top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Zabel Yılmaz- Hicaz

Sıra sıra dizilmiş evlerin renkleri bayırdan aşağı indikçe koyulaşmaya, renkler koyulaştıkça müziğin sesi de yakınlaşmaya başlıyor. Sokak buram buram is kokuyor, üst katlardan biri çöpünü camdan fırlatıyor, alt komşu üsttekine bela okuyor. Kapının önüne halı serip oturan, pazen eteğinin lastiğini memelerine kadar çekmiş teyze sigarasını yakarken soba için odun kıran kara suratlı kocasını izliyor. Dik bayırı bitirip düzlüğe ulaştığın yerde yanık yüzlü bir kadın göğüslerinin arasından çıkardığı parayı çıplak ayaklı bir çocuğa veriyor, karşı evdeki genç kız çamaşır suyuyla kapıları fırçalıyor. Bu mahallede bütün kirler çamaşır suyuyla yıkanır çünkü. Hiçbir rengi ve hiçbir kokuyu hatırlayamadım, der gibi bakışlarını da adımlarını da daha bir yabancılaştırıyorsun sokağa.

Yalan söylüyorsun, hatırlıyorsun. Çamaşır suyuna karışmış is kokusu dibine kadar duruyor genzinde. Kapıların önüne serilmiş halılarda toplandığınız, çaylı, çekirdekli, kahkahalı akşamlar dün gibi aklında. Evlerde temizlik yapılırken son ses açılan arabesk şarkıların tüm sözleri bugün hâlâ ezberinde. Eminim, bir akşam kapı önü halılarının demirbaşı çaydanlığı devirdiğimde ananın bana, “Güneşli avada şimşek ateşiyle yanasın, köpoğlu Sedat!” diye bağırdığını da hatırlıyorsun. Ne gülmüştün.

Çok oldu tabii buralardan gittiğin. Nerden çıktı bu düğün şimdi, diyorsun içinden. Ödün kopuyor yıllar sonra birileri çıkıp da seni tanıyacak diye. Ama huyun suyun gibi yüzün de değişti elbet. Kim nerden tanısın şimdi beni, diyerek içini rahatlatıyorsun. Koskoca üniversite hocasıyım ben artık, deyip mahalleye girerken eğdiğin yüzünü gururla kaldırıyorsun.

Düğün meydanına vardığında biraz daha güvende hissediyorsun kendini. Tüm gözlerin baştan aşağı seni süzmesinden anlıyorsun tanınmadığını. Çünkü en iyi sen biliyorsun bu mahallede yabancılara hangi meraklı gözlerle bakıldığını. Tek tek belleğinde kazılı herkes. Buralarda zaman ağır akar, kimse değişemez senin kadar, biliyorsun.

Önce Şıngırak Esma’yı tanıyorsun, kabarık bol tüylü elbisesinden. Yine bir düğün için dökmüş parayı Terzi Domba’ya, diye geçiriyorsun içinden. Esma’nın kolunda şıngırdayan bileziklere hep özenirdin. O kollarını salladıkça, “Ben iki kolumu da dolduracam,” derdin. Şimdi bir küpe bile takmadın düğüne gelirken ama yine de Esma’nın bileziklerine bakmak hoşuna gitti.

Bağırsak Saliye’nin sesiyle sıçrıyorsun.

“Etheeemm, toplasana kızanları pezeveeennnk!”

Önünden geçip ardında kalan kocasına bağırmak için yüzünü senden tarafa çeviriyor. Kapkara suratı, çökmüş yanakları, kamburu çıkmış sırtı ve dişsiz ağzıyla hortlak gibi görünüyor sana. Ne çirkin karı bu be, diye geçiriyorsun içinden. Eskiden çirkin gelmiyordu sana bu kadar. Hatta sevimli, sempatik buluyordun onu. Bağırarak konuşmasına güler, sırf bağırsın diye sataşıp sinirlendirirdin kadını.

“Gelin çıkacak kaçılın bakayım kenarıya,” diyerek meydanı açmaya çalışan, her düğünde meydancılık yapan Kız Ahmet’i görünce anlıyorsun öğrencin Safiye’nin artık sahneye çıkacağını. Işıklar sönüyor, kirli yüzlü kadınlar eteklerinin lastiklerini memelerine doğru çekiştiriyor, erkekler yere çöküyor. Orkestra hicazla yapıyor açılışı. Hatırlıyorsun bu havaları, seviyorsun da… Orkestra fenalık, diyorsun ama içinden. Eskiden sen de “Parayı basıp düğünüme subaylar orkestrasını getiricem,” derdin, getirmedin. Elit görünmek istediğin için beyaz, düz bir elbiseyle, yalnızca akademisyen ve yazar-çizer dostlarını davet ettiğin sade bir nikahla evlendin. On beş yıl önce kendini bu mahalleden de bıktığın yoksulluktan da kurtarmak için üniversite sınavına girdin. “Zengin bir koca bulacak olsam okulla filan uğraşmam valla,” demiştin bir gün. Kapının önünde oturmuş çekirdek çitliyor, test kitabına çekirdek kabuklarını atıyordun. Dudağındaki çekirdek, elindeki kalem olmayı istemeyi bırakıp zengin biri olmak istemiştim ilk defa o gün. Sen sınavı kazanır kazanmaz arkana bakmadan kaçıp gittin. Geride bıraktığın herkesi ve her şeyi silip attın, hatırlamak istemedin, hatırlatacak kimseyi hayatına dahil etmedin. Yoksulluğu mahallenin üstüne atınca temizlendiğini sandın, çamaşır suyuyla silinmiş yeni bir hayat kurdun kendine.

