top of page
  • İshakEdebiyat

Dilek Karaaslan ile "Tatlı Bir Şey Yok mu?" Üzerine

1. Yüksek Giriş ve Tatlı Bir Şey Yok Mu adlı öyküleriniz derin bir yalnızlığın etrafında şekilleniyor. Özellikle yaşlanmak ve beraberinde gelen mecburi yalnızlık hali karakterlerinizin kaçınılmaz yazgıları gibi.

Modern hayatın hızına ve kalabalığına karşı, insanlarda yavaşlama ve yalnız kalma arzusu sıklıkla dile getirilirken yaşamın son dönemecinde bu yalnızlık duygusunun korkulu bir rüyaya dönüşmesini, öykülere kendini konu ettirmesini neye bağlıyorsunuz?

Gençlik ve orta yaş grubu için yalnızlık özel bir tercih oluyor genelde. Şehirden, hızdan bunalıp izole olabileceğiniz bir yerde daha küçük ve basit bir yaşama geçmek de buna dahil. Ama şehirde yaşıyor ve çalışıyorsanız, bulabildiğiniz küçücük bir vakti bile boşa harcamayıp birşeyler üretmeyi ve öğrenmeyi tercih ediyorsanız yalnız kalmayı baştan kabul etmeniz gerekiyor. Emekli veya “FreeLance” çalışmıyorsanız ya da rantiye değilseniz, istediklerinizi yapabileceğiniz çok kısıtlı bir zamanınız var ve onu en iyi şekilde değerlendirmeniz gerekiyor ama bu bir tercih elbette.

Bahsettiğiniz iki öyküdeki yalnızlıksa yaşlılık nedeniyle fiziksel erkin kaybı sonucu yaşanan bir süreç. Rızanız dışında bir çeşit yaşamın, sistemin dışına itilme hali. Benim kuşağımın çocukluğunda gençler ebeveynleriyle bir noktadan sonra rollerini değiştirip ölünceye kadar büyüklerine bakar, gözetirlerdi. Yaşam şartları artık bunu mümkün kılamayacak şekilde değişti maalesef. Nüfusun gitgide yaşlanmasıyla birlikte ülkemizde yeterince ve arzu edilen kalitede yaşlı yaşam merkezleri olmaması nedeniyle sorun katlanarak büyüyor. Yaşlılığa bağlı derin bir yalnızlık ve bunun getirdiği mutsuzluk, umutsuzluk, sahipsizlik korkusu var. Buna sağlık sorunları da eklenince içinden çıkılamıyor.Belli bir yaşın üstündeyseniz gençler ve sistemin içindekiler için görünmez oluyorsunuz, kimse sizi fark etmiyor. Yaşayıp yaşamamanız aynı dünyayı paylaşmanız kimseyi ilgilendirmiyor. O dünyaya bir katkınız da olmuyor, onlara (gençlere ya da sisteme) göre tabii. Bu konuda yapılmış sosyal deneyleri içeren çok güzel belgeseller var. İzleyip “Bu kadar mı, dediğim,” oluyor. Kendim de yaş aldıkça, bunu daha iyi gözlemliyorum. Sanırım yaşlılık kaynaklı acziyet; bir şeyyapacak gücün bulunamaması, çok basit işlerin bile yardım almadan kotarılamaması durumundan ibaret.Üstelik zihin henüz sağlıklıysa ve yaşamdan itildiğinin bilincindeyse, bu o birey için daha büyük bir yıkım oluyor. İşte,bu konuya dikkat çekmek istiyorum. Beni rahatsız edenin okuru da etmesini ve üzerinde düşünmesini arzu ediyorum.

2. “Hanımlık Kadınlık Bitti” adlı öykünüz toplumunda kadın algısı üzerine inşa edilmiş. Üzerimizde söz sahibi olmayan kişilerin bile mevzu kadın ya da kadınlık olunca kolayca ahkam kesebilmeyi kendinde hak gören bir durumla karşı karşıyayız.

Feminist hareketler, sosyal mecradaki dayanışmalar, kızkardeşlik, metoogibi son yıllarda kadınların birbirlerine fazlaca destek olduğu bu hareketler toplumda ve sanat, edebiyat alanında bir şeyleri değiştirmeye yetiyor mu sizce?

Her şeyden önce ülkemizdeki “Kadın Hareketi”ni çok önemsiyorum ve değerli buluyorum. Kadınların cesaret ve azmini başka hiçbir yerde göremiyorum. Dünyada da böyle. 80’lerden bu tarafa dünyanın her yanında ve ülkemizde yeni jenerasyonlar bireyselliğe, konformizme ve tüketime yöneltilip bütünüyle apolitize edildiler. Bencilliğe ve daha fazla hedonizme özendirildiler. Ama son yıllarda durum tersine döndü. Sosyal medyanın da etkisiyle gençler kendileri için değerli olanı anlamaya, doğayı, hayvanı, insan, kadın, çocuk ve hayvan haklarını, dolayısıyla adaleti, hakça paylaşımı önemsemeye başladılar. Ciddi bir duyarlılık, farkındalık gelişti, gelişiyor. Dolayısıyla değişim daha yeni başlıyor. Bahsettiğiniz feminist hareketler, protestolar, kızkardeşlik vb., girişimler, sanat ve edebiyatta bugün için köklü bir değişime neden olmadıysa da değişimin ve farkındalığın başlamasını sağladı. Bütün bunlar edebiyata da sanata da sızdı. Başlayan her şey gibi artık devinim halinde vekanımca ama yavaş, ama hızlı varacağı yere gidecek. Kendi adıma umutluyum.


3. Yazmak üzerine konuşmak isterim biraz. Ritüelleriniz var mıdır, kimlerden ve nelerdenbeslenirsiniz daha çok? Kitapta bulunan “Henüz Yazılmamış Bir Hikâyenin Kurgusu” adlı öykünüzden de yola çıkacak olursak bir öykünün başına oturmadan iskelet kafanızda var mıdır yoksa daha çok akışa kendini kaptıran yazarlardan mısınız, neler söylemek istersiniz bu konularla ilgili?

Yolda yürürken, film izlerken, kitap okurken ya da seyahatlerde aklıma gelen fikirleri mutlaka not alırım. Onlar kafamda yavaş yavaş şekillenirken öyküyebiçim verebilecek kısımları, eklenebilecek kahramanları not almaya devam ederim. Sonra bu taslaklardan bana en yakın geleni alıp farklı, kısa akışlar yazarım. Üzerinde bir süre düşündükten sonra en çok beğendiğim taslağın üzerinden devam ederim. Öykü bittikten sonra onu bir süre nadasa bırakır sonra yine döner, okur, ince işçiliğini yaparım. Beğenmezsem tekrar tekrar üzerinde değişiklikler yaparım. Aynı hikâyeyi kendimce beğenene kadar zamanı, anlatıcıyı, kurguyu değiştirerek dört, beş kez yeniden yazdığım olur.


4. “Boşluklar Olmalı” öykünüz konu itibari ile çok sevdiğim bir öykü oldu. Özellikle hız ve tüketim çağı dediğimiz bu çağda üzerini büyük bir örtü ile örttüğümüz boşluk kavramını ele almışsınız. Boşluklar bizi neden bu kadar çok rahatsız ediyor sizce, neden sürekli onları doldurmanın derdindeyiz?

Toplum olarak biz fazla düşünmeyi, sorgulamayı, herhangi bir konu üzerinde eleştirel düşünce geliştirmeyi, özeleştiri yapmayı ve eleştirilmeyi pek sevmiyoruz. O nedenle hayatımızın hiçbir yerinde herhangi bir boşluk istemiyoruz. Oysa bedenimiz bile boşluklardan ibaretken boşluklara bu denli karşı olmamız çok düşündürücü. Çünkü boşluk, karşılaştığımız anda bizi etkiler, durdurur, üzerinde düşünmemizi talep eder. Yalnız kalmak bile insana dair ruhsal bir boşluktur örneğin, bize nefes aldıracak bir genişliktir. Tüm boşluklar gibi sorgulamayı ve üzerinde düşünmeyi de beraberinde getirir. Sanırım boşlukları doldurma arzumuz buradan kaynaklanıyor,üzerinde düşünecek ya dasorgulanmamıza neden olacak en küçük bir çatlağadahi tahammülümüz yok.

5. “Çöpü Almaya Gelmedi” ve “Tırtıl” öykünüz ölümün yıkıcılığı ve yaşamanın coşkusu üzerine kurulmuş. Kitapta art arda gelen bu iki öykü biraz da hayatın kendisi gibi. Yaşam ve ölüm. Kaçılmaz gerçek. Bir doğrunun iki keskin ucu. Öykü hangi uca daha yakın sizce, hikâyeler doğrunun hangi tarafına meyilli, en azından sizin kurmaca dünyanızı baz alırsak denge ne tarafa doğru bozulmakta?

Benim öykülerimde ölüm ve yaşam bir arada. Kimisi ölüme kimisi yaşama yakın. Hikâyelerin bütününde hem yaşam coşkusunu hem ölümün kaçınılmazlığını gözetmeye çalıştım. İkisini ayırabilir miyim, bilmiyorum. Bence doğru olan bir arada olması. Ölümün bütünüyle göz ardı edilerek suni bir coşku yaratılması bana inandırıcı gelmiyor ya da bütünüyle ölüme odaklanıp yaşamı yadsımak.Dolayısıylaher ikisine de yakın olmaya çalışıyorum. Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı türü insan, üzerinde düşününce epeyce zor geliyor ama hepimiz bir şekilde bununla baş etmeyi öğreniyoruz. Cenaze törenleri bu açıdan çok önemli, ölüme rağmen yaşamaya sarıldığımız, yaşamı test ettiğimiz ortamlar. O gün orada olabilmemiz, bizim için hâlâ maçın devam ettiğini gösteren bir kanıt gibi. Konuşmalar hep geride kalanların o gün, oradan ayrıldıktan sonra sürdürecekleri yaşamlarına dair oluyor.


6. Öykülerinizde temiz, duru bir dil karşılıyor okuyucuyu. Metaforlardan uzak, yalın, eyleme dayalı duygu aktarımına özen gösteren bir biçimde ilerliyor hikâyeler. Bir yazar olarak dilin önemi ve sizin öykü dünyanızdaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

Dil bizim düşünme biçimimiz. Tüm kavram ve olgular sözcüklerle zihnimize yansıyor.Sözcüklerle düşünüyor ve iletişim kuruyoruz. O yüzden sadeliği seçiyorum. Metaforları çok tercih etmiyorum açıkçası, sade olanın aynı zamanda güzel olduğunu düşünüyorum. Duygunun kendisini anlatmak yerine ilgili eylemden bahsederek o duygunun, okurun zihninde oluşacak yansımasını kurgulamaya çalışıyorum.


7. “Paruhi, Anuş ve Diğerleri” adlı öykü beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu. Yüzünü toplumsal bir olaya dönmüşken bu toplumsal vakanın aileler ve bireyler üzerindeki etkisine acı bir şekilde tanıklık ediyoruz. Toplumsal olaylar, tarihi gerçeklikler edebiyata nasıl sızıyor?

Yaşanmışlıklar, anılar ya da bir yerlerde yaşanması olası tüm kurgular hikâyelere dönüşüyor zamanla. Gerçeklerin bire bir hikâye edilmesinden bahsetmiyorum elbette, bu edebiyat değil olsa olsa biyografik ya da tarihi bir yapıt olabilir kanımca. Ama esin dediğimiz şey de nihayetinde, başka kitaplardan, başka yaşamlardan ya da izlediğimiz filmlerden, gözlemlerimizden yakaladığımız bir şey değil mi? Aslında bütün hikâyeler gerçekle kurguyu harmanlıyor. Edebiyat da sanat da gerçek hayattan besleniyor. Yaşamın, varoluşun kendisi başlı başına bir hikâye zaten. Bu bağlamda edebiyatı da tarihten, tarihi gerçeklerden, toplumsal olaylardan kopuk düşünemeyiz sanırım.


8. Son olarak, size sorulmasını istediğiniz bir soru var mı? Ben bu soruyu önemsiyorum, sorulanın dışında bize “iki kelam da şuna değinmek isterim,” dediğiniz bir konu. Dinlemek isteriz.

Bu gerçekten harika bir soru. Özenle hazırlanmış bu sorulara ve güzel söyleşiye şunu eklemek isterim. Çoğu arkadaşlarıma ve bana da hep soruluyor, “Bundan sonra öykü mü, roman mı?” Kendiadıma ben iyi hikâyeye inananlardanım. Her zaman için iyi öyküyü romana tercih ederim. Julio Cortazar’ın dediği gibi, “Roman sayıyla kazanır, öykü nakavtla.” Öykü okurken hep bunu arıyorum ve böyleyazmayı amaçlıyorum, başarabildiğim ölçüde elbette.


Çok teşekkür ederim Dilek Hanım. Kitap yolculuğunuzun önü açık olur ve umarım uzun yıllar konuşulur.

Sevgiler.


Söyleşi: Vildan Külahlı Tanış.

133 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page