Öykü- Yasemin Erdemci- Kıl Payı
- İshakEdebiyat

- 6 Haz
- 5 dakikada okunur
Gece boyunca doğru dürüst uyuyamadım; bir sağa bir sola dönüp durdum. Akşamüstü uçağım kalkacaktı; Amerika’ya dil okuluna gidiyordum. Yeni hayatım için heyecanlıydım.
Sabahleyin ilk işim odamın ortasında açık duran bavuluma bakmak oldu. Kıyafetlerimi özenle yerleştirmiştim. Belgelerim, pasaportum, biletim… Hepsini bir kere daha kontrol ettim. Annemin “Bir şeyini unutma” sözü hâlâ kulaklarımda. Bavulum neredeyse hazır; fermuarını çekmem için sadece bir iki küçük eşyayı koymam kalmıştı.
Tam o sırada kapı çalındı. Kimseyi beklemiyordum. Olsa olsa gelen karşı komşum Enis Bey'dir diye kapıyı açtım. Karşımda eskimiş takım elbisesi yağmurdan sırılsıklam olmuş yaşlı bir adam duruyordu. Ceketinin omuzları düşmüş, pantolon paçaları çamur içinde kalmıştı. Yağmur damlaları beyazlamış saçlarından süzülüp yüzüne iniyordu. Yüzünde derin çizgiler vardı. Bakışları yorgundu. Bir an konuşmadan bana baktı. Bu adam kimdi? Neden benim kapıma gelmişti?
Çekingen bir sesle, “Kusura bakmayın, rahatsız ediyorum. Ben Enis Bey’i arıyordum,” dedi.
“Enis Bey karşıda oturuyor. Karşının zilini çalın.”
“Çaldım ama kapıyı açan olmadı.”
Karşı komşumla çok yakın olmasak da ara sıra birbirimize gidip gelirdik. Enis Bey her zaman şık ve bakımlıydı. Bazen dairesinden kadın kahkahaları gelirdi. İnsanda kıskançlık yaratacak kadar yakışıklı ve paralı. Bazen onunla konuşurken, kendimi de önemli biri gibi hissederim. Bu sabah eve geleceğini söylemişti. Kapıyı açmadığı için meraklanmaya başladım. Uyuya mı kaldı acaba? Sonra, bu zavallı yaşlı adamla Enis Bey’in ne ilişkisi olabilir, diye düşündüm. Yaşlı adamı içeri davet ettim; sevinçle kabul etti. Saygıyla başındaki kasketi çıkarttı. Güneşten yanmış kel başı ve yanlardaki beyaz saçları ortaya çıktı.
“Amca, Enis Bey’i neden arıyorsun?”
Başını kaldırdı. Gözlerinde yaş vardı. “Onu bulmam lazım. Hayatı tehlikede.”
Bir an donup kaldım. “Nesi oluyorsun?”
“Kendisi oğlum olur.”
“Aaa… Nasıl olur?”
İçini çekti. “Oğlum üniversiteden sonra bizim taraflara hiç gelmedi. Bizden utanıyordu zaar… Şehirde iyi bir iş bulduğunu, orada ev tuttuğunu söylemişti. Bana ne telefonunu verdi ne de adresini… Adresini bizim oralı olan üniversite birlikte okuduğu arkadaşından öğrendim” Sesi titriyordu, “Bir gün önce iki adam geldi evimize. Zorla içeri girdiler. Silahlıydılar. Bizi tehdit ettiler. Oğlum çalıştığı yerden büyük miktarda para çalmış. Geri vermezse onu öldüreceklermiş.”
O an Enis Bey'in pahalı saatleri, lüks arabası, şık kıyafetleri gözümün önünden geçti. Bu adamlar kimdi? Enis Bey gerçekten para mı çalmıştı? Yoksa bir iftira mıydı? Firarda mıydı?
“Gelin, oturun biraz,” dedim, “sizi çok korkutmuşlar. Su ister misiniz?”
Başını “hayır” anlamında sağa sola salladı.
“Amca, polise gittin mi?”
“Evet… Onlar da Enis’in peşindeymişler.”
“Öyle mi? Yani… Enis Bey parayı çalmış mı?”
“Bilmiyorum oğlum,” dedi, “ama benim oğlum öyle şey yapmaz.”
“Oğlumu uyarmaya geldiydim,” diye devam etti, “bunların şakası yok”
“Amca, sen merak etme. Size bir şey yapmazlar. Ben de Enis Bey’i görürsem geldiğinizi söylerim. Sizi tehdit ettiklerini de”
Yaşlı adam teşekkür ederek çıktı. Enis Bey artık gözümde bambaşka biriydi.
