• İshakEdebiyat

Evşen Yıldız Yazdı- Yakınlık Korkusu'nda "Başka Şeylere Dönüşen Şeyler"

Neslihan Önderoğlu’nun 2020 yılında basılan şimdilik son öykü kitabı Yakınlık Korkusu’nda 15 öykü var. Yazar bu öykülerin çoğunda hayat-ölüm, varlık-yokluk, zaman… gibi kavramların sorgulamasına yer vermiş ve bu sorgulamada en çok “dönüşüm” olgusu üzerinde durmuş. Anlatılan hikâyenin içine incelikle yerleştirilen bu sorgulamalar, okuyanı hikâyenin içinden çıkarmadan anlatılanın ötesine taşıyor. Neslihan Önderoğlu’nun kalemi öyle kuvvetli ki öyküler bittiğinde okurun, bu sorgulamaya ve “başka şeylere dönüşen şeyler”in izini sürmeye devam edeceğini düşünüyorum. Ben de bu yazıda, Yakınlık Korkusu’ndaki öykülerde bu dönüşümün karşımıza nasıl çıktığının izini sürmeye çalıştım.

Hayatın Ölüme, Ölümün Hayata Dönüşümü: Gerçek hayatta bizim için bir sır olan ölüme daha çok kalanlar çerçevesinden, yani ‘hayat’tan bakarız çoklukla. Gerçek hayatla bağını koparmayan öykülerde de ölümün, devam eden hayatın içinden anlatılmasına daha çok rastlarız. Yakınlık Korkusu’nda bu tema üzerine daha metafizik, okurun dikkatini ölüm ile hayat arasındaki çizgiye çeken bir yaklaşım görmek mümkün. Ayrıca bu dönüşüme tersten bakmaya çalışmanın konuya farklı bir derinlik getirdiğini söylemek abartılı bir ifade olmayacaktır. Sözgelimi “Hoşça Kal Lili” adlı öyküde anlatıcı, ölü balıkların suyla buluştuğunda tekrar canlanma ihtimalini aklından geçirir. Böyle gerçek dışı düşüncelere prim vermeyecek bir anlatıcıdan söz etmekteyiz, zira birkaç satır önce hayalet söylentilerinin aslını bildiğini çok net ifade etmiştir. Balıkların canlanmayacağını bildiği halde bunu anlık bir düşünce olarak aklından geçirmesi hikâyenin akışı açısından çok anlamlıdır; çünkü anlatıcı, sevdiği birinin ölüme anbean yaklaşmasına izleyici kalmaktadır. Böyle bir durumda, en mantıklı karakter bile hayat-ölüm arasındaki dönüşümün bir an için bile olsa tersine gerçekleşme ihtimalini aklından geçirmeden edemez.

“Ulla” adlı öyküde ölüm-hayat arasındaki dönüşüm hayatın anlamı olarak gösterilmiştir. Ulla, anlatıcıya sorduğu “Tutkuyla bağlı olduğun bir şey var mı?” sorusuna olumsuz yanıt alınca hayatının “boş” olduğunu söyler. Aynı sorununun cevabını kendi için verdiğinde toprağın yüzüne çıkamayan kaplumbağaları suya bıraktığını söyleyerek ölümü yaşama dönüştürmenin kendi hayatını dolu kıldığını anlatmış olmaktadır.

“Atlı Adam” öyküsündeki anlatıcının balık pişirirken aklından geçen “Önceki gece denize girmiş olsaydım belki bu balıkla aynı suda yüzecektik.” düşüncesi, şu an ölü olanın bir zamanlar canlı olduğunu, dokunabilecek kadar yakınımızda olduğunu hatırlamak ölüm-hayat arasındaki dönüşüme dair kitaptaki önemli cümlelerden biridir.

Vücudun/Varlığın Dönüşen Anlamı: Kitapta en çarpıcı bulduğum öykülerden biri olan “Mahrem”, önce sorgulanan, sonra kabullenilen bir dönüşümü az sözle ve çok başarılı bir şekilde anlatır. Öykünün temelinde hem hayat-ölüm, hem parça-bütün arasındaki dönüşüme hem de vücudun değişen anlamı üzerine bir sorgulama vardır. Bu kez açıkça karakterlerden birine söyletilmez, öykünün asıl konusu olan vücut bütünlüğü, öykünün sonunda annenin tek cümlesi ile et parçalarına dönüşüverir.

“Başka Şeylere Dönüşen Şeyler” öyküsünde Alper’in bahçede gördüğü ağacın ve çeşmenin geçmişine dair az da olsa bir şeyler söylenmesi, ağacın okuldan önce de orada olduğunu ve çeşmeden bugün artık su akmadığını bilmemiz bize onların varlığının dönüşen anlamlarını hissettirmektedir. Yine aynı öyküde, Alper bir anısında babasının göğsüne değen ayaklarının babasının varlığından aldığı güçten bahsederken babanın göğsünün değişen anlamına, bir vücudun parçası olmaktan çıkıp soyut bir anlam kazandığına da vurgu yapmaktadır.

“Atlı Adam” öyküsünde anlatıcı babasının ölü ve katı yüzüne dokunduğunda onu ilk kez görüyormuş gibi hissettiğini söyler. Artık babası birlikte korkularını aştıkları kahraman olmaktan çıkmış, sadece “tıknaz, karnı şiş” bir adamdır, babanın vücudunun anlamı değişmiştir.

“Zambaklar” adlı öykü, zamanın vücut üzerinde meydana getirdiği değişimin insanı hayrete düşüren yanına dikkat çeker. Öyküdeki anlatıcı, annesinin yaşlanmış ellerine bakar ve çocukluğunda annesinin ellerinin nasıl olduğunu hatırlar. Bu yaşlanmış ellerin ve küçülmüş bedenin “aynı kadına ait olduğuna inanmakta güçlük çeker.”

Dönüşen Hatıralar ve Hatırlananlar: Geçmiş, hiç değişmeden donup kalmış bir an değil, bugünden bakarken ister istemez bugünün duygusuyla, düşüncesiyle yeniden yaratılan, dolayısıyla dönüşen bir olgudur. “Adem’in Yüzü” adlı öyküde, uzun zamandır görüşmemiş iki arkadaş bir yılbaşı arifesinde bir araya gelince birlikte geçirdikleri “sefil” bir yılbaşı kutlamasını hatırlarlar. Bu anı “çok sahici bir andı be” diye anar Adem. Anlatıcının o ana dair “ne kadar anlatılsa o kadar yitirecekti büyüsünü … anlatıp dursan her defasında bir şeyler eklenip bir şeyler eksilecekti.” sözleri ise bu dönüşümü imler.

“Başka Şeylere Dönüşen Şeyler” adlı öyküde Alper’in geçirdiği bir günü izleriz. Alper için sıkıntılı geçen bu gün, ona geçmişteki mutlu bir anısını hatırlatan iki görüntüye ev sahipliği yapmıştır; biri ayaktan çıkarılan ayakkabı, diğeri saçılan ekmek kırıkları. Bu iki görüntü de ilk gördüğü anda Alper’i geçmişteki güzel anısına götürse de gün içinde ikinci kez ayaktan çıkan ayakkabı görüntüsüne şahit olduğunda anlar ki artık o iki görüntü de içinde yaşadığı bu günü hatırlatacaktır ona. Görüntülerin çağrışımı değişmiştir, geçmişteki mutlu gün silinip yerine bu günün sıkıntısı geçmiştir. Alper, çocuk yaşta farkına vardığı bu dönüşümle birlikte “mutlu” hayatının değişmeye başladığını da sezmektedir.

Parçanın Bütüne, Bütünün Parçaya Dönüşümü: “Atlı Adam” öyküsündeki anlatıcının bütünü oluşturan parçalar üzerine kafa yorduğuna ve bazen bütünün tekrar o parçalara dönüştüğünü hayal ettiğine şahit oluruz. Ata binme hayali kuran anlatıcı, at ile kendi vücudunun birleşip tek bir vücut olduğunu düşlerken atın kokusunda “evrenin yaratılışı için gereken bütün element ve molekülleri” duyumsar. Vücut üzerine, kas, kemik ve sıvı yığının bir şekle dönüşmesi üzerine düşünür. Yabancı bir yerde korkularıyla yüzleşen anlatıcının bir yandan bilimin konusu olabilecek meseleleri aklına getirmesi, öyle doğal bir şekilde verilmiştir ki hikâyenin akışına keskin virajlar eklenmemiştir. Nitekim bunları düşünen anlatıcı bir anda her akşam bir şeyler yazmayı, sonra onları bir araya getirip kitaba dönüştürmeyi planlarken de yine parça-bütün arasındaki dönüşüme, bu kez gündelik hayattan bir örnekle dikkat çeker. İlerleyen zamanda yazı yazdığı masa devrilince yaptığı işe yabancılaşmasını “itinayla kurduğum evren dağılıverdi” sözleriyle açıklaması da bu yüzdendir. Vücutta, parça parça yazılardan oluşan kitapta nasıl ki parçalar bütünü meydana getirdiyse kitap yazma hayalinin de bir bütün olduğunu ve onu oluşturan somut ve soyut parçalar olduğunu anlatıcının bu sözünden anlarız. Yine aynı öyküde gecenin karanlığında kendini denizle bir olmuş gibi duyumsar anlatıcı. Dokunma duyusunun yok olduğunu, bedeninin sıvılaştığını düşünmesi de yine bütün olan bedenin parçalara dönüşmesini resmediyor. Bütün bu örnekleri göz önüne alırsak “Atlı Adam” öyküsündeki anlatıcının, vücudun bütünlüğü ile dağılıp parçalanma arasındaki arafta hissettiğini söyleyebiliriz.