Gelin altın yaldızlarla süslenmiş, etrafı tüllerle kaplı, kırmızı bir taht içinde, erkeklerin omuzlarında taşınarak getiriliyor. Gelini görmek için can atıyorsun. Seneler önce senin doğduğun mahallede oturduğunu öğrendiğinde yaşadığın heyecanın aynısını yaşıyorsun. Maddi zorluklardan okulu bırakacağını duyduğunda o mahalleden bir kişi daha hayatını kurtarsın diye kıza burs verip üniversiteyi bitirmesini şart koşuyorsun. Kız üniversiteyi birincilikle bitiriyor fakat onun da senden bir isteği oluyor. Bu yaz yapılacak düğününe katılmanı istiyor.

Taht yaklaştıkça klarnet de kemana eşlik etmeye başlıyor. Sen en çok hicaz makamına davulun eşlik ettiği kısmı seviyorsun. Sevdiğin nağme gelin tahtı yere indirildiğinde başlıyor. Safiye’yle göz göze geldiğinde ona göz kırpıyorsun. Eskiden de aynı yerde, aynı bakışınla bana göz kırpardın. Kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu. Ben o göz kırpmalarının ‘seni seviyorum’ demek olduğunu sanırdım. Düğün bitene kadar sen oynayanları seyrederdin, bense seni… Şimdi yine sen oynayanları izlerken, ben seni seyrediyorum. Hiç değişmeyen mimiklerini, bir bacağının diğer bacağının bir adım önünde, mağrur duruşunu...

Safiye halasının elinden tutup sana doğru yaklaşarak, gurur duyduğu hocasını halasıyla tanıştırıyor. Mahalleli sever dışarıdan geleni, kolundan çekiştire çekiştire oynamaya davet etmeye bayılır; sen de biliyorsun. Safiye’nin halasının kulağına eğilip, “Bırak kadını, oyun bilmez, ısrar etme,” dediğini duyuyorsun. Safiye ve halası zamanında mahallenin en güzel oynayanlarından biri olduğunu, her düğünde isminin anons edildiğini bilmiyorlar tabii.

Bağırsak Saliye, Şıngırak Esma’yı kaldırıyor, karşılıklı oynuyorlar. Bakkal Mokali dükkânı kapatıp koşarak meydana çıkıyor, Saliye’yle Esma’ya katılıyor. Mahalleye inerken gördüğün çıplak ayaklı çocuk elindeki darbukayla meydanın kalabalığına karışıyor. Gözlerini kapatıyorsun yine. Müzik ağırlaşmaya başlıyor, davulcu tokmağını davula daha sert vuruyor. Havayı içine çekiyorsun. İs kokusu genzini daha az yakıyor. Çalan makam kadar hicazsın sen de bugün. Gözlerini ağır ağır açışından, ceketini çıkarıp bıraktığın kirli, plastik sandalyeye dalan bakışından anlıyorum. Yavaş adımlarla meydana çıktığında müzik duruyor. Düğünün ağır misafirlerine ağır havalar çalınacağını biliyorsun. Safiye’nin karşısına geçerek boynundaki şalı çekip beline bağlıyorsun yine ağır ağır, dudağında hüznü yarım bir gülümseme…

Herkesin sana şaşkınlıkla baktığını biliyorsun ama kafanı kaldırmadan oynuyorsun. Meydandakilerin fısıldaştıkları kulağında, “Çift ayak mı attı o?” dediğini duyuyorsun Şıngırak Esma’nın.

Müzik durduğunda alkış kopuyor. Yüzünü gözünü değil ama dansını herkes hatırlıyor.

“Papatyaaa… Papooşş… Kız sen misin?”

Bağırsak Saliye yanına geliyor, “Aaa, kız nerelerdesin sen? Pavyona düştün sandık,” deyince kahkahayı patlatıyorsun. Karı yine bir lafıyla güldürdü değil mi seni? Sarılıyorsunuz çirkin kadınla. O konuşurken yüzüne bakıyorsun, o kadar da çirkin karı değil be,” diyorsun.

Kafanı çevirdiğin yerde beni görüyorsun. Şaşırmıyorsun. Ne kadar zaman geçerse geçsin, aynı yerde, aynı bakışlarla, beni yine burada bulacağını biliyorsun. Ananın ahı tuttu, güneşli havada şimşek ateşiyle yandım senin yüzünden, bir onu bilmiyorsun. İçin dışın sessizleşiyor, derin derin bakıyorsun ama bana değil, bakışlarını kaçırdığın yere. Yine beni hicaz ediyorsun işte.


Zabel Yılmaz

1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


yeşim aslan
yeşim aslan
Dec 15, 2023

Okurken resmen her anını yaşadım. Bir dizi ve film izliyormuşçasına gözümün önünden sahneler geçti. Tebrik ederim❤🌺

Like
bottom of page