• İshakEdebiyat

Ethem Baran'la Yazarlık Kariyeri ve Döngel Dünya Üzerine Konuştuk

Merhaba Ethem Bey. Öncelikle davetimizi geri çevirmeyip bizlere vakit ayırdığınız için hem kendi adıma hem de İshak Edebiyat adına çok teşekkür ederim. Sait Faik Öykü Ödülü’ne değer görülen “Döngel Dünya” kitabınızda bulunan öykülere değinerek hem öykü dünyanızı hem de sizi daha yakından tanımak istedik. Umarım keyifle cevaplarsınız.

Kitaba ismini veren “Döngel Dünya” öykünüzde tekerlikli sandalye ve dünya arasında kurduğunuz bir imgelem var. Karakterin, annesini kaybettikten sonra bile durmayıp yoluna devam ettiğini ve tekerleklerin de hareketini sürdürdüğünü görüyoruz.

Öykünüzden yola çıkarak soracak olursak, dünya her koşulda dönmeye devam ediyor mu Ethem Bey?

Dünyanın işi bu, dönmek. O dönüyor da kimler için, nasıl dönüyor sorularının peşine düşmek gerekir. "Döngel Dünya" öyküsündeki anne için dünya dönüyor muydu mesela? Dünyadaki hayatını bitirmiş biri için dünyanın dönmesi hangi anlama gelir? Oğul için de dünyanın dönmesi başka bir şey söylemektedir onun kulağına. Ve her dönüş tamamlanır, bir şeyi tamamlar.

Hacı Taşan’ın sesinden aşina olduğumuz, ismini bir Anadolu türküsünden alan “Yabandan Gel Yabandan” öykünüzden bahsetmek istiyorum.

Öyküde, asker kaçağı İlyas’ın Bulduk Usta’nın sazından çıkan ezgilerin sesini duyarak saklandığı yerden çıkıp geldiğine şahitlik ediyoruz. Hayatınızda sizi kabuğunuzdan çıkaran, sarıp sarmalayan, sizde bir umudu yeşerten Bulduk Usta’larınız var mı?

Benim ustalarım okuduğum yazarlardır. Onlar çok büyük ustalardır. "Yabandan Gel Yabandan" öyküsündeki Bulduk Usta da türkücülerimizin ustasıdır. Muharrem Ertaş şöyle anlatır Bulduk Usta'yı: "Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk dayımın çok güzel bir sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alır köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan inen asker kaçaklarını yakalarlarmış." Bu sözlerin içinden bir öykü bana el sallıyordu. Birkaç yıl bu hikâye ile dolaştım. "Yerde ne kadar ekin varsa gökte de o kadar varmış," cümlesini bulana kadar sürdü bu. İşte böyle öykünün nereden ne zaman geleceği belli olmaz. Ama iyi metinler, iyi yazarlar bende yazma isteği uyandırır. Kabuğumdan çıkaran, içimdekileri yeşerten bir yönü vardır yazıların.


Bu kitabınıza ve diğer kitaplarınıza baktığımızda güvercinler ve kuşlar sizin öykülerinize bir yerlerden mutlaka sızıyor. Bazen cisimleriyle karşımızda oluyorlar bazen de bir imge olarak.

Onların sizin dünyanızdaki yerini bizlere anlatmak ister misiniz?

Kedileri ve köpekleri de severim ama güvercinlerin yeri başkadır bende. Çocukluk ve ilkgençliğimde güvercin besledim. Bir tutkudur kuşbazlık. Kuşlarının uçuşu, kanat şakırtısı güvercin ehline keyif verir. Kendi ruhlarını güvercinlere yükleyip gökyüzü gökyüzü dolaştıran adamlardır onlar. Yerde gezer ama gökte yaşarlar. Şehirlerin büyümesiyle, insanoğlunun her yeri betonlaştırmasıyla gökleri de daraldı güvercinlerin. Artık daha az görülüyorlar.


Bir Ankaralı olarak öncelikle şunu söyleyebilirim ki, öykülerinizi okurken Ankara sokaklarını arşınlamaktan büyük keyif aldım. Biraz memleketçilik bizim de hakkımız sanırımJ Dost Kitapevi’nden, Meşrutiyet Caddesi’ne, Cebeci’den, Rüzgârlı pavyonlarına kadar alıp götürüyorsunuz okuyucuyu.

“Yamaçta Yağmur Var” öykünüzden de yola çıkarak şöyle bir soru sormak istiyorum size. Ankara’yı edebiyatın merkezi sayılabilecek birkaç şehirden biri olarak sayabiliriz. Peki siz taşra edebiyatı ve taşrada edebiyatla ilgilenen, yazan insanlara ne önerirsiniz, bu konuyla ilgili bize aktarmak istedikleriniz var mı?

Taşra, dışarıyı, dışarıda olanı bir anlamda da uzağı gösteriyorsa bize, ona ne kadar yakından bakarsak bakalım, o uzak kalacaktır yine de. Olup olan da budur bana göre. Derin bir boğuntunun içinde, kahredici tezdüzeliğin, kısıtlılığın, kuşatılmışlığın, vasatlığın, yabancı olan her şeyi yabancılayan tuhaflığın içinde pek çok bilinmeyeni, gizi barındırır taşra; uzaklığı biraz da bu yüzdendir. Varlığını, kendi dışındaki bir ‘merkez’in varlığına borçludur. Yani bir merkez var olduğu veya öyle sayıldığı için taşra vardır. Bir merkezin varlığı kabul edildiğinde kendi yoksunluğunun, kenara itilmişliğinin ağırlığı da artar. İşte bu ağırlık, içinde yaşanılan mekânı darlaştırmaya, içindekileri boğmaya başlar. Bir ruh halinin adıdır taşra. Dışta kalmış, güçlü ışıklar karşısında sönükleşmiş olma durumunun adıdır. Bu anlamda bir zamanlar merkez gibi görünmüş olan veya bir süre o görevi üstlenen Ankara da İstanbul'dan bakınca taşra gibi görünmektedir. “Ben bir şeyin taklidiydim ama neyin taklidi olduğumu unuttum,” der Oğuz Atay. Merkezle taşranın ilişkisini tanımlayan, yerine yakışmış bir sözdür bu. Suretle asıl birbirine karışmıştır. Suretin sureti, taklidin taklidi olarak çıkarlar karşımıza. Çünkü Yozgat Ankara’nın, Ankara İstanbul’un, İstanbul Paris’in taşrasıdır. Taşrada entelektüel olmak, olmaya soyunmak, merkeze varlığını duyurma çabasıdır bir anlamda. Taşralı yazar, merkezdeki okuru düşünerek, ya da okurun merkezde olduğunu varsayarak, oradan onay bekleyerek sunar yazdıklarını. Çünkü kendi çevresinde yazdıklarına gönül indirecek, ilgi gösterecek, onu derinliğine ve gereğince kavrayacak muhatap yoktur. Hangi amaçla yapılmış olursa olsun “taşra” nitelemesi olumsuz bir niteleme gibi durmaktadır. Taşrada yazan ve taşrayı yazan her yazar için bu ayrı bir sıkıntı kaynağıdır. Teknolojik olanak ve gelişmelerin uzağı yakın, olmazı olur kılması sonucu bu türden sıkıntıların atlatılmış olması gerektiği hâlde hâlâ tartışılıyor olması bana tuhaf geliyor.


Kelimelerle olan ilişkinize değinmek istiyorum biraz Ethem Bey. Ağarmak, pırtı, cıncık, dulda, pısmak, küşümleme, ipil, zilgir… Öykülerinizde kullanmaktan çekinmediğiniz bir dil var. Sizi her kesimden insanın okuduğunu düşünürsek, bu kelimelerin öykülerinizdeki ve hayatınızdaki yeri nedir acaba?

Bunlar dilimizin zenginliğidir. Bu toprakların sesidir. Bizden öncekilerin bıraktığı seslerdir. Çocukluğumda kulağımda kalan, zihnimde kalan, bir kısmı hâlâ dilimde olan kelimelerdir bunlar. Unutulup gitmesinler, en azından benim metinlerimde yaşasınlar isterim. Kullanmadan önce sözlüklere bakarım; okuyucu bu kelimelere rahatlıkla ulaşabiliyorsa kullanırım.


Vildan Külahlı Tanış: “Radarcı Raci” öykünüzdeki Raci karakteri üzerinden gidersek, orada şehir hayatını ve tek tipleşen insan kavramını biraz da eleştirel bir tavırla bizlere aktaran bir hikâye karşımıza çıkıyor. Kendi kabuğunda yaşamayı seçen insanlara karşı toplum olarak bunun bir seçim olabileceğinden ziyade bir bunu eksiklik olarak görme, yorumlama eğilimiz var.

