• İshakEdebiyat

Üzeyir Karahasanoğlu ile "Geçmişi Beklemek"

Türk Edebiyatı Yahya Kemal, Rıfat Ilgaz, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi, Sait Faik gibi pek çok öğretmen yazara sahiptir. Üzeyir Karahasanoğlu da öğretmen bir yazar. Buradan hareketle, mesleğinizin kurgu ve hayal dünyanıza sızdığını, kaleminizi beslediğini söyleyebilir miyiz? Yazın dünyanızda mesleğinizin olumlu ya da olumsuz etkileri oluyor mu? Ve usta-çırak ilişkisinden yola çıkarak “Ustamdır,” diyebileceğiniz bir kalem var mı?

Bir soru içerisinde dahi olsa adı geçen yazarlarla aynı cümle içinde anılmaktan müthiş mutluyum. İşin gerçeği öğretmen olmak için edebiyat okumadım, edebiyatla hemhâl olmak için edebiyat okudum ben. Ne var ki geldiğim noktada görüyorum ki memleketin koşulları beni öğretmen yaptı. Öğretmenlikten şikâyetim yok, edebiyat öğretmeni olmaktansa memnunum.

Sen de bilirsin ki öğretmenlik ilginç meslektir. Örneğin hiçbir meslekte hazırda bulundurmanız gereken hikâye sayısı öğretmenliktekiyle boy ölçüşemez. Öğrencilerin, velilerin ve hatta idarecilerin etkileneceği, coşacağı, durulacağı, ibret alacağı, “geri vites yapacağı”, unutamayacağı, akla her gelişinde aynı duygularla sarsılacağı hikâyeler… Ne var ki mesleğin fark edilmeyen sıkıntılarından biri yine burada yaşanır. Çünkü bir öğretmen ne kadar kitap okumuş, mürekkep yalamış olursa olsun, asla her olaya, her duruma uygun hikâyeler üretemeyecek bir insancıktır. Dahası ağzından çıkacaklara odaklanmış kalabalık bir grubun karşısında hep tek başınadır. Nitekim öğrencilerimin sıklıkla sorduğu sorulardandır, “Neden edebiyat öğretmeni oldunuz?” Vereceğim hiçbir yanıtın onları kesmeyeceğini bile bile ilk ağızdan edebiyatı çok sevdiğimi filan söyleyiveririm. İlgili öğrencilerin zorlamaya başlayacağını, bu sorunun sadece açılış olduğunu, geçiştirme yanıtlarla yetinmeyeceklerini bildiğimden derin bir soluk alıp hazırlarım kendimi. Öyle ki sorular peş peşe gelir ve ikincisi genellikle şudur: “Örnek aldığınız bir edebiyat öğretmeniniz var mıydı?” Olumsuz cevap vermek; ateşi sulamak olur ki ateş sönmesin, su boşa gitmesin isterim ben. Bu da gelişigüzel karşılıklarla olmaz. Öğrencinin unutamayacağı, gönlünü ısıtacak, aklında yer edecek bir yanıt gerekir. Öğretmenlik biraz da burasıdır benim için. Hâlihazırda bulunmayan, deneyimlerden çıkardığım, anlata anlata neredeyse gerçekliğine inanıvereceğim efsanelerden birine, “Sinan Öğretmen”e sarılırım. Şair ruhlu, dâhiyane Sinan Öğretmen sayesinde nice badirelerden geçmişimdir. Eğitim yolunda yara bere almadan ilerlemem, edebiyat öğretmenliğinde karar kılmam, üniversitenin kapısından girmem hep onun sayesindedir. Öğrencilerim hikâyenin büyüsüne kaptırmışlarken kendilerini, gözlerindeki ışıltıdan güç alırım artık. Hem anlatıcı hem kahraman hem yazarımdır. Gerçek de dilimdedir, kurmaca da. Önce dersimi, sonra edebiyatı sevdiren, okuma zevki aşılayan olurum. Öğrencimin ufkunu genişleten, dünyayı sorgulamasını sağlayan olurum. “Ben de edebiyat öğretmeni olmak istiyorum.” demeleriyse bin derdimin dermanıdır.

Sinan Öğretmen hikâyelerini anlatırken aklıma hep Bir Bilim Adamının Romanı düşer ve hikâyeyi Oğuz Atay’ın hocası Mustafa İnan’la bağlarım ki yazarı içten içe kıskandığımı da saklamam. Hem haksız da sayılmam hani! Hocaların hocasından ders görmüş, hatta romanını bile yazmıştır Oğuz Atay. Üstelik öyle akıcı, öyle incelikli anlatır ki Hocanın ha şimdi ha birazdan sınıfa gireceğini sanırsınız.

