top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Usame Yördem- Her Şey Başta Çok İyi Gidiyordu

“Mutsuz insanların kentte yaşamaları daha iyidir.

İnsan kentte yüzyıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında olmaz.

Bunu kendiliğinden anlayacak zamanı yoktur, hep meşguldür.”

Tolstoy, Kreutzer Sonat.


Sabaha karşı içtiğimiz acı çay. Yanında ıspanaklı poğaça. Yanımda Yüksel, onun yanında Gülsüm, Gülsüm’ün aklında ölen babası ve kapının önünde babasından kalan araba. Yaşayan araba. Yaşayan Gülsüm. Yaşayan Yüksel ve ben. Yan yana ve son kez.

Bir araya gelişlerimiz, okulların açılmasından birkaç ay sonra sıklaşmıştı. Arkadaşın arkadaşı aracılığıyla tanışmış, orta vadeli bir sıklıkta arkadaşlık kurmuştuk. İlk zamanlar içimize batan bir ağırlık kuşanmamıştık henüz ve bir şeylerin peşindeydik. Yaşamaya değecek ve bizi biz edecek şeylerin. Bilmedik şeylerin yani. Gençlik telaşlarının toplamının bu olduğunu varsayan yetişkinlere hak vere vere yaşıyorduk. Geride bir şey bırakmamaya çalışarak. Telaşla koşarsak yetişkinlere biz de yetişebiliriz sanıyorduk.

Eski bir sokağa bakan apartmanın beşinci katında kalıyordum ben. Gülsüm, ailesinin yanında; Yüksel ise yurttaydı o sıralar. Denk getirdiğimiz zamanlar bir yerlere gidip geceyi sabaha kavuşturuyorduk. Kafelerde, bir diğerimizden farklı olmak adına garip içecekler içiyor, menünün köşesinden bize gülümseyen tuhaf yiyeceklerden tadıyorduk. Cebimizdeki parayı, ekstresi geçkin öğrenim kredisini, kredi kartının kendini hatırlatan ve bir şeylerle göz göze geldikçe öne çıkan ağırlığını saymazsak mutluyduk. Bir şeyleri mutlu olarak tanımlıyorduk en azından. Bildik şarkılar söylüyor, bir arada olmamızı ve aslında hiç ayrılmayacağımızı dillendirip duruyorduk, Gülsüm ile Yüksel’in sıklıkla bizi götürdüğü gey kafede. Orada, sessizce olanları irdeliyorduk ve ben, içimdeki taşra sıkıntısını baskılamaya, olağan yaşam dediğimiz şeyin tam olarak ne anlama geldiğini ayrımsamaya gayret gösteriyordum.

İçimde beliren rahatsızlık, bir diğerine olan tahammülsüzlüğe evriliyordu. Tedirginliği kuşanmış ve ne yapacağını bilememiş, şaşkın bir şekilde öylece kalakalmıştım. O gey barda, kadın kılıklı erkek seslerinin arasında, erkek kılıklı kadın seslerinin ortasında ne yapılacağını bilmezce duruyor ve sadece çay içiyordum. Gülsüm ve Yüksel, bana gülüyorlardı. Kasıntı hallerim, zora çekimlenmelerim onları güldürüyordu.

Aşinası olmadığım şeyler aşinalık kazandıkça ve seyrek görüşmelerimizin yerini özlemler almaya başladıkça daha sık bir araya geliyorduk. Gülsüm’ün babası hayattaydı. Yaşıyorduk biz de. İlk zamanlar böyleydi ve tüm zamanlar böyle olacakmış gibi geliyordu. Öğle yemeklerini bir arada yiyor, akşama değin süren konuşmalar yapıyor, konuşmaların sonunda, ellerimizdeki telefonlara kafalarımızı gömüyor ve birbirimizin yüzüne dahi bakmıyorduk. Bazı günlerse tüm bunların, bu bir arada olmaların aksine aramızda bir uçurumun icat edilmiş olabileceğini düşünüyor, birimiz, bir diğerimizi aramadan, sormadan yaşayıp gidiyorduk. Anlık durumların ve zamanın kıskacında, içimizden ne geçiyorsa bizatihi onu yaşamaya çalışıyor, hep bunu yaşamak için istek duyuyorduk. Bunun adını koyamıyorduk bir türlü. Başka Kafe isimli o gey kafede vakit geçiriyor ve buna yaşamak diyorduk.

Yaşıyorduk da sanırım. Yaşamak, sonu gelmez bir ip oluyordu. O ipi kesen şeyler oluyordu: hastalıklar, nevrozlar, türlü sakatlıklar ancak bir yerinden düğümleyip tüm bunları, yaşamayı sürdürüyorduk, yaşamakta sürüyorduk. Öyle ki o düğümün ayaklarımıza dolandığı, yani Gülsüm’ün babasının öldüğü güne kadar hep bu şekilde ilerleyip durduk. Başka Kafe’de başkalaşıyorduk ancak sonra hep karşı koyduğumuzun dışında bir karşı koyuşun gerekli olduğunu fark ettik, taziyenin ikinci gününde salondaki kanepede otururken.

O gün otobüsten inmiş, bir süre yürümüş, bir süre dinlenmiş, bir süre hiçbir şey yapmamış, Yüksel’in telefondan bana yolladığı konuma, yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra ulaşmıştım. Eve varmıştım, duvardan bana gülümsemişti Gülsüm’ün babası. Kapıdan girer girmez göz göze gelmiştik. İçerlemiştim. Gerçek hayatta da gülebileceğini, üstelik bunu görebileceğimi düşünmüş, bunu biraz da istemiştim. Sanki ölecek, ölmeyi becerecek kimse yokmuş da Gülsüm’ün babası ölmüşçesine. Öyle gelmişti.

Elektrikçi ve İlhan. Taziye cümlelerinde sıkça duyduğum sözcüklerden olmuştu. Duvarda oyuk vardı. İçimdeki telaşı ellerimle yoklayabilirmişim gibi gelmişti bir süre. Sonra gülümseyiş. Veda. Her şey keskin bir bıçkı gibi dağılmıştı içimde. Dibe doğru bir yol. Genişleyen. Boşluk. Kendini yiyen. Böylece büyüyen. Boşluk.

Bir sürenin sonunda Gülsüm’ün yeni kaybettiği babasını, salondaki kanepede yan yana oturup susarak anmaya başlamıştık ancak bir şey eksik gibi gelmişti. “Biz de mi ölecektik?” sorusundan kaçınan gözlerimi, pencereden uzatıyordum ben. Eksik neydi? Yüksel, bir yere varma gayesi taşımayan gözleriyle uzun uzun bakıyordu hiçbir yere. Ve o, uzun uzun baktıkça ben daha çok susuyordum. Nasıl oldular, birden bireler, hak etmediler gırlaydı. Gülsüm, babasını uğurlamış da bunu kabul etmeye kendini adamaya başlamış genç bir kadından başka gelmişti gözüme bir an. Yalnızca ölümün ağırlığından ziyade bir miktar ölümü arzu eden birinin gözlerini kuşanmıştı sanki. Bir miktar, yıllarca yatağa bağlı kalan felçli babasının, ölüm anında fazla acı çekmeyeceğini filan geçirmiş olmalıydı içinden. Bu, onu teskin etmişti. Hem bir miktar da yaşadıklarının artık daha başka türden gereklerinin olacağını düşünmüş olmalıydı. Tuhaftı bir aradalığımızın sahnesi.

Bir şekilde ölümle yüz göz olmanın, insanı, bir şeylerin kıyısına iterek orada bırakması türünden bir şeyler dönmeye başladı zihnimde. Bir şeyleri değiştirme gereğine erişmiş olmayı tasarlamıştım kafamda. Duvara sessizce bir şeyler anlatmayı, Elektrikçi İlhan’ın duvarda duran resminden gözlerimi kaçırmayı, ölümün soğuk ürpertisini dindirmeyi çok istemiştim. Başaramamıştım. Yüksel, bunca kıvrandığım anda, Gülsüm’ün ellerini kavramış, bir yanıyla Emine’nin her şeye koşturan gözlerini ablukaya almış ve bir yandan da benimle ilgilenmeye çalışmıştı. Bunları bir mecburiyetle yapmış gibiydi. Olacak olan her şeye direnmenin sanatı, sanırım her şeyi akışın içine yıkmaktı. Ölümü karşılamanın, olağan bir hayat senaryosunda eriyip gitmesi gibi. Sıradanlaşan ve hayatın içinde sıklaşan noktaların büsbütün insanı bozguna uğratmış olması da bundandı. Çünkü insanın, rutinini yitirdiğinde ve artık onun kırılmış, eksik kalmış bir bütünlük anlamına geleceğini düşünmesi de buna etkendi. Her şey bir bakıma, insanın acılarını yığacak bir yer, durumdan kaçınacak bir zaman arayışına hizmet ediyordu. İyi de Yüksel tüm bunların neresindeydi? Eksik, birken iki olmuştu. Yiten sıradanlıkta, yiten aradalıklarımız…

Tüm bunları, geçirmiştim zihnimden. Bir. Bir. Bir. Dakikalar sonunda ayrılmıştım oradan. İçimdeki ağırlıkları kuşanarak üstelik. Gülsüm, eniştesinin de şehir merkezine gideceğini, benim de onunla gidebileceğimi söylemişti. Bunca koşuşturma içerisinde beni düşünüyor olması, beni iyi hissettirmiş olsa da onu iyi hissettirmek gibi bir mecburiyetin de bana yapışıp kalacak olması beni tedirgin etmiş ve baskı altında hissettirmişti. Sonra susku. Aramızdaki en iyi dil. En çok anlaşabildiğimiz. Beceriklisi olduğumuz. Deli dolu. Dizgin. Ellerin suskusu. Bir aradayken üstelik. Bir düşünce sonra ölümü ansıtan yahut unutturan. Derin bir nefes. Bir başkalaşım örüntüsü sonra. Birbirimizi büyüttüğümüz cümleler önce. Devamına birbirimizi avuttuğumuz cümleler. Kısalan sözcüklerle aklımızı devirip öne çıkmalarımız. Gergin dil uçlarıyla atlayışlarımız. Meşhur susmalar. Dip dibe.

