• İshakEdebiyat

Öykü- Tayfun Çelebi- Kırık Dalın Yaması

Kötü haberlerin kendilerine ait sesleri ve tenleri olur, dokunmak istersin dokunamazsın ancak etinde hisseder insan garip bir ürpertiyi. Bir rüzgâr uğuldar, nedense pencereler hep ıslık çalar. Perdeyi aralayıp dışarı bakarsın, aydınlığı kuşatan aristokrat sineklerden başkasının çığlığı yoktur. Bir ses duyulsa bu sarı karanlık dağılır. Ancak köyün yaz geceleri inatla suskun ve tenhadır.

Suskunluğu bozup tenhalığı harlayan bir ses duyuldu. Hasan kayboldu dediler. Saatini kaybeden dedemin koluna bakmayı unutması kadar gülünç gelmişti bu bana. Yani Hasan nasıl kaybolur? Şu çekmeceye bakın demek geldi içimden. Belki de kanepenin arkasına düşmüştür. Yani Hasan nasıl kaybolur ki? Daha önce Hasan’ını kaybeden birisine denk gelmedim hiç. Var mı aranızda elinde Hasan’ı olup da onu kaybeden ya da kaybedilen bir Hasan bulan?

Öğlen üzeri yaylaya, ot biçmeye giden babasına yemeğini götürmüş. Babasıyla kalıp yardım etmek yerine yorgunluk ve biraz da baş ağrısından dem vurarak eve dönmek üzere yola düşmüş. Tozlu patikaların güneşle cilveleştiği saatlerde erotik bir ter kaplar insanın alnını. Bir yorgunluk bir ağaca kavuşturur. Ancak insan er ya da geç evin yoluna koyulur. Ama Hasan evdekiler tarafından yaylada, babası tarafından evde olarak bilinir. Bu iki yanlışın bitimi, gece iki tarafın evde buluşmasıyla son bulur. Ancak Hasan’dan haber yoktur. Gecenin sessizliği yırtılır ve Hasan’sız bir tenhalık yankılanır. Ama farklı bir his vardı içimde. Sabah gülmeme sebep olabilecek bir olayla uyanacağımdan adım gibi emindim. Çünkü insanı bir nesne olarak görmüyordum hayatımda. Samimi ilişkiler ağıyla ilerleyen küçük bir yerleşim yerinde bir insan en fazla kanepenin arkasına düşmüştür, diye düşünüyordum. O yüzden gecenin sessizliğini kulaklarıma dikerek yarının gülünç olayını erkenden duymak için yatağıma geçtim.

Rüyayla hayali birbirinden ayıran bilinçtir. Hayaller isteklerden beslenirken rüyalar ise arzulardan tutun korkularımıza kadar bilincin geri dönüşümünden beslenir. Ben de uykunun bilinç evresinde hayal ettim geçmiş Hasan’lı günleri. İki kişiyle kıyasıya kavgaya tutuşmuştum bir gün. Gayet de sağlam dövüşüyordum. Ancak sebebini bilmiyorum, karşıdan Hasan’ı görünce bir ağlamak tutmuştu beni. İnsanlar zorlandıkları anlarda güvendikleri insanlara karşı dökülürler. Hâlbuki gayet iyi gidiyordu kavga. Ve ben güvendiğim hasana döküldükçe güvende hissediyordum kendimi. Gelip iyice azarlamıştı karşı tarafı. Ne kadar da iyi hissetmiştim kendimi. Sanki biraz daha ağlasam çok daha iyi hissedecektim kendimi ancak durdum. Çünkü Hasan durdurmuştu durdurulması gereken şeyleri.

Ama kayıptı işte. Aramaya gitti köylüler. Garip bir ses vardı dışarda. Ama hâlâ gülünç bir haber bekliyordum. Çünkü yazları hep gülünç şeyler olur. Bir yerlerde Hasan’lar kaybolur sonra sabahları gülünç bir olayla bulunur.

Çocukluğumda ona kadar sayınca gecelerin biteceğini düşünürdüm. Gözlerimi kapatıp sayardım. Her onluk bitiminde, “Bu sefer sabah olacak,” der tekrar saymaya koyulurdum. Ve bilmem kaçıncı onlukta sabaha varırdım. Özelikle o gece hızlı hızlı sayarak sabaha varmak istiyordum. Çünkü çok gülünç bir olay beni bekliyor olacaktı. Buna çok emindim, en az bir yazı gülerek geçirecektik.

