• İshakEdebiyat

Öykü- Zeynep Tuğçe Karadağ- Kör Vagon

En son güncellendiği tarih: Şub 5

Cuma akşamı Basmane garındaki yolcular, gelecek treni bekliyordu. Kiminin uğurlayanı yoktu, kimi ailesiyle, sevdikleriyle gelmişti. Bekleme süresi azaldıkça birbirine daha sıkı sarılan çiftler, giderayak tartışanlar, tayin olanlar, öğrenciler... Mavi Tren'in sesi duyulduğunda, gardaki durağanlığın yerini kargaşa aldı. Akgün, kalabalıktan uzaktaydı. Eskimiş gri takım elbisesi, gevşek bağlanmış kravatı, rengi solmuş sırt çantasıyla evine dönmenin sevinci içindeydi. Dikkatini insanlara değil melteme vermiş, rüzgârın etkisiyle kıpırdayan nesnelerin çıkardıkları seslerden, onların varlıklarına dair tahmin yürütmeye çalışıyordu. Peron boşalınca girdi vagonuna. Yolcuların geneli koltuklarına yerleşmişti. Otuz yaşlarındaki bir kadın, ona yardım teklif ettiğinde teşekkür etti. Treni ezbere biliyorum diyemedi. Yolcuların ona baktığını hissetti, buna alışmıştı.

2+2 pulmandaki yerini bulduğunda, çantasını çıkarttı, başının üstündeki bölmeye koydu. Beyaz bastonunu üçe katlayıp koltuğuna oturdu. Körlüğü, karşısındaki yolcunun dikkatini çekti. Fakat ona ne selam verdi ne de iyi yolculuklar diledi. Yanındaki koltuk şimdilik boştu. Tren hareket ettiğinde, rayların çıkarttığı seslere kulak kesildi. Giderek yükselen seslerle şenlendi. Bu kez Alaz için gidiyordu Ankara'ya. İyi çocuktu Alaz, bir yıl önce Doğu Ekspresi'nde tanışmışlardı. O, heyecanla Kars'ın güzelliğini anlatırken Akgün sadece dinliyordu. Hiç kar görmemişti ama avuçlarını onunla doldurup yüzüne sürmüş, yumuşacık kristallerin derisinin yüzeyinde sertleşmesini tatmıştı. Ona evsiz geçen zamanlarını hatırlattığı için kardan hoşlanmazdı.

Alaz, Akgün'ün yıllardır trenlerde yaşadığını öğrendiğinde, aradığı hikayeyi bulduğuna inanıp gönendi. O, demirden evini yıkanmak ve kıyafetlerini temizletmek dışında terk etmezdi. İki günde bir, halk hamamına gider, hamamdan çıkınca lokantada yemek yer, kıyafetlerini yıkatmaya verirdi. Kıyafetleri kurutulana dek şehirde dolaşır, ardından gara dönerdi. Şansına hangi ekspres gelirse binip giderdi. Onun, "Evde yaşamayı tattım, evsizliği de. Hiçbiri trenin yerini tutmaz." deyişi hayranlık uyandırmıştı Alaz'da. Onunla iletişimini yolculuktan ibaret kılmadı, sürdürdü. Yarın, üçüncü kez görüşeceklerdi. Alaz için en önemlisi buydu; yarın akşam binecekleri trende onu anlatan kısa filmini çekecekti. İkinci görüşmelerinde, ondan aldığı bilgilerle filminin sinopsisini hazırlamış, senaryosunu tamamlamak için epey çalışmıştı. Yönetmenlik arzusu hayatını kaplıyordu. Yanında kamerası olmadan bir yere gitmez, farklı çekimler dener, daha iyisine ulaşmanın yolunu arardı. Fakültedekilerin "Kısa belgesel çekmek saçma." laflarına kulağını tıkadı, "Kaç kişi var ki trenlerde yaşayan? Hem bunların kaçı kör?" deyip onun hikayesini çekmekte diretti.

Alaz, "Ağabey sen yolculukta iyice dinlen sonrasında pek dinlenme fırsatın olmayabilir." dediği için, Akgün uyumaya zorladı kendini. Olmadı. Yüzüne dokundu, başparmağıyla işaret parmağını burnundan aşağıya kaydırdı. Çenesine dek uzanan çizgilerin derinliğini kavradı. Sevdiği kadını düşündü. Pürüzsüz, tok bir sesi vardı Hale'nin. Dört yıl önce Kurtalan Ekspres'te onunla konuştuğu kısacık an, âşık olmasına yetmişti. Bir sese giydirdiği imge, yaşantısına sığmıyordu artık. Saçlarını onun için tarıyor, ardıç kolonyasını onun için sürüyordu. Tekrar karşılaşacakları ana hazır bulunmaya özen gösteriyordu.

Tren hızlandıkça hayalleri şiddetlendi. Hiçbir kadınla öpüşmemişti. İlk ve son seksini, yıllar önce, Akşehir'deki genelevde yaşamıştı. Çelimsiz kadının kırçıllı, cırlak sesi, içinde gitme isteği uyandırdı. Her şey olup bittiğinde, bir daha oraların kapısından geçmemeye karar verdi. Onu bekleyen yakın arkadaşı Cemal'e, öpüşmenin nasıl bir his olduğunu sordu. Cemal, önce onunla alay etti, sonra "sıcak, tuzlu bir tadı var." dedi. Artık her çekirdek çitlediğinde dudağını yakan tuzu, öpüşmek gibi düşünüyor, dudaklarının kuruluğunu hissettiği an, canı sıkılıyordu. Hale'nin sesi, kuvvetli bir öpme arzusu uyandırıyordu onda. Ense kökünden, ayak uçlarına dek bu istekle sarmalanmıştı. "İnsanlar göğü öpemez ama ben onu öpersem, arşa ulaşmış olacağım. Belki peygamber bile olurum." diye düşünüp kendi kendine güler, olmadık anlarda gerçeklikten kopup o sesin soluğuna yaslanmayı düşlerdi.

