top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Tuğba Kocaman Bulut - Ya Sonra?

“Mutfaktayım anne.”

İllaki kontrol edecek. Küçükken ödevini yaptın mı, odanı topladın mı, ellerini yıkadın mı diye sorardı. Büyüdükçe tembihler de sorumluluklar da arttı. Yemeği hazırla, şu gömleği ütüleyiver, çamaşırları bir toplasan, azıcık kız olsan da bir camları silsen, giderken çöpü de atıver… Bitmedi yıllardır ne kontrol sevdası ne emir verme arzusu! Bir kardeşim olsa belki bana bu kadar yüklenmezdi… Ah babacığım, keşke o kadar erken veda etmeseydin bu hayata.

“Tamam anne, pilavın altını kısıp geliyorum.”

Kerem aramadı hâlâ, acaba dükkâna babasına yardıma mı gitti? Pilava tuz atmış mıydım ben? Gülse akşama sinemaya gidelim diye tutturdu. Annem de yine rahatsız, yalnız bırakmak istemiyorum. Gerçi teyzem, “Ablamı ben alırım,” dedi.

Daha fazla oyalanmadan çıkayım mutfaktan. Annem celallenmeden şuraya bir süpürge tutayım. Her yere saçım dökülmüş, kedi de sağ olsun mamasını dağıtmış öteye beriye. Çamaşırlar kurumuştur artık. Onları da toplayayım. Balkona pislikten girilmiyor, en son ne zaman akıttım ben burayı, kirden gider bile kapanmış!

“Evet anne, silkeleyerek topluyorum.”

Oğlum, sen nereye gidiyorsun bakayım, patilerin kirlenecek, anne eve almaz sonra. Hadi doğru içeri! Kapayayım balkon kapısını, yok kedi dışarı kaçacak, yok tozlar içeri girecek, tantana çekemem şimdi. Zaten hastasın gidip yatsana, yok olur mu, takipte olmalı! Çamaşır sepetini odama bırakıp mutfağa geçerken kedi dolanıyor ayaklarıma. Ne oldu yine? Oyun zamanı değil şimdi! Keyiften yapmıyor sanki inliyor oğlum. Bu sırada boş su kabı dikkatimi çekiyor. Ben sabah kalkınca sana su vermedim mi? İçim açıyor. Hemen mutfağa gidip sürahiyi alıyorum, mis gibi kokular geliyor burnuma, fasulye pişmiş olmalı. Kediye su koyup hızlıca dönüyorum. Fokurdayan tencerenin kapağını açıyorum, ufak bir kontrol, tadı tuzu yerinde, dibine de tutmamış, şükür! Pilavın da tuzu iyi ama biraz daha suyunu çeksin. İki dakika oturayım, annem yatmaya gitmiş herhalde, ortalıkta yok. İşler bitti ya gönül rahatlığı ile uzanabilir. Kedim tekrar yanıma geldi, sırnaşıyor; bu sefer teşekkür etmeye çalışıyor belli, alıp kucağıma seviyorum, iyice mayışıyor yavrum.

Kerem’le bir yılımız dolacak, ne hediye alsam, buluşunca Gülse’ye bir danışayım. Pilavın yanına patates de mi kızartsaydım, yok ama geçen gün yedik onu. Bu gece de rüyamda babamı gördüm, dua istiyor olmalı.

Telefonumu nerede bıraktım ben, şimdi ara ki bulasın… Balkonda yok, odamda çamaşırların arasında da değil, mutfağa bıraktım o zaman. Masada yok, tezgâhta yok. Eee nerde bu? “Anneeee, beni bir çaldırsana.” Çıt yok, uyumuş olmalı. İş yapıyor olsam tepemde biter ama. “Anneee…” Yok duymuyor. Pilav da suyunu çekti, altını kapadım. Ezan okunuyor, akşam olmuş. Sofrayı kurmalı, şu camı da kapatayım, hoca sanki mutfakta okuyor ezanı. Telefonum çalıyor, yakınlardan geliyor ses, yok artık, buzdolabından geliyor. Açıyorum buzdolabını, ikinci rafta telefonum, buz gibi olmuş. Tam açacakken kapanıyor, kimdi acaba, numara da kayıtlı değil!

Kerem’den hâlâ ses yok. Gülse’yi de gece bizde kalmasına ikna edemedim… Neymiş efendim yatağından başka bir yerde yatamıyormuş. Annemi kaldırsam mı? Ancak uyudu, kıyamam, biraz daha uyusun, yemeği de teyzemde yer artık.

Telefon yine çalıyor. “Efendim.” Ses hiç tanıdık gelmiyor, kendini tanıtmasını bekliyorum. Ses durgunluğumdan tanınmadığını anlıyor.

“Ben Melis, Hatay’dan.”

“Kusura bakma Melis, telefon bozulunca eski numaralar gitti.”

Melis olgun kız, anlayışla karşılıyor çocukluk arkadaşını. Hâl hatır faslından sonra beni özlediğini söylüyor. “Gelmeyecek misin buralara?” Cevabı ben de bilmediğimden “Hele bir annem iyileşsin, geliriz.” diyorum. “Annen mi?” diye kesik bir soru geliyor Melis’ten, sonrası yok. Vedalaşıp kapıyoruz telefonu. Hızlıca yemeği yiyip bulaşıkları kaldırıyorum. Annemin kalkacağı yok, çıkmadan bir haberlere bakayım. Siyasi haberleri takip etmeyi sevmiyorum, zaplıyorum. Ekonominin hâlinin ne kadar kötü olduğunu anlamak için haber izlemeye gerek yok, zaplıyorum. Ücretli öğretmenler atama bekliyor, daha çok beklerler, zaplıyorum. “Depremin üstünden yedi ay geçti…” diyen sunucunun cümlesi tokat gibi çarpıyor suratıma, zaplayamıyorum. Hangi deprem bu? “On şehri vuran, binlerce kayba neden olan…” diye devam ediyor haber. Hangi şehirlerdi bunlar? Sunucu sorumu duymuş gibi şehirleri saymaya başlıyor. Hatay’ı duyuyorum şehirlerin arasında, Hatay, memleketim, 6 Şubat… Başım zonklamaya başlıyor. Kolonlor üstüme üstüme geliyor. Yıkılmıyor ama teyzemin evi yıkılıyor. Annem de orada. Arıyorum, açılmıyor telefon. Gülse’yi arıyorum o da açmıyor. Kerem’i arıyorum sonra, teyzemlere bitişik binada oturuyor, yok o da açmıyor telefonu. Sarsıntı bittiğinde dışarı atıyorum kendimi. Koşmaya başlıyorum teyzemlere.

Zil çalıyor, evdeyim, İstanbul’da, sarsıntı yok. Sunucu hâlâ aynı haberi sunuyor. Kapı ısrarla vuruluyor. Koşup açıyorum, ev sahibim gelmiş, teyzemin kaynanası. “İyi misin?” diyor, “iyiyim,” diye kestirip atıyorum.

“Bağırma sesleri geliyordu kızım, korktum. Bir şeye ihtiyacın var mı?”

“Yok, teşekkür ederim.”

İçimden, sana ihtiyacım yok, anneme sarılırım geçer kederim, deyip kapatıyorum kapıyı. Koşarak odasına gidiyorum, annem yok…    


Tuğba Kocaman Bulut 

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

留言


bottom of page