Ama sessiz bir sabaha uyandım. Bu kuşlar niye ötmüyor bu sabah? Anneme seslendim, evde kimse yok. Odada yarım bırakılmış bir kahvaltı tepsisi gördüm. Çaydanlık küfreder gibi bakıyordu bana. Bir daha seslendim. “Anneee!” Köyde bir sürü anne var. İnsanlar niye annelerine seslenirken anne diye bağırıyorlar? Cevap almayınca bir elimle kalçamı kaşıyarak tuvalete gittim.

Yüzümü yıkadıktan sonra balkona gittim. Yapışkan bir sıcaklık vardı. Bu sinekler de ne çok vızıldıyor bu sabah? Sönmüş sobanın külünde, kendine oturacak yer açmaya çalışan bir tavuk hafif bir gürültü çıkardı. Garip bir uğultu eşliğinde bakındım, kimseyi göremedim. Karşı komşuya geçip annemi sordum. “Babamla birlikte erkenden ilçeye gittiler,” dedi Sare abla. Aklıma dün beklediğim gülünç olay geldi. Hınzırca bekliyordum, olay söylenir söylenmez kahkahayı basacaktım.

“Hasan kendini asmış,” dedi Sare abla.

Gülmeye hazırlanan boğazım garip bir havayla doldu. Sabahları kuru bir ovanın ıssızlığını anımsatan boğazımı temizlemeye çalıştım. Bir insan nasıl asar ki kendini? Yıkanmış elbiseleri bile başkaları asar. Bir yanlışlık olacak, bu kadın olayları karıştırdı her hâl.

“Sarası varmış,” dedi Sare abla.

“Sara da nedir Sare abla?”

“İnsanı farklı biri eden bir ruhmuş.”

“O zaman Hasan kendini asmamış değil mi? Başkasıymış kendini asan?”

“Dün yayladan dönerken dinlenmek amacıyla bir ağacın altına uzanmış. İçine girmeye çalışan diğer ruhla çatışırken kriz geçirmiş.”

“Oruspu çocuğu ruh,” dedim duyulmayacak şekilde. Bu kadın nasıl da duygusuzca anlatıyor.

“Krizden sonra kendinden geçmiş diyorlar. Boynundaki şalla asmış galiba kendini. Ağaçta kırılan bir dal varmış. Bu da iki defa kendini asmayı denediğini gösteriyor. Demek ki aklına koymuş, çocuk hiç de bilinçsizce yapmamış bence,” dedi tiksindiğini belli ederek.

“Ağaç bile istememiş Hasan’ın ölümünü. Piç oğlu piç ruh,” dedim geveleyerek.

“Ama çırpınırken kendine gelmiş diyorlar. Elleriyle boynundaki şalı gevşetmeye çalışmış. Parmaklarının izleri öylece kalmış boynunda. Sabaha kadar sallanmış da durmuş ağaçta. Eee can bu… Acı duymadan tatlı olduğu anlaşılmaz,” dedi bilinçsiz bir bilgiçlikle.

“Peki annemle babam niye gittiler ilçeye?”

“Otopsi için cesedi hastaneye götürdüler. Annenle baban da takılıp gittiler peşlerinden.”

“Siz niye gitmediniz Sare abla?”

“Kendini asan birinin cesedinin peşinden hiçbir yere gitmem ben.”

Yaşama tarzlarına bile böyle tepki göstermeyen bir insanın ölüm tarzına karşı böyle çıkışması o kadar tiksindirdi ki beni. Bu kadının adı da Sare. Sara olan o kötü ruhla aynı pislik, diyerek ayrıldım yanından.

Garip bir suskunlukla eve döndüm. Hasan şimdi ceset mi olmuştu? Yoksa hastalıklı bir ruh muydu ölen? Kapıyı aralayıp içeri girdim. Çökeleğin üzerine dökülmüş keçi yağının etrafını sinekler çevirmiş. Çaydanlık küfretmeye devam ediyor. Bense hâlâ gülünç bir olay bekliyorum. Yani Hasan nasıl kaybolur ki? Dur, en iyisi bizim alt kata bakayım. Olmadı şu yastıkların altına bakayım. Yani Hasan ölmez ki hiç. Oruspu çocuğu ruh. Hasan’ın babasını gördüğüm yerde ona bu ruhun piçliklerini anlatacağım. Her şeyi durduran Hasan’ı nasıl durdurur ki bu ruh aklım almıyor. Yani Hasan kaybolmaz ki hiç. Bence gülünç bir olay olacak, bu oruspu Sare de kötü bir ruh gibi yalan söylüyor.

“Hasaaan, öyle değil mi?”


Tayfun Çelebi

113 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör