyle olmamış da olabilir. Bir kısmını gaza gelip ben uydurdum galiba. Ya da öyle bir şey işte. Asıl anlatacağım hikâye nasıl tüm dünyanın konuştuğu Türk haline geldiğimdi. Bu da bir gece oldu. Soğuk ve yağmurlu bir geceydi. Bütün soğuk geceler yağmurlu mu olur arkadaş? Cümleye neden hep böyle başlarlar, biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, soğuk ve yağmurlu gecelerde mümkünse bir olay çıkmasın. Yoksa işte, işin içinden çıkılamayacak bir geceye dönüşüyor o gece.

Gece, dağdan ovaya inen ulu kurt gibi inmişti kasabaya. Kasabanın yerlileri davarları gütmüş, samanları ahıra sokmuş ve benim gibi şehirden gelenlerin pek de bilmeyeceği daha birçok işi de halledivermişti gündüzden. Meşhur gecelerimiz gibi bir gece olması için tüm şartlar oluşmuştu. Uzak, sessiz, soğuk, kasvet, cehalet ve yağmur. Az gelişmişlik cenderesinde sıkışan toplumun okumak için evinden uzaklaştırdığı gençler bir pansiyona doldurulmuş ve o meşum ve şaşaalı geceyi bekliyordu. Gece iki heceydi. İl merkezi uyumuş, ilçe merkezi uyumuş, Anadolu, Ön Asya, Balkanlar ve yakın coğrafyalarda gün dönümü yaşanmıştır belki, ancak diğer yarım küreyi ele alırsak iş değişir, çünkü biliyorsunuz burada gece yaşanırken orada gündüzler yaşanır ve pansiyondaki öğrencilerin birçoğu bunun gibi temel beceri gerektiren bilgilerden yoksun olduğu için bu gibi açıklamaları da ben yapmak zorunda kalıyordum. Dört işlem, basit coğrafya, birtakım fizik kuralları, görgü kuralları vesaire. Tüm bunları bir paket halinde öğrencilere sunan bir hizmet olsaydı satın almak isterdik doğrusu. Öğrenci başına 100 TL gibi bir rakam gayet makul olurdu. Çünkü biz öğrencilerin dilini bile bilmiyorduk. Garip bir şekilde, aslında bunun da mantıklı bir açıklaması var, öğrencilerin çoğunun ana dili Türkçe değildi. Neyse, bırakalım bu sosyoekonomik durumların izahatını. Şimdi biz o geceye gelelim.

Geyikli geceyi bilir misiniz? Ben çok iyi bilirim. Benim gibi okumuş kentli erkeklerin hayatını mahveden İkinci Yeniciler’in şiirlerinin çoğunu bilirim. İşte ben şehir merkezlerinde, bir kadın ve ona âşık üç erkek tarzı ucuz baskılı dergiler koltuk altımda gezerken birilerinin de kasabalarda kelle koltukta gezdiğinden habersizdim. Şarabın, sigaranın, içi peynir dolu ekmeğin tadını alıyorken ve geceler üzerine nutuk çekiyorken ben, hâlâ köylerde ve kasabalarda eşekler üzerine ihtisas yapan adamların olduğundan haberim yoktu. Ama gece işte. Sonuçta gece. Geyikli gece gibi bir gece değil ama. Kadınlar ve hoş genç kızlar üzerine bir gece hiç değil. Ahırlar, anırmalar ve arınmalar üzerine bir gece. İki tepenin arasında. Pansiyonda. Erkek kokusu. Çorap, çürük diş, çiş, boğuk nefes ve tozlu zeminler. Aksırık ve tıksırık. Pis tuvaletler ve her neyse.

O zaman buraya bir öğrenci resmi çizelim şimdi. Kara kaşlı, kıllı, eğri büğrü, çillenmiş patatese benzeyen suratıyla bir ergen. O ergeni kaçırmak için sıraya giren kısalı uzunlu, küçüklü büyüklü, hepsinin de bağrı açık, tam yedi erkek. Şimdi bir dakika, farkında mısınız? Kız kaçıranları duyduk da erkek kaçıranları duydunuz mu bilmem. İşte o meşum gece pansiyonun en yağız delikanlısını kaçırmak için kapıya dizilen yedi kötü adamla nasıl mücadele ettiğimin kahramanlık hikâyesidir bu. Polis emeklisi babamın, çok acil durumlarda kullanıverirsin, diyerek zorla çantama sıkıştırdığı cep boy biber gazının da bu kahramanlık hikâyesinde çok büyük katkısı oldu tabii. Aslına bakarsanız ben kahramanlık hikâyelerini sevmem, hatta kahramanları da. Ancak ben de o zirzop internetçilerin bütün dünyanın konuştuğu Türk jargonuna kendimi biraz kaptırmışım. Ezcümle bu kasabanın âdetiymiş, arada genç erkek çocukları da kaçırıyorlarmış. İşin cinsi ve adli detaylarına pek girmek istemiyorum. Çok sıkıcı çünkü. Sizleri de sıkmak istemem. Pansiyonun kız öğrenci bölümüne bakan “kadınoca”nın mışıl mışıl uyuduğu o gece, bu meşum olay yaşandı işte. Pansiyonda bir erkek çocuk kaçırıldı. Ancak bu kaçırılma girişimi daha sonraki haberlerde yeltenme olarak geçer çünkü karşılarına ben çıktım. Daha önce birçok kez başarıyla gerçekleşen erkek kaçırma hadisesi bu kez benim, üzerimden ilk günlerin sinikliğini attığımı gösteren müthiş bir taarruz hareketimle bastırıldı. Elimdeki biber gazını sıkarak yedi kötü adamın üzerine şimşek gibi atıldığımı gösteren kamera kayıtları sayesinde olay ve gece aydınlatıldı.

Bizim bitirim öğrencilerden biri garip ve akrobatik hareketlerle erkek kaçırıcıların üzerine atladığım o görüntüleri internete servis etmiş ve bir süre haberlerde tüm dünyanın konuştuğu Türk olarak lanse edildim.

İşte tüm dünyanın konuştuğu o Türk, benim.

İyi bir gözlemci olursanız; fısıltıyla da olsa, Sahra çöllerinde ya da Sibirya düzlüklerinde benden bahsedildiğini, tüm o insanların, işlerini güçlerini bırakıp beni konuştuğunu duyabilirsiniz.


Fatih Parlak

119 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör