• İshakEdebiyat

Öykü- Turgay Yıldırım- Göç (3. Bölüm)

Küçükken babam bana altın oğlum derdi. Anam, beni babamın yadigârı gibi gördüğünden yaramazlık etsem de öteki gardaşlarımdan ayrı bir yerde tutardı. Bek kızardı bana amma o zamanlarda bile sevgisini sesinden bilirdim.

Bir gün bahçeden soğanın erkeğinden uzununu hortum niyetine kopardım, ahırın böğründen dolanıp pencereye yanaştım. İnce tellerin arasından sarkıtınca, süt kovasına yetişecek kadar uzundu hortum, başladım sütü içmeye. Acele etmem gerektiğini bilirdim. Çünkü neden dersen ipiy ılığıdı süt. Belli ki anamın yoğurt çalması yaklaşmış.

Bakın şunu da deyim, anamın çaldığı yoğurtlara köyde herkes imir imir imrenirdi. Pazara gidince öğleneçe yoğurdu satar, evin öteberisini alıp eve tez elden gelirdi.

Neyse, sütü içtikten sonra beş dakka geçti ya da geçmedi, evde bir şangırtı koptu amma ben anladım. Akşamaça eve gitmesem n’olacak? Anam kapının ağzında beni bekliyor, biliyom. N’edecen, mecbur gidecen. Gittim ya gözleri bir hoş olmuş.

Dişlerini sıkıp, “Eğer bir daha süte, yoğurda neyim yanaştığını görüyüm, ben sana biliyom yapacağımı. Ne yiyip ne içecek bir hafta bu horanta, urusun dölü?” didi.

İçim sızıladı sesinden. Neden dirsen o gün ilk kez anamın sesinde başka bişi vardı. Bağırıp çağırsa neyse de o kadar üzgün ve kırgın söyledi ki bunu başımı öne eğip bişi diyemeden eve girdim.

Gel zaman git zaman, evin önündeki elma ağacının altında bir taş var, elden ayrı gelir gelir ağlerim ara ara. Gene orda otururken elimdeki çomakla toprağı eşeliyom. Ara ara da ağacınan dertleşiyom. Anam arkamdan gelmiş ama heç fark etmedim. Ensemin köküne dirgenin sapıynan bir vurdu, sandım ki kıyamet kopuyor. Omzuma, sırtıma neresi denk gelirse. Bir de heç esirgemiyor. Konuşmama fırsat bile vermedi ki kadın.

Ben kendimden geçmişsim o arada. Bir de gözlerimi açtım ki ne bakan, yataktayım. Odada kimse neyim de yok, derken anam mutfaktan çıktı, yanımdan geçiyor amma yüzüme mi bakıyor?

Tam dış kapıdan çıkacak, “Ana,” didim, “valla billa istemeden oldu, içim yanmış yau.”

O anda bir bağırış bir çağırış bir şangırtı koptu.

“Ulan gavur dölünün evladı, eşeyin kunladığı, iki helke çalınmış yoğurdu yemiş, bitirmiş, kafasını kaldırmış da daha konuşuyor.”

Konuştuklarının gerisini anlamadan balkona çıktı, elinde koca bir zopa Allah yarattı dimiyor. Ben dedim kendi kendime zopayı yirken, “Aha da şimdi öleceğim heral.”

Kapıdan İrasim Emmi’nin sesi geldi. “Zeliha aman dur, kurbanın oluyum, geberecek oğlan.” Anamın eline sarıldı, sopayı alıp dışarı çıkardı da öyle kurtuldum.

Aha işte o gün bu gündür anamın didiğinden çıkmam, çıkabilir miyim heç?

Neyse galan, şehre göçtük biz. Eve de iyi kötü yerleştik. Kızlardan böyüğü okula yazdırdık, ehtilalin üstünden ipiy geçmiş, sokak eski anlattıkları gibi pek de tehlikeli değil amma okula bizim avrat götürüyor kızı gene de.

Zati yakında da seçim olacak, üç parti mi neyim var amma herkes diyor ki ehtilalcilerin parti kazanacak, sıkıyönetim devam edecek.

Yine beyle bir gün, bizim avrat okula gidince baldız da gelip bizim öteki bebelere bakıyor, bizim oğlan, sen yola çıkıp bakkala git. Üstüne de tut bakkalı iyice bir taşla.