Tüketime, hıza, her şeye yetişmeye çalışan insanlara karşın, kendi kabuğunda yaşamayı seçen, dünyayı oradan algılamaya çalışan insanlar için neler söylersiniz?

Hikâyesi olan, öyküsü yazılacak olan insanlardır bunlar. Tercihlerine saygı duyulup duyulmaması umurlarında değildir. Onlar hayatı öyle yaşamak istedikleri için öyle yaşarlar. İnsanların uzağında kurmuşlardır hayatlarını. Belki çok kırılmışlardır ve bir daha kırılmaktan korkarlar. İnsan fazla gelir onlara. Nitekim Radarcı Raci'ye de o kadar insan fazla gelir.

“Kar Yanığı” “Alamadım Eyvah” “ Babam Terzi Ben Çocuk” öykülerinizin ortak paydası, farklı karakterle karşımıza çıkıyor olsalar da “baba” figürünün etrafında dönüyor olması. Öykülerinize yansıyan “baba” kavramından bizlere bahseder misiniz?

Soruyu güzel sordunuz. Bendeki baba kavramını değil, öykülerdekini soruyorsunuz. Oidipus kompleksi Freud'dan beri bilimin ve edebiyatın ilgi alanından hiç çıkmamıştır. Nice edebiyat eseri vardır bu konuyu ele alan. Ben bu konuda şanslıyım. Rahmetli babamla arkadaştık biz. Bir kez bile incitmemiştir. Öykülerimde o güzel babanın izleri, gölgesi vardır. Bazılarında ise söylediğiniz gibi "başka babalar" kimi zaman acı dağıtır, kimi zaman hüzün; kimi zaman da zalimdirler. Pek çoğu bildiklerini, öğrendiklerini tekrar eder. Babalığın öyle olduğunu, öyle olması gerektiğini düşünür. Her zaman iyi niyet arama peşinde değilim elbet. Sonuçta mizaçlarına, kişiliklerine, ruhlarının derinliklerine, akıllarının ve bilgilerinin sınırlarına bakmak gerekir.


Fakir Baykurt, Hasan Ali Toptaş gibi yazarlara öykülerinizde atıflarda bulunduğunuzu görüyoruz. Sizin edebiyat çemberinizin içine kimler dahil olabiliyor, sizin nazarınızda edebiyatçı kimdir?

Derin bir konu bu. Fazla ayrıntısına girmeden şu söyleyebilirim: Edebiyatı, yazıyı hayatının merkezine koyan kişidir edebiyatçı. Hayata, dünyaya edebiyatın penceresinden bakandır. Edebiyatın önüne siyaseti, ideolojiyi vb. koyan gitsin o işlerle uğraşsın. Her yazı ideolojiktir, benim sözünü ettiğim o değil. Edebiyat bunların hepsini içerir ve o değildir. Sözünü ettiğiniz yazarlar edebiyatımızın çok önemli isimleri. Konu gerektirdikçe birçok yazar ve şair metinlerime konuk olur ve ben de metinler arası yolculukları severim.


“Essahtan Değil” öykünüzde geçmişe özlem ve sınıfsal farlılıklara değindiğiniz bir hikâye karşılıyor okuyucuyu. Geçmiş sizin için ne ifade ediyor ve gelecekle hangi zeminde birleşiyor sevgili Ethem Bey?

Öykünün çıkış noktasında geçmişe özlem var mı yok mu doğrusu bilmiyorum. Yeşilçam'ın o parıltılı dönemi anlatılıyor ama derdim başkaydı orada. Hikâye anlatma sanatına ve hikâye dinlemeye kendi bakış açımla eğilmekti amacım. Sanatla sanat alıcısı arasındaki ilişki de öykünün çıkış noktalarından birini oluşturuyordu. Bize sunulanla yaşanan gerçekliğin farkı, buna rağmen ona duyulan ilgi ve ihtiyaç gibi temel sorunlar… Öykünün konusu geçmişe dönmeyi zorunlu kıldı. İzlediği filmleri evden çıkamayan hasta ninesine anlatan delikanlının hikâyesi için günümüzün epey uzağına sıçramak gerekiyordu.


Yanıtlarınız için çok teşekkür ederim. Vaktinizi bizlerle paylaşarak mutlu ettiniz.

Ben teşekkür ederim.


Soruları Hazırlayan: Vildan Külahlı Tanış

127 görüntüleme