top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Şeyda Başer Eroğlu Yazdı: Uzamış Bir Kışın Göstergesi: Buzkandilleri

Nurullah Ataç “Karalama Defteri”nde “Eleştiri övgünün kardeşidir, bir ilgi göstergesidir,” diyor ve devam ediyor. “Günümüzün okurları anlamak, öğrenmek, önlerine konan düşünceler üzerinde tartışmaya girmek için okumuyorlar; ellerine aldıkları dergide, betikte kendilerinde bulunan düşünceleri, duyguları arıyorlar. Bunun için de soruyorlar ‘Bu yazar ne yandadır?’ kendi bulundukları yandan ise güvenle, beğeneceklerini önceden bilerek okuyorlar; kendi bulundukları yandan değilse yazısına bakmıyorlar bile. Biz bir düşünce çağında değil, bir duyguculuk, bir sentimentalism çağındayız.”

Bu görüşe katılıyor, edebiyatın birleştirici olduğunu, sanatın her tür ayrışmadan uzakta, yukarıda bir yerde konumlandığını düşünüyorum. Bana göre kurmaca bir metin yazmak başka yazarların metinlerini okumayı gerektirir. Bizden önceki ya da aynı dönemde yaşadığımız yazarların yaptıklarını bilmek yazarın kendini konumlandıracağı yeri belirlemesinde yardımcı olacaktır. Kadire Bozkurt’un bu yıl Notos Kitap etiketiyle çıkan “Buzkandilleri”ni bu gözle okumaya başlıyorum.

Yazarın ilk kitabı “Küçük Dertler” 2015’te, ikinci kitabı “Bir Kalbin Boyutları” 2017’de okurla buluşmuş. Bozkurt’un üçüncü durağı “Buzkandilleri” kitapta öyküsü olmayan bir başlık, bir metafor, uzayan bir kışın temsili olarak kullanılmış. Bozkurt, Müge İplikçi’nin “Zeytin Dalı” programında kitabın isim babasının Selahattin Özpalabıyıklar olduğunu belirtiyor. Ben de Anna Kavan’ın “Julia ve Bazuka”sını bitirdikten hemen sonra “Buzkandilleri”ni bir tesadüfle okuduğumdan iki kitap arasında pek çok bağlantı bulduğumu söylemeliyim. Bütün öykülere değinmek yerine öne çıkanlar hakkında yazacağım.

“Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlamıyor” kitabın ilk öyküsü ve benim de en beğendiklerimden biri. Kocanın başta “Ava Gardner”a benzettiği karısının sevgisi sürerken adamın tükenen aşkını, çocuklarından zamanla kopuşunu ve sonunda babanın yazarın deyimiyle içinde gezinen “huzursuz el”in harekete geçmesiyle onları terk edişini anlatıyor.Öykü bir kız çocuğunun gözünden şimdiki zamanın içinde yumuşak geçişlerle geçmişe dönülerek kurgulanmış. Ava’nın mavi elbisesi ve yıllar içindeki değişimi, eskimişliği bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Öykünün beni yakalayan onca kısmının içinde öne çıkan yeri evin en küçük çocuğunun, halk arasındaki deyimiyle, kırık çıkıkçıya götürülmesiydi. Geçmişte silinip gittiğini düşündüğüm bir anımı selamladı.

“Blob” bana göre kitabın en sert metni. Daha önce Notos derginin bir sayısında okuduğumdan tanıdık geldiğini söylemeliyim. Bu metni bitirdiğimde aklıma iki şey geliyor ve biraz düşünüyorum.Ömer Lekesiz’in “Öykü Menzilleri” ve Abdullah Harmancı’nın “Rasim Özdenören’in Öykü Anlayışı” makalesi. Her iki metinde de yazarın otosansüre bakış açısı konu ediliyor. Ömer Lekesiz bu konuyu “Yusuf mesafesi”yle açıklarken Rasim Özdenören “Yazarlar yatak odasına girmeli mi?” sorusunu şöyle cevaplıyor: “Girmesi gerekiyorsa niçin girmesin?”“Blob” henüz on beş yaşındaki bir kız çocuğunun evden kaçışı ve sonunda yaşanan istismarı sert bir şekilde gözler önüne seriyor. Diğer öyküler eylemle başlarken bu metnin başlangıç cümlesinin “Kız on beş yaşında,” olması yazarın okuru buradan vuracağıyla ilgili bir ip ucu. Belirtmeliyim ki son günlerde bu konu ve türevleri özellikle kadın yazarlar tarafından sıkça ele alınıyor. Son zamanlarda adeta sakız olmuş ve durumun haykırarak gözümüze sokulduğu pek çok anlatı okudum. Bozkurt’un bu metni konusu bakımından rahatsız edici boyutta olmasına rağmen tarzı itibariyle onlardan ayrılıyor.

“Saygı Değer Bir Kadın” anlatısında ebeveynlerinin kaybından sonra dünyada yapayalnız kalan Neriman’ın kendi toplumunda bir yer edinme çabası var. Neriman ne yaparsa yapsın içine girmeye çalıştığı toplumun ön yargılarını kıramaz, onlar için kendini şekillendirir fakat yine de kabul görmez. Gün sonunda aile sırları ifşa olur, ayıp Neriman’a kalır ve kurduğu kâğıt kule birden yıkılır. Metinde“Amme duası okunurken Neriman mutfağa gidip çayı demledi,” cümlesindeki “Amme duası” yanlış bir kullanımdır. “Dua” kelimesi yerine “suresi” maddi bir hatayı düzeltebilirdi ya da yazar bunu “Neriman’ın bilgisizliğini belirtmek için kullanmıştır,” desek bile anlatıcı hâkim bakış açısı olduğundan bu mümkün olmaz, bence “sure” olmalıydı.

“Sangrıa” otizmli bir çocuğa sahip ailenin sıkışmışlığını okura başarılı bir biçimde verir. Çocuğun davranışlarına anne ve babasının farklı tepkiler vermesi, hassasiyetleri ayrışmayı derinleştirir. Yazar çocuğun elinden bırakmadığı porselen mavi kuş kadar masum olduğunu okurun ruhunda derinlemesine hissetmesini sağlar. Bunu yaparken romantizm batağına hiç düşmez.

“Kaplumbağa” öyküsünün kitabın en beğendiğim ikinci öyküsü olduğunu söylemeliyim. Hastalığı nedeniyle ailesinin gözü önünde günbegün eriyen bir babanın trajedisi. Tıbben şifa bulamayan evin reisi için bir üfürükçünün eline düşen aile fertleri bir kara kaplumbağası bulmak için mezarlıkları, bahçeleri dolaşır. İki kardeşin bu arayışı babanın vefatına kadar devam eder. Kaplumbağa bulunduğunda baba ölse de bir metafor olarak kullanılan o çaresiz varlık konulduğu ardiyede yaşamaya devam eder.

Modern öykü aslında bir dolaylama sanatıdır. Acılarımızı bağırarak söylediğimizde sanatın yapmak istediğini yerine getirmekten çok uzak oluruz. Sanatçı anlatmak istediği derdi olaylar, kişiler ve atmosferle vermelidir. Bozkurt bunu başarıyor. Hikâyelerde dertlerini fısıldayarak anlatan kadın anlatıcılarla karşılaşıyoruz. Yazar kendi duygularını dolaylama ve sahnelemeyle soğukkanlı biçimde anlatmayı başarıyor. Açıklamalar, yorumlar yapmak yerine göstermeyi, sezdirmeyi tercih ediyor ve okuruna güveniyor. Metinlerin genellikle eylemle başlaması okuru öykünün içine hemen alıyor. Birinci kişi anlatıcı ve hâkim bakış açısının ağırlıklı olarak kullanıldığı, açık uçlu metinler okuyoruz.

Aile çıkmazı, otizmli çocuklar, ailelerin kısılmışlığı, terk edilmişlik, haksızlıklar, toplumsal çürüme, kadınların sorunları, ülkenin içinde bulunduğu durum anlatıların ağırlıklı konularını oluşturuyor. Yazar hayatının belli bir kısmını geçirdiği Ankara’yı da zamansız bir şekilde metinlere yansıtmış. Öyküler genel anlamda geçmiş ve bugünü anlatsa da aslında belli bir zaman dilimine ait değiller gibi. Hepsinin temelinde, insana, doğasına ve ilişkilerine değinilmiş. Çocuk ve kadın anlatıcılar ön planda, çoğunluğunda hikâye kişilerinin adları yerine “adam ve kadın” ifadelerinin kullanılması göze çarpıyor. Bozkurt’un cümleleri genellikle kısa ve kurallı. Geçmişle sentezlenen bir iki öykü dışında hep bir ânı uzatan anlatılar karşımıza çıkıyor. Kitabı bütüncül bir biçimde ele aldığımda yazarın varlıklarla karakterleri özdeşleştirdiği bir kurgu olduğunu görüyorum. Bu durumu birkaçında şöyle gösterebilirim: Ava ve mavi elbise; blop(sarı yosuna benzeyen bir organizma) ile kadın; tilki ile trafikte sıkışan aile, sangrıa,çocuk ve porselen mavi kuş; Sinan ve koltuklar. Bütün bunlar bana anlatılarda genellikle bir ikili kombinasyon kurulduğu izlenimi veriyor.

Belki bir eksiklik değil ama yazarın kendi çağdaşları ya da öncekilerden bir farkının olması gerektiğini düşünüyorum.Tam da bu nedenle gözüme çarpan bir soruna değinmeden geçemeyeceğim. Bozkurt’un “Buzkandilleri” Raymond Carver-vari bir üsluba yakın. Bu durum yazarın bilinçli bir tercihi olabileceği gibi olmayabilir de. Kanaatimce her yazar kendi tarzını bulmalıdır, bu nedenle diğer sanatçılardan ayrışmak gerekir diye düşünüyorum. Olgunlaşmış ve oturmuş bir tarzda, iz bırakan bir eser okuduğum için mutlu olduğumu da belirtmek isterim.



0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page