Şimdi bu köyden hasta gelip de doktor, “Aman ha!” didi ya, vur deyince öldürür zati avrat. Bakkal bizim evin hemen böğründe, bir şangırdama duymuş baldız amma ne bilecen değil mi? Kafasını uzatıp bakmış, bakkalın oğlu, üniversitede okuyanı, tanımaz mahallede kimseyi, tatile gelmiş. Babası da bir yere mi ne gitmiş, oğluna bırakmış tezgâhı. Bizim oğlan da daha dört yaşında ya var ya yok, alıştırdık bir kere canı ne isterse deftere yazdırıp yazdırıp alıyor, bakkala girince oğlu da durumu bilmediğinden, “Para vermeden çikolata mı alınır?” dimiş bizim oğlana. Alışmış bi kere gidip elini kolunu sallaya sallaya almaya, oğlan ağlamaya, bağırıp çığırmaya başlamış tabii. Bakkalın oğlu neye uğradığını şaşırmış, nerden bilecek deal mi? O sinirle bakkaldan çıkmış bizim oğlan, başlamış bakkalı taşlamaya. Bek de öfkeliydi o zamanlar. Bak şimdi duruldu da bize anlattırıyor yazacaklarını. Sıpa.

Neyise işte taşlardan biri cama iyi denk gelmiş elliham, bir şangırtı, bir şungurtu, her yer cam kırığı olmuş. Cıncık mıncık işte. Sesi duyunca ablam merdivenlerden bir çıkmış ki ne bakan! Bizim oğlan salya sümüğe karışmış ağlıyor. Hemen kaça kaça gitmiş almış kucağına, bakkalın oğlu da sersemlemiş tabii.

Onu görünce ayıkmış baldız da, “Aman oğlum,” dimiş, “bunu böyle alıştırdı anası, canı ne isterse alır gider bu. Babası gelince camın parası neyse verirler.”

Çocuğun beti benzi atmış zati, bişi de diyememiş, derken bakkalın sahibi gelmiş, “Cana geleceğine mala gelsin abla, camı da taktırırız,” dimiş.

Allah ırazı olsun adamdan da bu iş de öylece halloldu.

Neyse, o ara bizim avrat eve gelip bir bakmış kapıdan, baldız kucağına bizim oğlanı almış, salya sümük birbirine karışmış, “Çikolata vermediler,” diye ağlıyor. Susturamamış da oğlanı.

“Yapma oğlum, etme oğlum, ben gider alır gelirim.”

Yok. Susmuyor. Bizim bebenin hastalığından sonra dokunmaya bile korkuyoz Allah etmeye, n’edecen başka? Baş beşir de olmuyor. Galan susturmuş. Önüne bir kucak çikolata yığınca sesini anca kesmiş.

Bir gün bizim avrada anlatmasam iyiydi ya anlatmış bulundum. Dolmuştan inip yolda rastlaştığı adamın tarif ittiği aradan yukarı doğru dikine çıkmaya başladıydım. Hava ipiy kararmaya başlamış. Ceketin iç ceplerini söküp paraların yarısını bir tarafa, yarısını da öteki tarafa içerden bi ilmeçerle sıkı sıkı tutturdu bizim avrat. Ne olur ne olmaz gardaşım, bizim memleketin adamının sağı solu heç belli olmaz. Aynen didiğim gibi arkada iki adam dolmuştan benimle indi ya ben anladım bunlarda bir hal var. Köyden geldiğim belli amma beni de sıradan bir adam sanıyorlar.

Birisi sağdan, birisi soldan yanaşıp, “Nereye gidiyon bilader?” diyi sual ittiler.

“Yukarıda bir ev vardı da kiralayacam beğenirsek de ona bakacağıdım,” didim ben.

Esasında, “Size ne?” dirdim de bizim avrat iyice bir tembih itti. “Aman ha herif, hırlısı var hırsızı var, katili var, canisi var, burası böyük şeher, sakın ha sen bakma kimseye.”

Zati birinin eli cebindeydi, ya silah ya bıçak başka n’olacak da? Bi de yolunda giden adama niye sağlı sollu yanaşsınlar da beyle konuşsunlar, deal mi?

Tabii ben alttan aldım bunları.

“Siz nereye?” didim.

“Biz de yukarı doğru çıkıyoz,” didiler.

Bir şey sormalarına fırsat vermeden lafa girip, “Köyden geldim ben de, inşaat minşaat ne bulursak çalışıyok. Bebeleri getirecem, evi barkı taşıyacam kısmetse, işte bakalım,” didim. “Ev sahibi de emekli asker miymiş neyşim, evi kiralayıp memleketine gidecekmiş.”

Belediyede çalıştığımı, ev alacağımı neyim dir miyim heç, deli miyim?

“Köyden şehre gelinir mi hemşerim, ehtilalde herkes perim perişan?” didi sağımdaki.

“Gardaşım, köyde ırahatımız yerindeydi de işte ehtilalde mal, davar neyim de para itmiyor, biliyon mu? Mahsül disen pul kadar değeri kalmadı, kim ninicek de mahsulü. Hemi köy yeri biliyon, iddia, mizah, kavga, dövüş, akraba içi işte, heç bitmiyor. Gene de Allaha şükür diyorduk ya bizim oğlanı hastaneye anca yetiştirdik bir akşamüzeri. Ondan önceki bebe daha yaşına değmeden ölünce mahanası oldu bize de, öylece şehre göçek didik. Dört bebe, ondan öncekiler de üç kız... biliyon mu,” diyi adamlarla ipiy bir konuşup sohbet idince ırahatladım.

Aslına bakarsan bu ev işi de ipiy aceleye geldi. Hep bizim bacanaktan oldu. Zati oldum olası kendini bişi sanır. Bize ev bak didik amma daha bakmadan etmeden in gibi yere beş aylık kirayı verdirip bizi avratla birbirimize sokup işin içinden çıktı bir de. Halbiysem taşındığımızın devrisi günü bir tane daha ev bulduk hemen iki adım ötede. Bir de işi halletti ya, ballandıra ballandıra bir anlatır ki sorma gitsin. Ağzının üzerine çakmak ilazım ya neyse.

Tarlayı da sattık o ara, işe neyim de başladım ya didiğim gibi ev bakıyoz. Belediyede beni işe sokan arkadaşım tutturmuş, “Assubayın evi al,” der durur.

Allah var, bizim avrat, “Yapma herif, itme herif. Bak karşı tepede kapı gibi tapusu olan bir yer var, gel orayı alalım. Assubayın evine bakmaya giderken seni iki serseri çevirmedi mi herif, saf gibi davranıp da adamları kazasız belasız savuşturan sen değil miydin? Adamlar giderlerken de, abi buralar bizden sorulur, başın sıkışınca ismimizi söyle, sana kimse dokunamaz, dimediler mi?” didi.

Amma ben yerimde durabildim mi? Duramadım gardaşım, duramadım. Hem ehtilalde assubaydan başka kimin evini alacan da? Bahçesi de bir geniş, bir geniş, bebeler bek gözel oynar dururlar diyi hesap ittim.

İşte o günün akşamı bizim avrat baldıza, “Otur, eniştem de gelsin akşam yemeği yiyek,” dimiş. Ben yanımda bacanağınan çıktım geldim. Hava yavaştan karardığından çocukları da eve sokmuşlar. Sofra kurulu vaziyette, oturduk yemeğe amma ne benim, ne de bacanağın sesi soluğu mu çıkıyor? Bizim bebenin bakkalı yıktığını neyim anlattı avrat tık yok.

“O ne, niye konuşmuyonuz?” didi sonunda, duramadı, bildi canım bizde bir hal olduğunu, söyleyemediğimizi anladı hemen. Bilmez mi bizim avrat ne anasını gözü. Yemek biteneçe konuşmadık biz gene de. Bacanağa tembihledim zati, ölse konuşmaz. Çayı neyi demleyince oturduk somyalara.

“O ne?” didi bizim avrat, “gene ne iş çevirdiniz de ahraz gibi oturuyonuz?”

Bir sağa baktım, bir sola baktım, öfledim, pöfledim.

“Biz,” didim, “evi aldık.”

“Daha dün ev ne yoğudu ortada, nerden çıktı?” didi amma evi aldık deyince assubayın evi olduğunu da anladı.

“Aldık işte avrat,” didim.

“Herif benim cinlerimi tepeme çıkarma,” didi, “nerden çıktı ev?”

Kızınca bacanakla beraber iyice pıstık biz oturduğumuz somyaya. Bir an cesaret geldi. Nası olduysa?

Fısır fısır, “Avrat, işte,” didim, “assubayın evini aldık, ehtilalde başka n’edecen?”

Neyse galan, biz göçü yükledik, yeni eve doğru gidiyoz amma benden ses soluk çıkıyor mu? Anam geldiğinde, bizim avrat ters bir şey söyler diye bir korkuyom, bir korkuyom, bi daha korkuyom. Eyle olunca korkumdan ne dise, “He,” diyom.

Gitmiş iki zibidinin peşine takılmış da assubayın ne olduğu belirsiz evini almış dise yandım. Gerçi, “Siz taşının hele kızım,” dediğinden cesaret aldım ben de gene de...

Hemen evi çekip çevirip de düzene sokma derdindeyim ben. İn gibi yerde kirada yaşıyoz ya, bu evde üç tane koca koca oda var, temizle temizle bitiremedi bizim avrat. Koca kamyonla gelen bir kucak eşyayı soktuk içeri, iki döşedik amma evin içi cıscıbır kaldı. Üç beş daha eşya aldık eskiciden neyim, ev bir şeye benzettikten sonna ben doğru anamı almaya köye gittim.

Gittiğimde önce köyün horantasını bir yoklayım didim elbet. Ben biliyom, her gittiğim kapıda çay içiyom amma sanırsın ki karşılarında hortlak gibi bişi var. Gardaşım, şehre gittik diye köy başka bir yere mi döndü? Ben gene aynı ben, siz de gene aynı horantasınız. Yarın bir gün gelecek sizin bebeler de göç edecek. Köyde zaten n’olacak da insan?

Didiğim gibi de oldu, bizim ardımız sıra köy boşaldı, şehre aktı. Şimdi n’oldu köye dirsen, nolcak da göt kadar bir köy kaldı işte.

Neyse ben daha duramadım yanlarında, kendimi bir hoş hissedince herkese tez elden bir, “Allahasmarladık,” diyip şehrdeki eve doğru anamınan yola çıktık. Anam daha önce heç otobüse binmediydi amma hiç ses itmedi. Başkaları ilk bindiğinde sersevinç olurdu ya o camdan tarlaları seyrede seyrede yolu bitirdi. İki laf etse rahatlayacam amma ses etmedikçe evi görüp de beğenemzse diyi ödüm bokuma karışıyor.

Zati içeri kasını kasını girmesinden anladıydım ben. Yürüyüşü bile değişmiş eşşek sıpasının, hani belediyede işe girdi ya. Galan evi de almış zati. Ben de tabii köyün maskarası oldum. Memmet Ağa da durur mu, herkese lafı yetiştirmiş. Yok ben bizim oğlanın tarlasına göz koymussum, yok şehre göçmesini kıskanıyormussum. Ben yiğenimi niye kıskanacam, hem tarlasını n’edecem, körüme mi götürecem?

Bi de del’oğlanın belediyede işe başladığı duyuldu ya millet baş beşir mi olur galan. Ben kendimi çektim ırağa, daha işine karışır mıyım, gitsin Memmet Ağa’ya mı satacak, Kör Memmet’e mi satacak, Kiri Memmet’e mi satacak, göçecek mi, ev mi alacak, ne hali varsa görsün, it oğlu it, didim.

Neyise, ertesi gün Allahaısmarladık dimiye geldi. Hasıra oturdu. Biliyom da mağsusdan soruyum didim.

“Hallettiniz mi tapuyu?” didim.

“He, hallettik, Emmi,” didi.

“Hadi hayırlı olsun bakalım. Parayı ne yapacaan?” didim.

“Ev aldık ya, başımızı sokacak bir dam olsun Emmi, çoluk çocuğunan kirada sürünüyoduk, in gibi bir yerdi biliyon. Şeher zor, geldin gördün ya,” didi.