“Hoşça Kal Lili” adlı öyküde Lili’nin ölümü karşısında da benzer bir dağılma, çözülme hissi vardır. Anlatıcı “bedenini bir arada tutan bütün vidalar ve yaylar boşalmış gibi” hisseder; yaşadığı acının büyüklüğünü, bedenin bütünlüğünü kaybetme metaforuyla karşılamaktadır. Birkaç satır sonra anlatıcı doğaya dair görüntü ve sesleri sayarak bunların “kendini zorlayarak kurduğu evrenin parçaları” olduğunu söyler. Tıpkı vücudunun bütünlüğünü sağlamakta zorluk çekeceği gibi bu evrenin dağılmasına da engel olamayacaktır.

Değişen Gerçek: “Atlı Adam” öyküsünde “Gerçek: Sürekli bükülür ve o yüzden hep yenidir.” der anlatıcı. Aslında bunu gerçeğin göreceliliği diye okumamız mümkündür çünkü babasının “yalan söylemedim, (su) bana soğuk gelmiyor.” cümlesinin ardından söyler. O halde gerçek kişiden kişiye değişip dönüşebilecek bir özelliğe sahiptir.

“Başka Şeylere Dönüşen Şeyler” adlı öyküde Alper günün sonunda bütün günü yeniden kurgular. Bu küçük yaşta büyük ve kendisini üzen bir yalana ortak edilmesinin tesellisi olarak görebiliriz bu oyunu. Aynı zamanda gün içinde bazı çağrışımların anlamının değiştiğine, artık hatıraların farklılaştığına şahit olmuştur. Mademki geçmişe dair anılar, o anıların hissettirdiği duygular değişebiliyorsa, anne, öğretmen karşısında gerçeği değiştirebiliyorsa öyleyse neden yaşanan an değiştirilmesin?

Suyun ve Ateşin Dönüştürücü Gücü: Suya dair en çarpıcı gözlemler “Zambaklar” öyküsünde yer alır. Mezarlığın ortasındaki bir fıskiye bir ayrıntı olarak verilip geçilmez. “Ölüm sessizliğinin içindeki ses ve hareket insana hâlâ yaşadığını hissettiriyor.” cümlesinde açıkça ifade edilen şekliyle su, mezarlığın ortasında bile yaşamı vurgular. Üstelik hayatın bir “döngü” olduğunu, ölümün bir son olmadığını hissettiren bir ferahlıkla. “Su sonsuz bir akışkanlık içinde üstten aşağıya dalgalar halinde yayılıyor. Bitip tükenmeyen bir hareketle kendini yeniliyor sanki.”

Suyun aksine ateşin dönüştürücü etkisi yok etme üzerine kuruludur. Bu etki ilk olarak “Hoşça Kal Lili” öyküsünde karşımıza çıkar. İşçilerin ateş yakarak anızları temizlemek istemesinin arka planında o boş araziye pavyondan orospu getirilmesini engellemek olduğunu bilir anlatıcı. “Alevler yangına dönüşecek, bitkiler ve hayvanlarla birlikte insanların şehvetlerini de kül edecek.” diye geçirir içinden. Ateşin meydana getireceği bu yıkıcı dönüşüme hikâyenin sonunda ihtiyaç duyacağının da ipucunu vererek.

“Adem’in Yüzü” adlı öyküde sarma sigaraya zıvana yapmak için kendi vesikalığını seçer Adem. Sigaralarını içerken Adem’in fotoğraftaki yüzünde meydana gelen değişim anlatıcıyı etkiler. Sonraki paragrafta Adem’in kısalan saçlarından yola çıkarak arka arkaya sıraladığı dönüşümler, hiçbir şeyin kalıcı olmayışından duyduğu rahatsızlık en son “var olmak denilen düşün içine sıkışmıştık hepimiz … Gerçeklik bizimle dalga geçiyor gibiydi.” cümleleriyle zirveye taşınır.

Sonuç: Hayatın sürekli dönüşümden/değişimden ibaret olduğu, öykülerin de hayatın içinden çıktığı hatırlandığında elbette okuduğumuz öykülerde anlatılan tek bir an bile olsa bir dönüşümü okuduğumuzu biliriz. Neslihan Önderoğlu’nun Yakınlık Korkusu kitabında öykü karakterleri bir adım daha ileri giderek bu dönüşüme dair sorgulamalarını açıkça yaparlar. Yazarın ustalığı sayesinde bu sorgulama, verilen hikâyenin içinde, okuma serüvenini sekteye uğratmayan bir şekilde öykünün temel unsurlarından biri oluverir.


Evşen Yıldız

151 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör