top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Şenay Eroğlu Aksoy ile Sardunyaların Kışı

Şenay Hanım sizi Notos’taki inceleme yazılarınızla tanıdım. Sonra farklı mecralarda da öykü ve yazılarınızla karşılaşma şansım oldu. Sardunyaların Kışı üçüncü öykü kitabınız olarak okurlarıyla buluştu. Hem öykü yazarı hem günümüz edebiyat dünyasını yakından takip eden biri olarak öyküye dair fikirlerinizi merak ediyorum. Ayrıca bir söyleşinizde şiire ilginizin olduğunu okumuştum. Öykülerinizde de zaman zaman bu şiirsel tadı aldığımı söyleyebilirim. Bu durumda türlerin ilişkileri açısından da bakarak, nedir sizce öykü? İyi Hava Kümülüsleri öykünüzdeki kentin en yüksek tepesinden söylenen o şarkı ‘nın sözleri bir öykü mü yoksa bir şiir midir gönlünüzde?

Verili tanımlar çoğu zaman eksik gelmiştir bana. Bu yüzden sözlük anlamının çok ötesinde olduğunu söylemek isterim öykü tanımının. Deneysel ve dinamik bir tür. Tanımsız değil elbette ama taptaze sıçramalarla geniş alanlara açılmaya çok uygun. Türler arası ilişki kendini aşmak isteyen sanatçının yenilik arayışında ilk başvuracağı yerlerden biri. Bu yönelim bazen başka türün anlatım olanaklarını kendi alanına taşımakla yetinirken, bazen de yepyeni bir anlatım yolu yaratabilir. Mesele yeni bir iletişim kanalı oluşturmaksa eskitilmiş olanın yerine koyduklarınızla yapıyorsunuz bunu. Şiirle ilişkime gelince, iyi bir şiir okuru olduğumu düşünüyorum. Daracık alanda yarattığı sarsıcı etkiye hayranım. İyi Hava Kümülüsleri adlı öykümdeki kentin en yüksek tepesinden söylenen şarkı şiir olsa gerek.


Farklı bakış açılarından aktarılmış Kırık Dal Parçası’nda kadınca bilemeyişlerimizden biri çıkıyor karşımıza. Tante Rosa’yı da anımsadım okurken. Altını çizdiğim kısmı da eklemek istiyorum. Gitmek istiyor muydum, bilemedim? Karşı konulmaz nehirde kırık dal parçası, azgın su nereye götürürse oraya savrulmaz mı? Hayatın azgın akışında kadına dair detayları öykülerinizin çoğunda görmek mümkün, nedir sizce kadın olmak? Edebiyat bağlamında kadının sesini, yazar olarak kadın olmayı, kadın öykü yazarlarının son yıllarda arttığına dair söylemleri de düşünürsek, sizce neredeyiz?

Bizim gibi ülkelerde kadın olmak her alanda mücadele demek daha çok. Gardınızı hep yukarda tutmak zorundasınız. Kadınlık durumunun birbirinden uzağa düşen birçok meselenin göbeğine oturtulup tartışma konusu yapılması hiç adil değil. Her insan kendini gerçekleştirmek için doğar, kadın olarak bizler de böyle yapmayı arzularız. Bu şans elimizden alınmaya çalışılırsa direnmek haktır elbette. Feminizm tüm bu eşitsizlikleri daha da görünür kılmak için var. Yazarları kadın ve erkek olarak ayırmam. Hiçbir metni de buradan yola çıkarak değerlendirmek istemem. Ama bir toplumda basılı kitap sahibi kadın yazarlarla, erkek yazar sayısı arasındaki oran o alandaki fırsat eşitliğinin ne kadar sağlıklı işlediğini görmemizi sağlar.


Bulanık Nehir ve Taş öykülerinin birbirine bağlılığı, öykülerdeki anlatıcıların okuduğu kitaba dâhil oluşu kurmacanın oyuncu yanını öne çıkarmış. Papatyalar, Isırıyor mu? gibi öykülerde rüyayla gerçeğin iç içe geçtiği atmosferlerde geziniyoruz. Düş gezgini anlatıcılarınız var. Sık rüya görenlerden misiniz, ya da hayal kuranlardan? Öykü dünyanızı etkileyen faktörler neler? Öyküde anlatıcı, dil, atmosfer ne ifade ediyor sizin için?

Sık rüya gördüğüm söylenmez ama hakikatten kaçınmak için gerçeküstüne sığınıyorum. Bunu kasıtlı yapmıyorum. Yakıcı meseleleri kurmacaya taşımak istediğinizde hele tatlı sonlara bağlanamayan olaylarsa söz ettiğiniz, azıcık da olsa iyileştirici ışığa dönmek istiyorsunuz yüzünüzü. Kurguyu bölmek, imgelere yaslanmak, gerçeküstüne sarılmak hep bundan. Hayatın içindeki umudu fısıldayan ihtimallere kurgudaki oyunlarla yaslanmak istiyorum. Kurguda oyunbazlık her zaman umudu çağırmasa da okurla yan yana yürümeyi sağlıyor, onu okumanın edilgen bir parçası olmaktan çıkarıyor. Atmosfer meselesine gelince, benim kalemimin en karakteristik yanlarından biri bu sanırım. Atmosferi başat bir karaktere dönüştürmek. Ne anlatırsam anlatayım okurda yankılanan duyguyu atmosferle kurduğumu düşünüyorum. Bazen hikâyeden önce gelip buluyor beni o atmosfer.


Dilsiz öykünüz yine anlatıcısıyla dikkat çekiyor. Virane bir evden dinliyoruz hikâyeyi. Ve diyor ki, iç duvarlarıma kazınmış küfürleri görsün istemedim. Sizin de iç duvarlarınıza kazınmış küfürleriniz var mı? Ya da öyküdeki karakterinizin duvara yazdığı gibi, "çok güzel gülüyor be" dedikleriniz? Küfürler ve kahkahalar öyküler aracılığıyla okurlara ulaşır mı ne dersiniz?

Elbette iç duvarıma kazılı küfürler var. Üstelik o hikâyedeki küfürler başkaları tarafından kazınmış anlatıcımızın duvarına. Benimkileri bizzat kendim kazıyorum. İnsansanız bundan kaçış mümkün değil aksini iddia etmek de pek inandırıcı olmazdı sanırım. Küfürler ve kahkahalar okura ulaşır mı demişsiniz, hakkını vererek yazılmışsa elbette ulaşır. Yeraltı edebiyatı gibi bir tür oluşmuşsa, galiz küfürlerin sayfalar arasında uçuştuğu metinler varsa, ki var. Tüm bunlar okura ulaşıyor, ondan ilgi görüyor ve zamanı aşıyor demektir. İnsana ve yaşama ait her şey kurmaca gerçekliğiyle örtüştüğü, sahicilik duygusunu kurmayı başardığı sürece okura ulaşır. Bazı şeyler hayatın her alanında arsızca salınırken neden edebiyatta olmasın ki?

Serçeler, çulluklar, kargalar var öykülerinizde. Ve nehirler, bulanık göller. Doğanın öykülerdeki yansımaları olarak okudum. Yine de Serçeli Ev’deki ya da Hayat Bilgisi’ndeki gibi narin, kırılgan çocuklarla ya da annelerle karşılaşıyoruz. Bulanık nehirler, göller hane içlerine dair fikirler veriyor . Nihayetinde aile ya da toplum özellikle kadın ya da çocuklar için vahşi bir mücadele alanı mıdır sizce de? Balkon öykünüzde kadınların yanında çocukları da balkona çıkardınız, gökyüzü gibi bir şey’ken çocukluk, öykü dünyanızdaki yerlerinden bahseder misiniz biraz?

Ne güzel tanımlamışsınız, elbette vahşi bir mücadele alanı oralar. Hatta çocuklar için mücadeleden söz etmek de mümkün değil. Eşitler arası bir ilişki olmayınca, zayıf olanın vay haline. Mutlu çocukluk yalnızca anılarda, bugünden geçmişe dönüp kırık dökük topladığımız anlarla, yine kendi ellerimizle ördüğümüz bir şey sanırım. Çocukluğa bu kadar güzelleme yapılmasını da anlamıyorum inanın. Öyle savunmasız olunan bir zaman dilimi ki çocukluk. Tam da bu yüzden çok iyi korunmalı çocuklar. Bunu fazla örselenmeden büyüyen bir çocuk olarak söylüyorum. Gerçekliğe baktığınızda çocuk işçilerden, çocuk gelinlerden söz ettiğimiz toplumlarda hangi mutluluktan söz edilebilir ki. Tek bir çocuk bile mutsuz yaşıyorsa geriye kalanlar o acıtıcı ömrün ayazında titremeli bana kalırsa.


Kafes öykünüz bir mülteci hikâyesi. Çaresizliği hem mülteciler hem de üst kattaki kadın açısından hissettiğim bu öykünüzde şu cümle geçiyor.

Gerçek gırtlağınıza dayanıp kâğıt üstünde bırakabilir tüm akılcı sözleri.

Bir yazar olarak gerçekle ilişkiniz, gerçeğin karanlığındaki tavrınız nedir? Öykü hayatın gerçekliği karşısında kâğıt üstünde kalır mı? Kafesin içinde ya da dışında olmanın birbirinden farksız olduğu zamanlarınız oldu mu?

Öyküdeki kahraman emekli bir kadın öğretmen. Oradaki asıl çaresizlik, okuya yaza tüketemediğimiz vahşilikler. Bir meseleyi tüm boyutlarıyla kavrıyor olmanız onu engellemenize yetmiyor. Mülteci ailenin linç edilmesine kendi gücü oranında karşı koymaya çalışan yaşlı kadının dramı da burada. Ne bedeni öne fırlayıp onları müdafaa etmesine izin veriyor, ne de bu azdırılmış saldırganlığı bilgiyle engelleyebiliyor. Kafesin içinde ya da dışında olmanın, demişsiniz, neyse ki kafesin dışında olmadım hiçbir zaman. İkisinin aynı olabileceğine de inanmıyorum. Hayatın içinde bir denge aranacaksa ötekileştirilenlerin salındığı alanlar üzerinden yapılmalı ki oraların hepsi de kafesin içidir bana kalırsa. Şöyle demek istiyorum, bu öyküdeki mülteci aile için nerede olurlarsa olsunlar- dükkânın içinde ya da metroda- öteki sayılacakları için az ya da çok o baskıyı hep hissedeceklerdir.


Söyleşi: Çilem Dilber

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page