Gitti amma benim içim içimi yiyo bu saf oğlan ortada kalacak diye. Gerçi ehtilalin desteklediği parti seçimi kaybetti, düzen de eskiye döner gibi oldu, mahsül az da olsa gayrı para itmiye başladı ya, gene de işte…

Herifin köye gitmeden aldığı öteberiyi de düzene soktum. Kayınnamın sevdiği yemekleri de hazır ettim onlar gelmeden, balkona çıktık bekliyoz bebelerle.

Geceleri it kopuk aşağı yolda dolansa da ehtilalden sonra korkudan kimse eskisi gibi dışarı çıkıp dalaşamıyor birbiriynen. Yeni parti de göreve başladı diriken kendi kendime, bahçenin kapısından kayınnamla herif ellerinde öteberi dolu un çuvallarını sürüyü sürüyü geliyorlar.

Didim, “Kayınnam gene dayanamamış, doldurmuş öteberiyinen torbaları.”

Köyün koğucuları kayınnama lafları yetiştirdiğinden Allah var korkuyom. Dise ki bana, “Kızım, bu oğlanı başı seyibine bıraktın da bu dağ başında eşkıyaların cirit attığı yerden tapusuz mapusuz evi ne diyi aldırdın?” Kahrımdan ölürüm.

Neyse hemen elini öpüp içeri buyur ettim. İçeri girdik, sofrayı da kurduydum zati.

“Haydın yoldan geldiniz, sofraya geçin hemen,” didim.

Geçtiler oturdular yere. Yemeği yidik. Amma anam hiç konuşmadı. Bir tek halımı hatrımı sordu bi ara. Hepsi o.

Dayanamadım gayrı ben, “Evi dolaştırıyım, bahçeyi gezdiriyim ana,” didim.

Eliyle de işaret edip, “Acık dur, gızım. Hele bir çayımızı içelim,” didi ya benim içime bir kurt düştü. Beğenmedi heral, diye düşünürüken herife baktım, heç anasına bakmıyor.

Kayınnam çayından bir yudum daha içtikten sonra bardağı bitince, “Haydin,” didi, “bahçede dolanak acık.”

Arkadaki küçük bahçeye geçtik, cebinden bir iki çekirdek çıkarıp, “Bunlar kaysıyla elma çekirdeği, her gün iyicene sulayın, otlarını neyi temizleyin toprağının, ehmal etmeyin,” didi. Büyük bir keseye de köyün toprağını verdi. Sonra geçtik kapının önündeki küçük balkona.

Hemen kaçtım bir bardak çay doldurup geldim, herif geleneçe sandalyeleri çekmiş, kayınnamı oturtmuş bir güzel.

İşte çayından bir yudum alıp, “Çocuklar,” didi, “geçen sabah erkenden kalktıydım. Evi aldığınızın haberi köye geldiğinin ertesi günü, zaten içime bir kurt düştüydü ya komşuların anlattıklarından yine de Allah büyüktür didiydim içimden. Neyse, dış kapıyı açtım, her yer alaca daha, balkona çıktım, gün daha yeni doğmuş doğmamış, sedire oturdum. Bir güzel kuş sesleri geliyor damdan, bakıyom bakıyom göremiyom. Acık daha etrafı kolaçan ittim, balkonda, damda kuş neyim yok. Alla, Alla, didim, bu kuşlar nerde ötüyor acep? Bir ileri bir geri diriken balkonun korkuluğuna dayanıp kafamı bir kaldırdım ki na bakan! Tavanla çatının arasında, balkonun köşede üç tane güvercin yavrusu, yuva yapmışlar. Daha yeni, olsa bilirdim, yoktu önceleri. Bir kanat çırpma sesi daha geldi ardı sıra, anaları da yuvaya girdi. Aman didim, beni görünce korkmasın bunlar diyip usulca parmak uçlarıma basa basa sedire geçip oturdum. Seslerini ipiy dinledim…” diye anlatırken boş bardağı alıp çay doldurmaya içeri girdim.

Çaydanlığı ocağa koyarken de, “Oh!” didim, “Allahıma şükürler olsun.” Sonra da kikir kikir güldüm kendi kendime.


Turgay Yıldırım


İlk bölümü okumak için: Göç

İkinci bölümü okumak için: Göç- 2. Kısım


40 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör