top of page

Öykü- Utku Şahin- Tutunamayanlar Sofrası

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 8 Haz
  • 6 dakikada okunur

Gecekonduda altı ayımı tamamlanmış olmalıyım. Ayın kaçıncı günündeyiz, bugün çarşamba mı başka bir gün mü, saat tam olarak kaç, bilmiyorum. Bazen başım o kadar ağrıyor ki, duvardaki saatin tiktakları beynimi deliyor. Böyle durumlarda saatin arkasındaki pili çıkarıyorum. Baş ağrım dindiğinde pili tekrar takıyorum. Saat kaldığı yerden devam ediyor ilerlemeye. Şu an gecekondumun saatiyle saat 7:25. Kalın perdeleri hiç açmıyorum. Özellikle hava bulutlu oldu mu sabah mı akşam mı oldu anlayamıyorum. Açıkçası çok da umarsamıyorum. Bu ara sürekli yağmur yağıyor. Yağmur yoğunlaştığında tavanım su sızdırıp damlatmaya başlıyor. Banyo kovasını damlayan yerin altına koyuyorum. Saatin tiktaklarına bu damlaların şıpırtıları karışıyor. Uyumsuzca ritim tutuyorlar. Yağmur dindiği zaman mahallenin veletleri hemen kendini sokağa atıyor. Bağırış çağırış oyunlar oynuyorlar. Favorileri futbol. Bir takım gol attığında sevinç çığlıkları ile gol yiyen takımın hata yapan oyuncuya serzenişleri birbirine karışıyor. Futbol hayat gibi. Birileri kazanırken birileri kaybediyor.

Ama bu mahalle kaybedenlerin mahallesi. Mahalle sakinleri küme düşme hattının dibine yerleşmiş ligin bitmesini umutsuzca bekliyorlar. Nefes almak bile zor burada. Sanki hava molekülleri daha ağır. İnsanların ciğerlerine mücadelesiz girmiyorlar. Orada burada yok pahasına çalışıp mahalleye dönen bedenler kirli, yorgun, umarsız. Uykuya hemen teslim olduklarından olsa gerek, geceler daha sessiz. Çok nadir de olsa köpek öldürenle kafayı bulan bir sarhoşun bir yerlerden para bulduğunu mahalleye duyuran gururlu naraları veya mahalle sakinlerinin hiçbir zaman tatlıya bağlanmayan sonu karakolda bitmesi muhtemel kavgaları dışında ölüm sessizliği mahalleye hâkim. Buranın hayvanları bile ortama uymuş. Çenebaz serçeler aşk şarkıları söylemiyorlar. Sabahtan akşama oradan oraya uçup karınlarını doyurmaya uğraşıyorlar. Kemikleri sayılan sokak köpeklerinin havlamaya mecali yok. Üzerlerine yapışmış pirelerin kaşıntısı olmasa tüm gün hareketsiz uyuyacaklar. İstanbul’un en az kedi olan yerleşkesi burası olabilir. Muhtemelen sokaklarda onları besleyecek insanların olduğu daha zengin mahallelere göç etmişler.

Aslında geldiğimden beri pek dışarı çıkmadım. Perdemi aralayıp baktığım zamanlardan ve evde yiyecek bir şey kalmadığında mahalle bakkalına yaptığım kısa yürüyüşlerden edindiğim gözlemler bunlar. Bu yürüyüşler esnasında meraklı bakışlar üzerimde geziniyor. Buraya ait olmadığım hemen fark ediliyor. Mahalle bakkalı veresiye vermeyip parayı peşin alacağını bildiği için beni görünce gözleri parlıyor. Çoğu şeyin fiyatını da iki kat fazla söylüyor. Fark ediyorum aslında ama söylediği fiyatı yüzümü ekşitmeden masasının üzerine bırakıyorum. Beni en az bir hafta idare edebilecek tüm ihtiyaçlarımı poşetlere doldurup oyalanmadan gecekonduma dönüyorum. Evde şofben veya kombi yok. Soğuk suyla hızlıca duş alıyorum. Önümüz kış. Belki bir güğüm alıp kışın suyu onda ısıtabilirim. Odamın ortasında üzerinde yer yer delikler açılmış bir soba var. Odun ve kömür almak zorunda olmam canımı sıkıyor. Kimseyle muhatap olmak istemiyorum. Bir dahaki gidişimde bakkala söylerim artık. Geceler şimdiden soğudu. Üzerime kazak giyip iki battaniyeyle şimdilik idare ediyorum. Aslında üşümek de hoşuma gidiyor. Soğuğun bana verdiği acı var olduğumu bana hatırlatıyor.