O pahalı kıyafetlerin, o kahkahalarının ardında ne vardı gerçekten? Başarılı karizmatik bir iş adamı mı yoksa bir sahtekâr mı?
Kapının önünde öylece kaldım. Olanları zihnimde bir sıraya koymaya çalışıyordum: Enis Bey iki gün önce kapımı çalmıştı. Elinde küçük metal bir bavul vardı. Her zamanki gibi bakımlıydı ama yüzü solgundu: gözlerinin altında mor halkalar ve kirli sakal. İlk kez onu böyle görüyordum.
“Başım eski sevgilimle belada,” demişti, “kadın intikam almak için her yolu deniyor. Eve kilidi değiştirdiğim hâlde girmiş. Kıyafetlerimi kesmiş, bazılarını yakmış.”
Bunları söylerken gülümsemeye çalışmıştı. “Bu bavulda en iyi takımlarım var. Hafta sonu şehir dışına kaçıyorum. Kafa dinleyeceğim. Pazartesi işe dönerim. Sabah uğrayıp alırım. Sende kalsın. Güvenebileceğim tek komşum sensin.”
O an bu rica bana sıradan gelmişti. Hatta hafifçe gururlanmıştım. Demek bana güveniyordu. Ama şimdi… şimdi her şey başka bir anlam taşıyor. Bu sabah geleceğini söylemişti. Gelmedi. Evde mi saklanıyor? Karşı kapının zilini uzun uzun çaldım. Ses koridorda yankılandı. İçimdeki huzursuzluk artınca, bitkilerini sulamam için verdiği anahtarı çıkardım. Kapıyı açtım. Ev tertipliydi. Mutfak toplanmış, yatak yapılmış. Gardırobu açtım. Çoğu askı boştu. Çekmeceler yarı yarıya boşaltılmıştı. Ya yaşlı adamın söyledikleri doğruysa? Ya Enis gerçekten kaçtıysa? Ya da daha kötüsü…
Kendi daireme döndüm. Bavulu salondaki kütüphanenin alt gözüne koymuştum; oradan aldım. Kaldırınca ağır olduğunu fark ettim. İçinde birkaç takım elbise varsa bu kadar ağır olmamalıydı. Bavulu Enis’in dairesine götürüp bıraktım. Kapıyı kilitleyip kendi evime döndüm. New York uçuşuma saatler kalmıştı. Ama bavul zihnimi meşgul ediyordu: Ya içinde kıyafet değil de para varsa?
Bavul kilitliydi. Tekrar daireme getirdim. Perdeleri çektim. Önce çekiçle denedim. Metal tok bir ses çıkardı ama kilit dirençliydi. Sonra mutfaktan bir bıçak aldım. Bıçağı kilidin arkasına sokup bastırdım. Metal büküldü. Bir çat sesi. Kilit kırılmıştı. Bavulu yavaşça açtım. Nefesim kesildi. İçerisi deste deste yüz dolarlarla doluydu. Dizlerimin bağı çözüldü, koltuğa oturdum. Enis… aşağılık herif. Anne babasını tehlikeye atmıştı. Silahlı adamlar köylerine gitmişti. Beni de suçuna alet etmişti. Ya adamlar buraya gelirse? Ya polis kapımı çalarsa? Bir plan yapmalıydım.
Bavulu Enis’in dairesine geri götürdüm. Yatağın altına ittim. Sokak kapısını kilitledim.
Böylece para onun evinde bulunacaktı. Mafya da gelse, polis de gelse izler ona çıkacaktı. Ben ise bu akşam New York’a uçacaktım. Hatta neden bekliyordum ki? Bavulum hazır sayılırdı. Havaalanına erken gidebilirdim. Kalabalığın içine karışmak en güvenlisiydi. Ayna karşısında kendime baktım. Yüzüm solgundu ama gözlerimde garip bir kararlılık vardı. Kapı çalarsa ben evde olmayacaktım. Adamlar gelirlerse beni bulamayacaklardı.
Enayi misin sen? Hayatının fırsatı geçmiş eline, bırakıp gidecek misin? Ama şeytan dürttü.