Kaçak çay içmek için ve benim neden soğan yemediğimi konuşmak için toplaşmalar bir mehil sonra. Gülsüm’ün babasının haftası dolar dolmaz. Yüksel'in tiz sesiyle sokaklarda bağıra çağıra şarkılar söylediği sarhoşluklarıyla sonlanan macera. Gülsüm’ün, sadece susarak bir anlaşığı sürdürmeyle başlamış olan. Kendi kendini iten düşünceler. Ölümün düşüncesi. Tanımlanamayan ağırlıklar. Acıları birkaç kat fazla olan her şey. Akla ilk gelen şeyler. Akla son gelen şeyler. Sonra ben tüm bu sesleri birleştirdim. Uzun sözcükler buldum. Kendimi kırdım. Bir cümleyi duvara sürttüm. İçimde, bir şey yerini yadırgadı. Burası değil, dedi.

O gecenin bir yerinde kısacık bir ara gözleri daldı Gülsüm’ün. Aklıma türlü sorular düştü: Niye toz kondurmuyor kendisine Gülsüm? Niye yenilgin bir tadı bulaştırmıyor hayatına? Her şeyden güçlü çıkmak zorunda değilsin Gülsüm, diye bir bakış fırlattım ona. Oralı olmadı. Birkaç gün sonra da Amerika'ya gitti. Bunu kısa bir mesaj ile bildirdi bize. Mesajına yanıt vermemişim, o an Gülsüm karşımda belirmiş ve ben ona, “Gülsüm, niye hiç üzülmedin babanın ölümüne?” demişim de o da bana, “Varlığıyla yokluğu birdi, ondan,” demiş gibi. Sonra merakıma yenik düşmüş ve ona, “Sana babandan ne kaldı Gülsüm?” diye sormuştum sanki. Susmuş ve uzun bir açıklama yapmış gibi, “Babamdan bana pısırıklık kaldı. Sıramı başkasına vermek. Başkasına ses etmemek. Tadın kaçmasını önlemek. Çatışmadan koşarak gitmek. Bunlar kaldı bana. Onun ardından dönüp baktığımda, babamdan bana yarım kalan şeyler kaldı. Eksik bir taraf verdi bize. Bununla büyümemizi bekledi. Eksikliği büyüttük, biz de o eksikle büyüdükçe. Babamdan bana içe konuşmak, öylece mırıldanmak, herhangi bir konuda dahi fikri olmamak kaldı. Konuşanları uzunca süre dalgın dalgın izlemek, konuşulanlara kendimi vermeden işitmek kaldı. Sorulan fikirlere dişlerimi kamaştırmak, yüzümü buruşturmak kaldı.” Tüm bunları konuşmadık tabii. Yine de Gülsüm susmuş ve ben onu konuşturdukça ve içime bir şeyler battıkça kendi babamı düşünüp durdum. Ardından Gülsüm’ü düşündüm. Bana acı gelen onun babasının ölmesi değil benim babam yaşıyorken onun babasının ölmesi miydi?

Gülsüm’ün gülüşünü düşündüm. “Yolun açık olsun,” dedim mesajına karşılık. Aklıma, babasından ona kalan araba geldi. Soracaktım, caydım. Konuşmayı unutmadık ama yitirdik sanki sonra. Onu gülerken gördüğümde, onu son görüşümün üstünden geçen üçüncü yılın sonlarıydı neredeyse. Fotoğrafını görmüştüm sosyal medya hesabından. Babası ölmüş gibi durmuyordu. Onunla konuşmak istemiştim bu konu hakkında. “Neden baban ölmüş gibi durmuyorsun?” diye sormaktan ziyade başka türlü şeyler sormak istemiştim. Belki, “New York’ta çekilmiş bir fotoğraf, bir acıyı sağaltır mı Gülsüm?” belki, “Babaları ölünce ne yapar çocuklar?” diye sormak. Tüm bunları ona nasıl tarif edeceğimi, onun buna nasıl incinmeyeceğini düşününce vazgeçmiştim bütün sorulardan. Zihnimden ilk geçen düşüncenin, babası ölen genç bir kadın tablosunu çizmesi, bir miktar zedelemişti beni. Hayat biraz da bu muydu yoksa? Ölümün katı tecrübesine karşın onu hiç duyumsamış gibi davranıyor olmak yani. Resim bana neden bakmıştı uzun uzun? Başka bir şey vardı. Yani sanırım.


Usame Yördem

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page