Gecekondum vaktimin hemen hepsini geçirdiğim geniş bir oda, küçük bir mutfak, içinde nasıl olduysa ev sahibinin paraya kıyıp yaptırdığı, ortamda eğreti duran bir duşakabin olan bir banyo ve alaturka bir tuvaletten ibaret. Geniş oda evin yalnızlığına hiç uymayacak büyüklükte sekiz kişinin rahatça oturup yemek yiyebileceği bir masa takımı, hem yatak hem de kanepe gibi kullanılabilecek bir divan, biraz önce bahsettiğim eski soba ve iki kapılı ahşap bir dolaptan oluşuyor. Bu eşyalar bana fazlasıyla yetiyor. Bana kalsa şu kocaman masayı gözümü kırpmadan sobada yakarım. Birkaç kıyafetten başka hiçbir şey getirmedim bu eve. Tüm eşyalar mutfaktaki kap kaçak dahil bir önceki kiracılardan kalma.

Emlakçım aynı zamanda evin de sahibi. Onu sadece bir kez evi kiralamaya gittiğim zaman görmüştüm. Her şey yarım saatte olup bitmişti. Bir yıllık kirayı peşin istemişti. Evimi, arabamı yeni satmıştım. Yanımdaki çantada ömrümün sonuna kadar yetecek param vardı. Pazarlık yapmadan kabul etmiştim söylediği fiyatı. Parayı verip el sıkıştıktan sonra evi anlatmaya başlamıştı. Bu gecekondu Hikmet Benol’ün intihar etmeden önce altı ay yaşadığı gecekonduymuş. O yüzden taliplisi çokmuş. Hatta bir ara müze yapılmak istenmiş ama o kabul etmemiş. Yalnız bir sorun varmış. Hikmet Benol’den sonra burada yaşayan her kiracı altıncı ayın sonunda intihar etmiş. Evin ismi lanetliye çıkmış. Satmak istemiş ama kim alırmış ki kötü nama sahip bir evi. Yedinci ayı görmeden yeniden kiralamak zorunda kaldığı bu evi kirayı düşük tutup bir yıllık peşin kiralamaya başlamış o yüzden. Önden tüm olumsuzlukları açıkça söylemiş ki sonradan bunları duyduğumda ondan hesap sorma gereği duymayacakmışım. “Sen de intihar etmeyeceksin, değil mi?” diye sormuştu bana. Cevap alamayınca da yüz ifadesi değişmeden devam etmişti sözlerine. Zaten lanet manet yokmuş. Hurafeymiş bunlar. Son yıllarda tutunamayanlar diye bir tarikat peyda olmuş. Bu tarikatın üyeleri sıraya giriyormuş bu evi tutmak için. Benim ne olduğum neye inandığım onu ilgilendirmezmiş. Parasına bakarmış o. Sadece eğer kollarımı filan keseceksem banyoda yapacakmışım ki temizlemesi kolay olsunmuş. Evi gezdireyim mi diye sormuştu. İstememiştim. Anahtarları alıp zaten birkaç ev uzakta olan eve yürümüştüm. Evin kapısına bir levha asılmıştı.

Edebiyatımızın en değerli yazarlarından Oğuz Atay’ın

muhteşem eseri Tehlikeli Oyunlar’daki karakteri

Hikmet Benol bu evde ölmeden önceki altı ayını geçirmiştir.

Allah rahmet eylesin. Sevenlerinin başı sağ olsun.

 

Trajikomikti. Gülsem mi levhayı çıkarıp parçalasam mı bilememiştim. Kitabı okumadığına emin olduğum emlakçı evin değerini arttırmak için asmış olmalıydı. İçeri girdiğim anı ömrümün sonuna kadar unutamam. Evin tuhaf havası yüzüme vurmuş tüm vücuduma bir ürperme yayılmıştı. Yalnız olmadığıma emindim. Sanki attığım her adımda ardımda biri beni takip ediyordu. Ensemde bir nefes hissediyordum. Bu beni hiç şaşırtmamıştı. Kendimi buna benzer durumlara hazırlamıştım. Bir önceki ev sahibi çok yakın arkadaşımdı. Seni deneyecekler. Aklınla oynamaya çalışacaklar demişti. Tam olarak evin neresinde kendini asmıştı acaba? Kanıt arar gibi evin tahtadan kirişlerine göz gezdirmişim. Neyi değiştirir ki diye düşünüp bu anlamsız dedektiflik denemesinden vazgeçmiştim. Cenazelerden nefret ederim. Cenazesine bile gitmemiştim adamın. Tam olarak nerede öldüğünün benim için ne anlamı vardı ki? Zihnimi toplayıp odanın ortasında durduğumu hatırlıyorum. Boşluğa doğru, “Merhaba arkadaşlar. Bir süre beraber yaşayacağız,” demiştim. O an arkamdaki adımlar uzaklaşıp sesleri kayboldu. Onları peşinen kabullenmem işin eğlencesini bozmuştu anlaşılan. Zaman büyük bir monotonlukla geçip gitmişti. İzleyenlerim için çok sıkıcı bir misafir olmuştum.

Bu sabah uyandığımda içimdeki bir his o büyük günün bugün olacağını söylüyordu. Hazırlık yapmalıydım. Mutfağa geçtim. Gözlerimde yaş kırmızı soğanları burnumu çeke çeke ince ince eşit büyüklükte olmasına özenerek doğradım. Zeytinyağında soğanlar yumuşayıncaya kadar çevirdim. Sonra iki kaşık unu ekleyip soğanlarla beraber kavurdum. Bir bardak kırmızı mercimeği yıkayıp tencerenin içine ekledim. Yeteri kadar su koyduktan sonra kimyon, kekik, karabiber, nane ve tuz ile tatlandırıp sabırla karıştırarak kaynamasını bekledim. Mutfak dolabında sekiz kâse vardı. Hepsini masaya özenle yerleştirdim. Salatasız olmazdı. Bol ekşilice bir çoban salata yaptım. Mercimek çorbasını ve salatayı da masaya taşıyıp beklemeye başladım. Çorba soğumadan misafirlerimin gelmesini umuyordum. Öyle de oldu.

İlk önce alaycı gülümsemesinden o olduğunu hemen anladığım Olric geldi. Eve ilk girdiğimde beni karşılayan da o olmalıydı. Sonra çatık kaşları ve babacan tavırlarla üzerinde madalya dolu üniformasıyla Albay Hüsamettin Tanbay ufak bir baş selamı verip masanın baş köşesine oturdu. Turgut Özben ve Selim Işık sonunda kavuşmuş olmalıydı. İki ergen gibi sarmaş dolaş yürüyerek Olric’in karşısında yan yana yerleştiler. Turgut Özben’le Olric’in hiç birbirlerine bakmamaları ve birbirlerini yok saymaları dikkatimden kaçmadı. Hikmet Benol en son geldi. Halen ev sahibi oymuş gibi her şeyin düzgün olduğuna emin olduktan sonra Albay’ın karşısındaki tekli sandalyeye oturdu. Ben de Olric’in yanındaki sandalyeye yerleştim. Hikmet gözlerini bana dikip baktı. “Bu iki kâse kimin için?” diye sordu.

“Kaç kişi geleceksiniz bilemedim. Sevgi ve Bilge de gelir belki demiştim.”

“Bu kadarız. Başka kimse gelmeyecek. Albayım müsaadenizle yemeğimize başlayabiliriz,” dedi. Albay başıyla onayladı.

Aklıma her birine soracak binlerce soru geldi. Dilimin ucuna gelince sözcükler sese dönüşmeyi reddettiler. Daha konuşkan olacaklarını beklerdim ama söyleyeceklerini binlerce kere başka başka insanlara söyleyip durmaktan yorulmuş olmalıydılar. Sofrada ağır misafirlerimin yanında acemi bir çocuğun eline dönüşen elimin tuttuğu kaşığın durmadan kâseye çarpmasından çıkan çınlamalar dışında ses yoktu. Herkes çorbasını hızlı hızlı içip, geldikleri gibi birer birer gitmeye başladı. Salataya dokunan olmamıştı. En son Hikmet Benol masadan kalktı. “Ellerine sağlık,” dedi. Elimi sıktı. Soğuk, ince, uzun parmakları benim kaba terli ellerimin arasında kayboldu. Sonra da arkasını dönüp diğerleri gibi karanlıkta kayboldu.

Sabah uyandığımda sofra akşam bıraktığımız gibi duruyordu. Ne geceydi ama! Bir daha onları görecek miydim? Göreceksem de ne anlamı vardı ki? Tek kelime etmeden yemeklerini yiyip gitmişlerdi. Bulaşık suyunu bolca köpürterek bulaşıkları yıkamaya koyuldum. Tam Hikmet Benol’un tabağını yıkıyordum ki kâse elimde ortadan simetrik olarak ikiye ayrıldı. Kâsenin içindeki suratımın ucube yansımasını izledim uzun bir süre. Sonra da kırık kâseyi çöpe attım. Aceleyle evi ilk bulduğum haline getirdim. Birkaç gün önce çıkardığım saatin pilini taktım. Saatin tik takları rahatsız etmedi bu sefer. Kapıyı kapattığımda binaya asılı levhayla son kez yüz yüze geldim. Levhayı toz kaplamıştı. Arkamı dönüp emlakçıya yürüdüm. Anahtarı bırakıp evi başkasına kiralayabileceğini söyledim. Bakışlarından, benim öncekiler gibi intihar etmemiş olmamın onda oluşturduğu hayal kırıklığı okunuyordu. Denizi özlemiştim. Şansıma Kadıköy otobüsü çok geçmeden geldi. Ardıma bile bakmadan otobüse binip denize doğru yol aldım.


Utku Şahin

 
 
 

Yorumlar


bottom of page