Yorgunluk, hayallerine galip geldiğinde, bacaklarının ağrısı beline vuruyor, uykusuzluktan yüzü yanıyordu. Filmde oynamayı beceremeyeceğini, rezil olacağını kurup durdu kafasında. Zamanla düşünceleri kesikleşip azaldı. Kuruntularından sıyrıldı, uyuyakaldı. Tren, Sincan'a vardığında açlık duygusuyla açtı gözlerini. Sırtını doğrultmaya çalıştı, boynunu, omuzlarını hareket ettirdi. Parmaklarını kütletti. Tuvalete gidip defalarca su çarptı yüzüne. Nafile. İçine peyda olan tuhaf sıkıntıyı geçiremedi.

Yolculuğun başında hissettiği huzurun yerini elem almıştı. Terliyordu. Cebinden, büzülmüş kağıt mendili çıkarttı, ellerini kuruladı. Trenin anonsunu duyunca arkasına yaslandı, rahatlamaya çalıştı. Yolcuların inmesini bekledi. Etraf tenhalaştığında, çantasını alıp indi vagondan. Alaz geleceği için perondan ayrılmadı. Birkaç adım atarak bacaklarını esnetti, dizlerindeki ağrıyı dindirmeye çalıştı. Cebinden telefonunu çıkarttı, dört numaralı tuşa bastı. Telefon daha çalmadan şiddetli bir gürültüyle sarsıldı istasyon. Akgün, rayların ortasına savruldu. Boynuna saplanan sivri cisimle, körlüğünü unutturan acının pençesinde kaldı.

Alaz geldiğinde, garın önü polislerle çevriliydi. Yoğun bir kalabalık vardı. Dışarıya çıkmaya çalışanlarla, içeriye girmek isteyenler birbirine karıştı. İlerlemeye çalıştıkça geri püskürtülüyordu. Akgün'e telefonla ulaşamayınca evhamlandı. Güç bela, binaya girdi. Rastladığı ilk kişiye, burada ne olduğunu sordu. Ummadığı cevap karşısında, telaşla koşmaya başladı. İnsanlara çarptı, onlardan küfür işitti, aldırmadı. Perona vardığında ortalık kan virandı. "Oğlum", "Kızım", "Annem" nidaları eşliğinde eriyen, parçalanan bedenlerle karşılaştı. Tekrar Akgün'ü aradığında, şebekeler çökmüştü. "Kardeşim orada kaldı!" diye bağıran yaşlı adamı görünce ne yapacağını bilemedi. Adam, eliyle ileriyi işaret ediyor, yanındakiler ise onu tutmaya çalışıyordu. "AMBULANS NEREDE?" diye feryat eden kadının karşısında utandı. Ambulans yoktu. Akgün yoktu. Sadece kan ve yanık kokusu vardı.

Gözleriyle alanı taradı, "Akgün" diye bağırdı. Sert bir şeye basınca duraksadı. Eğilip baktığında, ayakkabısının altındaki parmağı gördü. Ait olduğu bedenden ayrılmış, siyah ojeli tırnağa sahip parmağı. Safra suyu yükseldi genzinden. Karnındaki basınç arttı. Seslenişler birbirine karıştı. Sabahın orta yerinde heceler bölündü, kızarmaya yüz tutan iğde dalları eğildi, ağaçlar toprağından taşınmak istedi. Çözülemeyen, karanlık bir feryat kapladı garı: Ak, Gün, Has, An, Sel, Da…

Peronun solundaki kırılmış beyaz bastonu gördüğünde kalp atışları gırtlağındaydı. O an, midesini, safrasını, beynini çıkartıp atmak istedi. Betona çömeldi, bastonun parçalarını eline aldı. Döktüğü yaşlar, burnunun akıntısına karıştı. Bağırmayı denediğinde, sadece kendisinin duyabildiği iki hece çıktı ağzından: Ak-Gün. Onu canlı bulamama korkusu bulantısını arttırdı. Hızla raylara yanaştı, kusmaya başladı. Hırkasının ucuyla ağzını sildiğinde, yarısına yakını erimiş, kopuk başı fark etti. Başsız gövdenin üzerindeki tozlanmış, baldırı yırtılmış gri takım elbiseyi görünce kımıldayamadı. Etrafındaki insanları, sesleri, mekân algısını yitirdi. Dört, beş dakika sonra platformdan indi, rayların ortasına oturdu. Avuçlarını çakıl taşlarıyla doldurup tüm gücüyle sıktı onları. Pürüzlü taşlar derisini sıyırdı. Taşların yarısını ağzına atıp çiğnemeye çalıştı. Dişlerini kırsa, dilini koparsa ferahlardı belki. Yapamadı. Gözyaşları çenesinden damlıyordu. Ağzındakileri tükürüp "BEN SEBEP OLDUM." diye bağırdı. Suçluluk matadordu, onu yorup öldürecekti sonunda.


Zeynep Tuğçe Karadağ

623 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör