top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Halil Yörükoğlu ile "Keşke Yüzüme Baksanız" Hakkında

1. “Kaçış Rampası” adlı kitabınızdan sonra “Keşke Yüzüme Baksanız” adlı öykü kitabınızla okuru ikinci kez selamladınız. İletişim Yayınlarından çıkan kitabı konuşmadan önce sizi birkaç cümleyle tanımak isteriz. Halil Yörükoğlu kimdir? Bir de kitapta yer alan biyografinizde bir cümle dikkatimi çekti. “Hâlâ göçerliğe inanıyor.” Yazılmış hakkınızda. Bunu biraz açar mısınız? Buradaki “göçmek” fiili okurda tevriye çağrıştırıyor. Sizden duymak isterim, nasıl bir göçerlik?

Merhabalar. Değerli sorular ve ayırdığınız zaman için size ve İshak Edebiyat’a teşekkür ederim. “Kimsiniz?” sorusunun cevabı karmaşık. Malum sürekli bunu soruyoruz. Özetle yazmaya, yaşamaya, geçinmeye çalışan biriyim. Ben madden ve manen göçebe olduğumuza inanıyorum. Bilinen geçmişimde de var bu göç geleneği. Buna ilavete, modern anlamda da bu göçme meselesini devam ettirmiş biriyim. Yerleşik hayat içinde de sokakları dolaşmayı, hareket etmeyi, yürümeyi bir beslenme biçimi olarak görüyorum. Yani sevdiğim bir fiil. Üzerine düşündüğüm bir eylem. Bunun yanında bu durum bir yerde kalıcı olamama halinden dolayı da ilgimi çekiyor. Eskilerin ifadesiyle geldik gidiyoruz gibi.

2- Kitap on yedi öyküden oluşan bir iç ses evreni. İç monologların hâkim olduğu derinlikte kahramanların çatışmalarına tanık oluyoruz. Diyalogların geride kaldığı, genellikle “iç” odaklı bu kitapta on altı öyküde “ben” anlatıcı tercih edilmiş. Yalnızca “Kısa Kollu Gömlek” adlı öyküde “o” aktarıcıyı görüyoruz. “Ben” anlatıcı; benim de okur olarak sevdiğim, kendime yakın bulduğum anlatıcı olmasına rağmen görme ve bilme açısından sınırlı olduğu için yazarın hareket alanını da daraltıyor. Peki sizin “ben” anlatıcı tercihinizin özel bir nedeni var mı? Neden hep “ben”? Bu kurgunun istediği bir yol mu yoksa yazarın bile isteye yaptığı bir tercih mi?

“Ben” anlatıcı kullanınca, kendimi rahat hissediyor ve daha iyi yazabileceğime inanıyorum. Bu şekilde doğru empati yapabildiğimi hissediyor sonuç olarak daha iyi aktarabileceğimi düşünüyorum. Haliyle elim ona gidiyor. Ama sınırlı ve hareket alanının daralması konusuna katılıyorum. Lakin, bunu bir sorun olarak görmüyorum. Dar alanda yazalım gibi bir bakışım var. Yani derinliği sağlamamızı engelleyen şey anlatıcı olamaz. Çok bilmek de derinlik sağlamaz. Ki her şeyi bilmemize ve anlatmamıza gerek yok bence. Şunu da belirteyim, belki yazdığım bazı öykülerin tanrısal ya da üçüncü tekil ile yazılması gerekiyordur. Bu da mümkün. Bu biraz benim konfor alanım. Konfor alanından kurtulunması gereken bir yer gibi bahsedilmesinden de hoşlanmıyorum. Her konuda sürekli değişiklik peşinde koşmamıza gerek yok. Ki deniyorum da ben. Kendimi tekrar edeyim ben diliyle yazdığım on tane kitabım yok. Sadece, otuz öykü var. (gülücük) Ayrıca, bir sürü kıymetli yazar var çeşitli anlatım teknikleri uygulayan. Onları, severek okuyor ve takip ediyoruz.


3- “Döngü” adlı öyküde tez yazması gerektiği halde alışveriş merkezinde tezgahtarlık yapmak zorunda kalan bir kızın monoloğuna kulak misafiri oluyoruz. Aynı döngünün içinde köşeye sıkışmış tüm bireyleri temsil eden karakter yaşadıklarının hıncını çıkarmak için aynada kendini görmeyene kadar vuruyor, vuruyor. Öyle bir döngü ki hıncı bile kendinden çıkıyor. Karakter, “Sonrası değişirdi, öncesi değişik olsaydı belki.” dedi bir yerde. Bu cümle beni düşündürdü. Karaktere bunu söyletene soruyorum, hep mi “önce” suçludur? Diğer öykülerinizde de geçmişin izlerini yoğun bir şekilde solumak mümkün. Sartre “Geçmişi cebinizde saklayamazsınız, onu koruyacak bir eviniz olmalı,” der. Ne dersiniz, Sartre haklı mı? Geçmişin evini mi yapmalı yoksa onu yıkıp atmalı mı?

Korumak meselesi, sessizce bir yerde beklemesi mi yoksa onu pamuklara sarmak mı bilmiyorum. Ama ben geçmişi cebimde taşıyorum. Elimi her cebimden çıkarışımda illaki parmaklarıma bir şey bulaşıyor. Yıkıp atamam yani. Yıkılıp atılmasını da çok zor buluyorum. Bu geçmiş meselesi biraz kendimizi keşfetmemizle ilgili de olabilir. Her keşif olumlu olmadığı ve mevcut halimizle ve şartlarımızla çatışabileceği için böyle anlarda, hemen geriye gidip aynı o öyküdeki gibi bir anlık “Acaba şöyle olsaydı nasıl olurdu, böyle olsaydı nerede olurdum?” gibi sorular sordurur bize. Hayatta sürekli seçimler, sonuçlar ve yol ayrımları vardır. Tercihlerimizin sonucunda sadece dostlarımıza ağlayabiliriz. O yüzden “Ey başını usul usul devam et,” diyoruz.


4- Kitabın “O” anlatıcıyla yazılan tek öyküsü Kısa kollu Gömlek’te herkesten ve her şeyden korkan, omzundaki izden utanan, annesinin yokluğunu derinden hisseden bir karakterin karşı balkonda sardunya sulayan kadına olan aşkı eksenindeki monoloğuna tanık oluyoruz. Okuru da içine alan dipsiz bir yalnızlık anlatılmış. “Yığılıp kalsam, balkona çıkmadığım da anlaşılmayacak nasıl olsa,” cümlesini söyleyebilecek o kadar çok insan var ki etrafımızda. Diğerler öyküler için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Yalnızlık, korku, kaçışlar, saklanışlar, özlem, terk edişler… ve ilginçtir ki öykülerde genellikle ana karakterlerin adı yok. Neden yok? Bahsi geçen içe dönüş, kendine saklanış bir karakterin taşıyamayacağı kadar çok mu? Ya da o karakter biz miyiz, hepimiz, bütün “ben”ler?

Karakterlerin isimleri neden yok sorusunun birkaç cevabı var. Birincisi bu önemli değil. Yani isim neden önemli olsun ki. İsmi Mehmet yerine Ahmet olsa ne değişir mesela. Mehmet o acıyı çeker de Ahmet çekemez mi? Bunları size değil genel olarak kendime soruyorum tabii. Hafızamda ruhumda bildiğim gördüğüm herhangi bir insan, terk edilmiş, acı çekmiş, ağlamış olabilir. Birisi yani, hepimiz olabiliriz bu. Bir ismimiz yok. Birisi dışında ortak bir isim bulamayız. İkincisi birileri bu öyküleri okuduğunda, karakterlerin isimlerinin olup olmadığını fark etmesinler istiyorum galiba. Yani belki “İsim yok ya bir saniye,” denilmesini de arzu ediyor olabilirim. Okuduğumuz metinde isim neden önemli ki şahsen bir okur olarak benim pek ilgimi çekmiyor. İsim olanlar da var isim koymaya karşı değilim tabii de orada bir mesele var ya da durum var ya hani, tamam işte onunla ilgilenelim okuyabildik mi metinden keyif aldık mı kısmı daha çok ilgimi çekiyor.

5- “İsmim Ali, otuz üç yaşımdayım,” diye başlıyor “İbrahim” adlı öykü. Sonrasında Ali, arkadaşı İbrahim’in eşofmanını sobaya attığını itiraf ediyor. Onun çocukluğuna verip hissettikleriyle hüzünlenen okur için asıl darbe finalde geliyor. Beklenmeyen bir final. Ali’nin hislerinden yola çıkarak ve diğer öykülerde de hissettiğim için soruyorum. Cansever’in de dediği gibi çocukluk sahiden gökyüzü gibi midir, hiçbir yere gitmez mi? Bir de çocukluğunuz, öyküleriniz için bir eşik midir yoksa besin kaynağı mı?

Kesinlikle hiçbir yere gitmez. Bu dizeyi geçen gün bir arkadaşım yazmıştı. Şu an gene duygulandım. Bence kutsal kitap gibi çocukluk. Şifresini çözünce çok hikâye saklıyor. Ama zor da yani. Hikaye yazacağız diye acı da çekmemek lazım. Malum bizim memlekette kolay çocukluk geçiren pek yoktur. Arabeskliğimiz da azıcık ondandır. Benim için besin kaynağı. Çocukluğun, eşik olmasını geçip beslenebilmek içm kendimce çok uğraştım ben. Hâlâ da uğraşıyorum.


6- “On Dört Yaşındaydım” adlı öyküden şu bölümü alıntılamak istiyorum. “Naber ablası?’ dedi garson çocuğa. Daha dudağı kapanmadan gözlerim kapandı. O an dursaydı keşke her şey. İnadına döndü dünya. Pervane olup beni çocuğun cevabıyla onun arasına fırlattı. Garsonun, ‘İyiyim Sevda Abla, diyeceği kadar geçen boşluğa neler neler sığdı.” Buradaki samimi, sakin ve şiirsel üslubu çok sevdim. Buna benzeyen, altını çizdiğim pek çok cümle var. Üslubunuza şiirlerin katkısı var mıdır acaba? Kimleri okursunuz, ezberinizde bir dize var mıdır bizimle paylaşacağınız?

Şiirin katkısı keşke daha fazla olsa. Dilimizi çok seviyorum. İnsanın kendi dilinden en fazla keyif alacağı tür galiba şiir. Kesik kesik birbirine takip eden tek başına anlamlı bulamayacağımız ama bütünün içinde manalı kısa cümleler kurmayı önemsiyor ve yapmaya çalışıyorum. Şiirsel derken akla hemen kısa cümleler gelmez tabii. Ama ritm galiba ana meselemiz. Ritm iyiyse herhangi bir metin şiirsel olabilir. Şiir okumayı severim. Yaşıtımız şairleri, şiir geleneğimizi takip etmeye çalışıyorum. ilk aklıma gelen dize “Ben koşarım aşağlara,koşarım/yıkanacak boğulacak su bulsam.” *


7- Öykülerinizden birinde nefes almanız mümkün olsaydı bu hangi öykü olurdu ve neden, öğrenebilir miyiz? Hangi karakterinize yakınsınız mesela ya da yolda görsem yüzüne bakmam dediğiniz var mı? Karakterlerinizle aranız nasıl? Onları gerçeğin koynundan mı çekip alırsınız ya da hepsi birer hayal ürünü mü?

“On Dört Yaşındaydım” öyküsündeki anlatıcının hikayesini anlattığı adam olurdum bence ben. Dinlerdim. Sormadıkça da akıl vermezdim. Yargılamazdım da. Karakterlerin hepsine çok yakın olduğumu düşünüyorum. Hepsini tanıdığımı düşünüyorum çünkü. Yolda görsem yüzüne bakmam, dediğim yok. O kadar sert şeyler yazmıyorum bence. Ama anlaşamayacağım, mesafeli olacağım tipler var. Onları da anlıyorum, anlayınca devam etmek kolay oluyor. Devam ederdim. Hepsi her halleriyle ya da bütün olarak gerçek değil. Ama bir yerde karşılaşsak şaşırmam. Gerçek ya da gerçekleşmesi olası durum ve olayların edebi ve kurgusal yazılması ile ilgileniyorum haliyle gerçek ve kurgu beraber. Haberler, sokak, anlatılanlar, rivayetler beni etkiler.


8- Son olarak size iyi gelen, kaleminizi ve hayal gücünüzü besleyen, tekrar tekrar okumaktan bıkmayacağınız yazarlardan birkaç tanesinin ismini alabilir miyim? Bir deil nedenini?

Nedeni, bize iyi geleceğinden emin olduğumuz yazarlar olması galiba. Daha önce birden fazla okuduğumuz ve bize iyi gelen, soru soran, zevk veren, metinler ve yazarlar olmaları. Beslenmek istediğimizde de aklımıza ilk gelenler bu isimler oluyor. Kendimizi yanlarında iyi hissettiğimiz insanlar gibi. Mesela, Sait Faik, Barış Bıçakçı, Raymond Carver bunlardan ilk üçü. Ki bu değerli yazarlar herkesin bildiği ve peşinden gittiği de isimler zaten.


*Turgut Uyar


Söyleşi: Esra Kahya



0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page