• İshakEdebiyat

Evşen Yıldız Yazdı- Kamburuma Üç Sebep

Yok Olmaya İtilen ve “Yok Sayılan Herkes Adına…”*

Recep Kayalı’nın Kamburuma Üç Sebep adlı öykü kitabı, görünürlük/görünmezlik meselesini temele alarak toplum içinde kusurlu sayılma hallerinin, toplumla, aileyle kurulamayan bağların, yalnızlıkların ele alındığı sekiz öyküden oluşuyor. Acıyı ajitasyon yapmadan anlatmayı başarabilen bu öyküler akıcı ve özenli diliyle, merak uyandıran ve yer yer gerçeğin ve zamanın sınırlarını genişleten kurgusuyla, karakter yaratmadaki başarısıyla öne çıkıyor.

Kambur olmayı, kişinin karşısına çıkardığı fiziksel engellerin ötesinde toplumsal bir handikap, küçümsenme ve hor görülme sebebi olarak düşünebiliriz. Bu yüzden, kitaba adını veren ilk öykünün, karaktere kamburunun hatırlatılmasıyla başlaması çok anlamlıdır. Kamburuna sebepler bulmak üzere hikâyelere sığınan anlatıcı, okura kamburunun asıl sebebinin aslında bu hatırlayış, yani sırtındaki yabancı gözler olduğunu söyler gibidir: “Kamburumu hatırlıyorum. Kızım doğduğunda ne güzel de unutmuştum kamburumu.” (s. 11) “Kamburluğumu hatırladığımdan beri yabancı gözler var sırtımda. Gözün ağırlığı hiçbir ağırlığa benzemez.” (s. 16). Kızının doğumuyla birlikte unuttuğu kamburunun yine dolaylı olarak kızı nedeniyle karşısına çıkması, ağır bir dram olarak verilmeye müsait bir konu iken yazar absürt hikayelere başvurarak hayatı kızı için kolaylaştırırken, hikâyeyi de bizim için daha gerçek bir zemine, iyi ve kötü yanların birlikte seyrettiği hayata çekiyor. Esprili dili ve rahat üslubu, zaman zaman kamburun ağırlığını iyice hafifletip okuru gülümsetiyor: “Zeus çıkıyor dışarı. ‘Ne var lan?’ diyor. İnsan bir hoş geldiniz der. Tam ayı bu Zeus.” (s. 14).

Yine bir fiziksel farklılığın/eksikliğin anlatıldığı öykü olan “Gökte Uçan Hüma Kuşu”nda acıyı hafifletme yolu olarak gerçekliğin dışına çıkmayı tercih eden yazar, bir ayağını gerçekten ayırmayarak okuru öykünün sonuna kadar gerçek ve hayal arasındaki ince çizgide tutmayı başarıyor. İlk öyküde olduğu gibi burada da imrenilecek bir baba-kız ilişkisini okuyoruz. Anlatıcının baba olduğu bu iki öyküde çocuğuyla sağlam bir ilişki kurabilmiş karakterleri okurken, diğer öykülerde oğul rolüne geçen anlatıcının, ölümüyle, terk edişiyle, dilsizliğiyle kendisini eksik bırakan bir babası olduğunu görüyoruz. Önce Dağlar Kar Tutar’daki karakterin, onu küçük yaşta terk eden babasının ikinci oğlu için kullandığı “O çocuk nasıl da tamamlanmıştı.” (s. 69) cümlesinde babasızlığı tamamlanamayış, eksik kalış olarak gösteren anlatıcının, “Yerin kaç kat altında bile olsa annemin yaptığı bu erdemli davranış karşısında yüzünün kızardığını görmek için neler vermezdim. Yakasına yapışmak için ya da. Her şeyden böyle kolayca sıyrılmasını sindiremiyorum. Bencilliği, şımarıklığı gitmiyor aklımdan.” (s. 68) cümlelerindeki öfke, babaya karşı beslenen hislerin en açık ifadeleri olarak örnek verilebilir.

Öykülerdeki karakterler için görünür/görünmez olma meselesinin önemli olduğunu başlangıçta söylemiştim. Karakterlerin bir kısmı insanlar arasında olup da görünmemeyi öğrenebilir: “Görünmez olmayı öğrenmek zorunda kalmış bir adamım. İnsanların gözleri bana değmesin diye yok olmayı öğrendim yaşamım boyunca.” (s. 18) “İnsanlar arasında öğrendiği görünmezlik…” (s. 82). Bu bir tercih değil, mecbur bırakılıştır. Çünkü insanların farklı olana yönelen, adeta onun sırtına binen gözleri vardır: “İnsanların kalp kıran, o meraklı, bizi zehirleyen gözlerinin göğsümüzde kurşun yarası açan acıma dolu bakışları…”(s. 23). Öte yandan görünmezlik bazen de karakterin kurtulmaya çalıştığı bir engel olarak çıkar karşımıza, karakter görünmek için çırpınıp durur: “İçimdeki hayvan … görünür olmak adına tırmaladı beni. … Var olduğumu ilan etmeliyim herkese.” (s. 39), “beni görmezden gelenlerin suratını parçalayabileceğim şiirler” (s. 43), “Allah onlara bu yaşadıklarımı gösterseydi ne güzel olurdu.” (s. 85). İster toplum görünmez olmayı öğrenmek zorunda bıraksın, ister görünmeye çalıştıkça bakışlarını onda kaçırsın; her durumda bir “yok sayma” söz konusudur. Kitabın geneline hâkim olan bu temanın bence en çarpıcı şekilde karşımıza çıktığı öykü, insanların bakmaya dayanamayacakları kadar çirkin bir yüzü olan karakterin anlatıldığı Çürüyen Gölgeler Sonatı adlı öyküdür. Buradaki karakter görünürlükle görünmezliği aynı anda yaşayan, görünerek görünmez olan, çirkinliğiyle rahatsız edici olduğu oranda var olabilen bir karakterdir. Bu öyküye, yine görmeye ve görülmeye dair çok etkileyici bir son yazılmış olması da ayrıca takdire şayandır.

Öykülerin çoğu, içinde yaşadığımız zamanda geçtiği izlenimi verse de birinde daha belirgin olmak üzere iki öyküde eski zamanların anlatıldığını düşündüren detaylar verilerek öykülere masalsı bir hava katılmıştır. Ancak o iki öyküde de zaman konusunda bizi yanıltacak detaylar bulunmaktadır. Zira imparatorluk döneminde geçtiği söylenen Kör Kuyulardan Çıkarılan Hikâye’nin bir yerinde gazeteler ve televizyonlardan bahsedilerek hikâyenin zamansızlığına vurgu yapılmış, bu anlatılanın tüm zamanların hikâyesi olduğuna dikkat çekilmiştir. Yine Çürüyen Gölgeler Sonatı adlı öyküde iktidarını korumak için halkı giyotin, urgan, darağacı marifetiyle idam ettiren başkanın, yeri geldiğinde halka tehditlerini camilerden ilan ettirmesi öykünün zaman ve mekân bağlamını zorlayarak zamansızlığın ve mekânsızlığın başka bir örneğini oluşturmaktadır.

“Siz de dikkat ettiyseniz çok iyi beceriyorum bu hikâye anlatma işini.” diyor, kitabın ilk öyküsünde anlatıcı. Ben Recep Kayalı adına kurmak istiyorum bu cümleyi, bence hikâye anlatma işini çok iyi beceriyor.


Evşen Yıldız









* Recep Kayalı, Kamburuma Üç Sebep, Bilge Kültür Sanat, 2020, s. 74.

137 görüntüleme0 yorum