Salonda bir ileri bir geri yürümeye başladım. Enis büyük ihtimalle ya öldürülmüş ya da öldürülecek. Sence gelip çantasını alacak mı gerçekten? Eğer Enis yoksa o para sahipsizdi. Eğer mafya onu bulduysa, para zaten kayıp sayılırdı. Sen burada olmayacaksın. New York’a uçacaksın. Peki, yeni hayatına sıfırla mı başlayacaksın. Bir an için hayal ettim. Manhattan’da bir daire. Özgürlük. Kimseye hesap vermeden yaşamak. Bu parayı buradan alıp nereye koyacaksın? Uçakta yanında mı taşıyacaksın? Havaalanı kontrolleri. Kameralar. Götürme. Bankadaki kiralık kasana koy. Bir süre bekle. Ortalık yatışsın. Sonra yavaş yavaş kullanırsın. Nefesim hızlandı.
Bu düşünce tehlikeli derecede mantıklı gelmeye başlamıştı. Gidip bavulu tekrar kendi daireme getirdim. İçimdeki ses, suç işleyen Enis. Sen değil. Sen sadece fırsatı değerlendiriyorsun, diyordu. Zaten sistem kirli. Zenginler çalıyor, kimse ses etmiyor. Bir kez de sen kazan.
Az önce Enis’i aşağılık ilan etmiştim. Şimdiyse onun gibi olmuştum. Para…Sen nelere kadirsin? İnsanı saniyede dönüştürüyorsun. Bu sırada arka arkaya kapının zili çaldı. Kim olabilir? Benim için geldiler. Allah’ım ben ne yapacağım şimdi? En iyisi açmamak. Gidip göz deliğinden baksam mı? Ama evde olduğum anlaşılır. Yok yok saklanayım…şu dolabın içine gireyim. Eyvah, kapı açılıyor. Anahtarı var. Bu Enis olmalı. Benim de anahtarım ondaydı ya.
Kulağımı dolap kapısına dayadım. Konuşulanları anlamaya çalışıyordum. Enis’in sesini hemen tanıdım. “Her odaya baktım; yok. Bizim bavul hâlâ burada. Pezevenk herif parayı bulmuş; tam kaçacakken enselememiz iyi oldu. Say bakalım tam mı?” İkinci konuşan kadın sesiydi. “Vakit yok. Bavulu al; tüyelim buradan.”
Sonra kapının kapandığını duydum. Bir iki dakika daha dolapta bekledim; sonra çıktım. Salona gittim; bavul gitmişti. Zenginlik hayallerim kısa sürmüştü. Koltuğa çöktüm. Bu sabahki trafik sinirlerimi altüst etmişti. Az kalsın suç işleyecektim. Kendime bir kahve yaptım; sakinleşmeye çalıştım. Sonra bavulumu kilitledim. Bir Uber çağırdım. Taksi gelene kadar yirmi dakikam vardı. Paltomu giydim. Işıkları kontrol ettim. Kapımı kilitledikten sonra asansöre gittim ve düğmeye bastım. Asansör bir türlü gelmek bilmedi. Ben de merdivenlerden indim.
Apartman lobisi polis ve kameraman kaynıyordu. Herkes asansörün etrafında halka olmuştu. Merakımdan ben de o halkaya katıldım. Asansörün kapısı açıktı; içinde kanlar içinde yerde yatanları gördüm.
“Polis Bey ne olmuş burada? “
“Şu anda bilgi paylaşamıyoruz. Maktulleri tanıyan var mı?”
“Apartman görevlisine haber verildi mi?”
“Geliyor.”
Hemen oradan uzaklaştım. Apartman görevlisi beni tanıyacaktı ve belki de uçağımı kaçıracaktım. Hiç gereği yoktu. Asansörde kanlar içinde yatanları tanımıştım: Enis ve sevgilisi. Bavul yoktu. İnfaz edilmişlerdi. Büyük bir olasılıkla peşindeki adamlar tarafından. Hâlâ paraları kaptırdığım için öfkeliydim. Oh olsun; hak ettiğini buldu, dedim içimden.
Dışarı caddeye çıktım taksimi beklemek için. Cadde kalabalıktı. Oraya buraya koşuşan insanlar; yolu açmaya çalışan polisler. Siyah bir Mercedes durdu yan tarafta. Arkamdan apartmanın içinden bir bey çıktı. Apartman sakini miydi? Tanımıyorum. Başımı çevirip bakmadım. Onu sadece arabaya yürürken arkadan görebildim. Paltosu ve ayakkabıları dikkatimi çekti. Siyah kaşmir palto ve siyah İtalyan el yapımı ayakkabıları vardı. Arabanın kapısı açıldı; içeri girerken profilden onu gördüm. Enis’in babasıydı. Elinde Enis’in çaldığı para dolu bavul vardı.
Yasemin Erdemci




Yorumlar