Dost sohbetlerinde çokça hayıflandığım olmuştur: “Neden bizim hocalarımız arasında Ahmet Hamdi, Behçet Necatigil, İrfan Yalçın, Mustafa İnan yok? Biz mi bahtsızız, zaman mı kötü?” Neticede Sinan Öğretmen bir hayal ürünü değil de keşke hayalimdeki gibi öğretmenim olsaydı. Fakat bu yaştan sonra kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiğini bilmenin avuntusuyla doluyum ki bu da bana yeter.

Öğretmenliğin eserlerime sızdığı muhakkak. Her ne kadar Geçmişi Beklemek’te öne çıkan bir öğretmen karakteri yoksa da -evet, gerçekten şaşkınlık verici- pedagojik doğruların, çocuk sevgisinin kalemime bir çeşit otokontrol getirdiği ihtimal dâhilindedir.

Geçmişi Beklemek’in dışından bakarak bu soruya yanıt verirsem bir Kemal Kaya karakterim var ki benim için ideal öğretmen tipine gayet yakındır diyebilirim. Öğretmenliğin hayallerini dahi kurmadığım fakülte yıllarından hayalimi dolduran, kurgumu zenginleştiren bu karakter benim için Sinan Öğretmen kıymetindedir.

Sinan Öğretmen bir hayal kahramanı olsa da ben öğrencilerimin Üzeyir Hoca’sıyım. İçime doğan bazı öykülerimi öğretim programının elverdiği ölçüde onlara açar, onlarla fikir jimnastiği yaparım. Söz gelimi Yağmurda Bir Yaltakçı’nın devamına bir türlü karar veremediğim zamanlarda “Bir öykü var ve devamı sizce nasıl olmalı?” diye konuşmuştuk.


Geçmişi Beklemek, “2022 Sennur Sezer Emek ve Direniş Öykü Ödülü” ne layık bulunmuş ödüllü bir kitap. Bu öykülerin bir araya geliş sürecini, yarışmaya katılmaya nasıl karar verdiğinizi öğrenebilir miyiz?

Geçmişi Beklemek’in oluşması bir süreç işi, seçim işi. Çünkü tür olarak bir roman yazarsanız, bittiğinde basıma hazırdır. Ancak onlarca öykü yazıp bir kitap bütünlüğü oluşturamayabilirsiniz. Öykü kitabının bir bütünlük taşıması gerektiğini düşündüğümden hep bekledim. İçinde ilk tohumlarını fakülte yıllarımdan ektiğim üç öykü varsa da çoğu son üç dört yılın ürünü. Dediğim gibi Geçmişi Beklemek’i oluşturmalarıysa bir süreç ve seçim işi.

Her yarışmaya katılan biri değilim. Açık söyleyeyim, özellikle geri durduğum yarışma sayısı hiç de az değildir. Benim için ödülün adı, anlamı kadar seçici kurulu da önemli. Burada sözünü etmekten imtina ettiğim gerekçelerim var. Sennur Sezer’in güzel adıyla anılan “emek ve direniş öykü ödülü”ne katılmamsa Sennur Sezer’in kıymetinden ve artık dosyamın kitaplaşmasına dair yaşadığım mecburiyet duygusunun baskısından. Birinci öykü dışında on üç öykümü yazmış, hepsini çeşitli dergilerde yayımlamış ve nicedir kitabın ilk öyküsü olan Zamansız’ın sancılarına çekiyordum ki kendi kendime bu öyküyü bitirirsem bu yarışmaya başvuracağım dedim. Kendimi böyle motive etmiş de olabilirim çünkü Zamansız benim en hızlı yazdığım öykülerden oldu. Sonuçta ilk defa Sennur Sezer’le bir seçici kurulun huzuruna çıkan Geçmişi Beklemek, orada anlam kazandı.

Kitabın adı “Geçmişi Beklemek” On dört öyküden oluşan kitapta bu adı taşıyan bir öykü olmadığını görüyoruz. Kelimelerin gücüne hayran biri olarak bu adın taşıdığı manayı çok kuvvetli buldum. Bir de yazarından duymak istedim. Neden “Geçmişi beklemek?”

Aslında vaktiyle bu adla bir öykü yazmıştım. Ancak öykünün üzerinden kim bilir kaç kez geçince o öykü değişti, dönüştü ve adı bile farklı şu anda. Yine aynı adı, yayın kurulunda yer aldığım Altıyedi dergisinin bir sayısı için dosya konusu yapmıştık. Yani Geçmişi Beklemek adı bende uzun süredir var.

Kitaptaki öykülerden birinin adıyla anılan bir kitabım olsun istemedim. Bunu böyle yapmam, öykülerimin bir bütünlük arz etmesiyle ilgili.

Geçmişi övdüğümü ya da eleştirdiğimi düşünenler çıkıyor. İkisi de değil. Fakat gelecekten ümitvar değilim de geçmiş çok mu iyiydi? Kesinlikle hayır. Zaten dört dörtlük bir yaşanmışlık insanın doğasına aykırı. Dolayısıyla “Nerde eski bayramlar?” saflığıyla da kendimizi avutamayız. Ne var ki geçmişi kısmen bile olsa biliyor ya da öğrenebiliyoruz. Dahası yanından, içinden, üzerinden geçtik. O halde bu bildiğimiz yeri doğru okumalıyız. Geçmişi övmek ya da eleştirmek gibi bir niyetim hiç olmadı, bunun yerine geçmişten kopuk yapamayacağımızı, bugünü ve yarını kurarken onu hep yanımızda, bilincimizde, hayallerimizde taşıdığımızı vurgulamak istedim. Çoğu zaman unutsak bile bugünümüzü ve yarınımızı oluşturan seçimlerimiz deneyimlerimizle ilgili. Bu, herkeste aynı yoğunlukta olmayabilir ancak böyle bir gerçek var. Dolayısıyla geçmişin rolünün bilincine varmalıyız. Öyle ki birçok öyküde zaman unsurunu, özellikle geçmişi ön plana çıkararak bir ortaklığa işaret etmek istedim.

Dünden bugüne algılarıyla oynanan bir garip toplum olup çıktık. Handiyse balık hafızalı olacağız. Evet, insan unutan bir varlık ama artık unuttuğunu bile unutan bir varlık. Geçmişi Beklemek’le yok edilen geçmişimize, silinen hafızamıza öykünün gücüyle karşı çıkıyorum. “Mazide kalan iyiliklerden ve kötülüklerden beslenen bir insanlığımız olduğunu unutmamalıyız,” diyorum. Bir başka deyişle geçmiş; bedenlerimizi yaşlılığa, ölüme yaklaştıran bir ortaklığımız olsa da biz ondan yarınları üretiyoruz! Kişinin geçmişten geleceğe seyrederken yaşadığı o deneyimlerle bugünde değişime, dönüşüme uğradığını görüyoruz. İnsanın karakteri değişiyor ve bu değişimi anlatmak edebiyatın asıl derdi olmadı mı zaten? Tabii bu değişimi verebilmek için de geçmişi hakkıyla değerlendirmek gerek. Bir başka deyişle geçmiş zamandan gelecek zamanın yeni değerleri filizleniyor. Hep böyleydi zaten. Zaman ve değer kavramları birbirini besliyor hâliyle. Erdal Öz’ün Kardır Yağan Üstümüze diye bir öyküsü vardır mesela. O öyküde gözaltına alınan adam bir şiiri anımsamaya çalışır. O şiiri anımsamak; geçmişi bugüne bağlayabilmesi, belleğiyle hayata tutunabilmesi, o karanlığa yenilmemesi demektir. Dolayısıyla öykülerime isim verirken kendini bir çırpıda bırakmayan, derinlikli, imgesel ve bana kalırsa unutulmaz bir adı olsun istedim. Geçmişi Beklemek bu doğrultuda ortaya çıkmış, şiire yakın duran metaforik bir isim.


Kitabın ilk öyküsü “Zamansız” mekândan ve zamandan münezzeh, otuz yıl sonra salıverilmiş bir hükümlüyü, Ayhan’ı merkeze alan bir öykü. Ercan’ın Ayhan’a sarf ettiği “tedavülden kalkmış bir adam” benzetmesinden yola çıkarak birinin uğruna otuz yıl hapishanede ömür çürüttüğü bir davada diğerinin bu denli ezici olması bir okur olarak beni yaraladı. Tamamen kurgu diyemeyeceğim bir gerçeklik barındırıyor. Bu öykünün dayanağı, çıkış noktası nedir? Öykünün alt mesajından yola çıkarak ne dersiniz toplumca çabuk unutuyor, kolay mı harcıyoruz?

Yazmak gerçekten iyileştiriyor mu, emin değilim. Ama bu öyküyü yazmasaydım bir fare gibi aklımı, ruhumu kemireceğini biliyordum. 1980 öncesine dair ne hikâyeler anlatılır! Gelgelelim insanların anlattıklarıyla edebiyatımızın anlattıkları neredeyse iki uç gibi artık. Bir tarafta adanmışlık hikâyeleri, öte tarafta Sudaki İz benzeri eserler. Dolayısıyla unutmak en büyük sorunlarımızdan biriyse unutarak ya da yok sayarak yitirdiğimiz değerler de buna bağlı diğer sorunlarımız. Otuz yıl sonra Ayhan’ı karşılarına çıkardığım o iki insanın yaşadıkları bu nedenle çarpıcı. Çünkü Ayhan bir davaya adamışken ömrünü, diğerleri onu unutarak ya da yok sayarak geçmişlerindeki değerlere de yabancılaşmış, hatta düşmanlaşmışlar. İnsanın bu korkunç dönüşümünü işleyen o öyküleri, romanları ne çok okuttular bize. Hayır, hiçbir zaman bu kötülüğün tarafı olmak istemiyorum. Bu nedenle edebiyatımızda çokça işlenen ve beni çok rahatsız eden bu yönlendirmeye bir tepki olarak okunabilir Zamansız’ın alt mesajı: “Vaktiyle kendini bir davaya adayan insanlar, yaşadıkları acı deneyimlerden sonra o davaya tamamen zıt işler peşinde koşmak zorunda değiller.” Bu, hep böyle olmadı çünkü. Bence romanı ve öyküyü ısrarla burada döndürmek, 1980 sonrası kültür hayatımıza bile isteye yapılmış olağanüstü bir kötülüktür. Ne şimdi ne de başka bir zaman bunun parçası olmak istemiyorum. Bu nedenle Ayhan var. Evet, hayat onu da değiştiriyor ama insani biçimde.

Zamansız’ı politik bulan, toplumcu gerçekçi bir zemine oturtan dostlar da oldu. Onlara katılmıyorum. Bence yanılıyorlar. Zamansız’ı politik bir öykü olarak değil, bir vefa öyküsü olarak okumak gerek.

“Rüstem Çıkmazı” bir soruyla başlıyor: “Sence de kardeşin biraz farklı değil mi?” Bu sorunun peşinden anlatıcının “farklı” kardeşine “farklı” yaklaşımını okuyoruz. Genel olarak böyleyiz aslında. Bize benzemeyen her şeyi farklı görmekte, empati kuramamakta mahiriz. Öykünün adına da atıfta bulunarak Rüstem’i çıkmaza sokan neydi? Farklı olduğu için farklı davranmasaydık bu öykü yazılmaz mıydı?

Bazen bizim bakış açımız da yaratabiliyor bu farklılığı. Söz gelimi bir acıyla kıvranırken yakınımızdaki insanların düğün yapmalarını farklı yorumlayabiliyor, üstüne üstlük “insan insanın kurdudur” gibi büyük genellemelerle bakış açımızdaki çarpıklığı kapamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bu öyküde Rüstem’i çıkmaza sokan bakış ile Rüstem’den dolayı çıkmaza giren bakış aynı aslında. Farklılıkları olası görmeyen, dün neyse bugün de aynı olan, düşünce sektirmeyen insanlarla bir arada yaşıyoruz. Dolayısıyla hayatımızın içinde her şey var. İnsani olan her şey yaşamayı hak ediyor. Rüstem’in ablası ise kurduğu hayatlardan yenilgilerle ayrılmaktan, kurduğu savunma mekanizmalarının ardında mevzilenmekten yorgun. Dolayısıyla bu öyküyü bana yazdıran Rüstem’in olası farklılıklarından çok diğerlerinin onu farklı görerek garipsemeleri.


“Kefal Avı” bende Sait Faik tadı bıraktı. Onun gibi güçlü bir gözlem, rahat bir kalemle tesirli bir ifade gücü gördüm. Bunun yanında öyküde geçen Sinağrit Baba ifadesiyle de bir metinler arasılık söz konusu. Her iki öykü de tema olarak ekmek kavgasına göndermelerde bulunuyor, sistem eleştirisi yapıyor. Kefal Avı için Sait Faik’in Sinağrit Baba öyküsünden feyz almış, diyebilir miyiz?

Kefal Avı’nda dediklerinin hepsi olsun istedim, olduysa ne mutlu bana. Öyküye emek veren biri olarak böyle bir öyküyle Sait Faik’e bu vakitten bir selam göndermem gerekiyordu. Güçlü bir selam olabilmişse ne âlâ.

Sait Faik öykücülüğünün bende çok belirgin psikolojik bir etkisi de var: Okuyunca rahatlatıyorum. Alt metinde ne olursa olsun o dinginlik, o pırıl pırıl deniz ruhuma sızıyor. Kefal Avı’nda da böyle olsun istedim. Kendi öyküme dair belirgin bir dokusu da varsa tamamdır.


“Boşlukta” isimli öykünüz İrfan Yalçın’a, “Yılan Korkusu” Erdal Öz’e, “Kusursuz Acı” da Kadri Öztopçu’ya ithafen kaleme alınmış. Bunu bir vefa borcu olarak adlandırabilir miyiz? Bahsi geçen bu üç yazarın sizdeki yeri nedir?

İrfan Yalçın yaşadığım kenti de anlamlandıran bir çınar, neredeyse kusursuz diyebileceğim bir sanat adamı. Eğer bir kusur aranacaksa yazarlığa geç başlamasını söyleyebilirim. Erken başlasaydı o pınardan daha fazla içebilirdim. En başta romancılığı muazzamdır ama tek öykü kitabı olan Cellat Ağlıyor da tam bir başyapıttır.

Erdal Öz’ü öykücülüğüyle ama özellikle Kanayan kitabıyla ve ilk eseri olan Odalarda romanıyla çok severim. İki kitabın bendeki yeri apayrıdır. Bir kere öyküyü bana sevdiren kitaptır Kanayan. Benzersizdir. Erişilmesi çok güçtür. Odalarda romanıysa bambaşka ufuklara yelken açmamı sağladığı için özeldir. Gelgelelelim Erdal Öz’ün sonraki eserleri için aynı doğrultuda seyretmiyor beğenilerim. Dolayısıyla denemelerimde onu çok çok sevip çok çok da eleştirmişimdir. Bana kalırsa yazarlık yeteneğini yeterince zorlamamış bir kalemdir. Öykümüzde çığır açan bir kalemin böyle duraklaması akıl dışı.

Kadri Öztopçu hâlâ daha kadri bilinmeyen bir derya deniz. Tam kadri bilinecekken aramızdan çok erken ayrılan muazzam bir yazar. Öyküsünü okurken öyküye dair düşüncelerini de sezdiren bir değer. Ne yazık ki o da az yazmış.

Beni etkileyen yazarlardan söz ediyoruz ya, umarım onlara ithaf ettiğim öykülerde onların ışıltısı mevcuttur.


Öykülerinizin genel olarak okur sonlu olduğunu gördüm. Keskin finallerden kaçınmış, kelimelerinizin nihayetini okurun düş gücüne emanet etmişsiniz. Bu, okurun öyküye dâhil olması için kasıtlı bir tercih mi? Sizce okur, metnin neresinde olmalıdır?

Öykünün ya da farklı türde bir eserin kalıcı olabilmesinin şartı unutulmaması, yani okurun kafasında dönebilmesi değil midir? Şahsen bende hep böyle. Şu öyküler aklımda döner durur: Sinağrit Baba, Semaver, Kamyon, Ernesto, Kardır Yağan Üstümüze, Dövmeye Geldiler, Engereğin Oğlu, Kediler, Horozlar, Denge Uzmanı, Dost, Kanamalı Bir Öykü İçin Hikâye Aranıyor, Kuş Oltası, Aykut Olmak, Varamayan, Ledli Zaman Hikâyesi…

Öykülerimin çoğunun okur sonlu olması bir tercih meselesi. Öykü illa bitmeli mi ya da illa yazarın dediği biçimde mi bitmeli? Bu konuda hüküm vermekten imtina ediyorum. Üstelik bir öyküyü kesinkes bitirmek de bazen acımasızca olabilir. Dahası öykünün bitmemesi ya da farklı düşüncelerle bitebilmesi, o öykünün bir süre daha okurun zihninde kalması demek. Yani belki de unutulmaz bir öyküye dönüşmesi anlamına da gelebilir. Dolayısıyla bu tercihimle okuru metnin kalbine konumlandırmaya çalışırım. Gaz ve freni bırakmasam da farklı yollara gitme arzusundaki okura direksiyonu bırakmaktan çekinmem.


Söyleşi: Esra Kahya


170 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör