• İshakEdebiyat

Haziran Ayında Yayımlanmış Öne Çıkan Bazı Öykü Kitapları


Ayaşan-Kem Gözler Çağı, usta yazar Gürsel Korat’ın Kunday-Gölgeler Çağı kitabının devamı niteliğinde. Arka planda Moğol istilaları altında inim inim inleyen bir yıkımın eşiğindeki Anadolu’da Ak Şamanlar ile Kara Şamanların mücadelelerini anlatan bu sürükleyici kitap, aslında zamanlar üstü değerlere odaklanıyor: İyilik, doğruluk, doğa ve bilim sevgisi, insanlığın geleceğine duyulan kaygı ve aşk.

Kunday ile Ayaşan’ın aşkıyla Gürsel Korat gençlerin hem düşüncelerine hem de kalplerine dokunurken, bir özgürleşme ve büyüme hikâyesi anlatıyor.

Ayaşan-Kem Gözler Çağı’na Aysu Koçak’ın resimleri eşlik ediyor.

TADIMLIK

Hızır sesini yükseltti: “Bilimi sevmiyor, düşünceden nefret ediyorsunuz. Her şeyi kendi çıkarınız için düşünemezsiniz. Sizin geleceği görme gücünüzü bir zamanlar bunun için yasakladık.”

Nazar sırıttı: “Ben geleceği görüyorum zaten. Artık bu yasağı kaldırmanız için uğraşacak değilim.” Sonra döndü ve oğluna seslendi: “Çıtak duydun mu, bilimi sevmem gerekiyormuş! At gölgeli Hızır’la, bal arısı gölgeli mimar İmhotep bir türbede oturup bilim konuşacaklar, biz de bunu seveceğiz, öyle mi?”

Hızır şaşırdı: “Bunu nereden biliyorsun?”

Nazar kahkaha attı: “Geleceği görüyorum dedim, inanmadın. Geçmişi görüyorum dersem yine inanmazsın.”

Yalan söylüyordu ama inandırıcıydı Nazar. Hızır’ın yüreği daraldı, korkunç bir şeydi bu. Nazar bilinmeyen güçler elde etmiş görünüyordu ve durdurulması olanaksızdı. Son bir gayretle “Ak Şamanları yok ettiğiniz anda, insanların hiç gölgesi kalmayacak. Biz kötülük yapmayı bilmeyenleriz. Bizi yok etmek için hiçbir haklı gerekçeniz yok.”

“Var, bizi engellediniz.”

“Sizin kötülük yapmanızı engelledik.”

Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay… Bütün çocukluğumuzu onun çevresinde öreriz. Hani çocukken bir yerimiz yara olduğunda tentürdiyot sürerlerdi üstüne, sonra da yanmasın diye üflerlerdi. Hayatımız boyunca birileri yaralarımıza iyi gelecek bir şeyler sürsün, sonra da acımızı almak için üflesin diye bekliyoruz.

Yekta Kopan’ın yeni öykü kitabında çocuklar var. Gerçekle gerçek ötesinin sınır çizgisinde yürürken dengesini bulmaya çalışan çocuklar. Yetişkinlerin sıkıcı ve yoz dünyasına sığamayan, hayata taptaze gözlerle bakan, yaralı olmasına karşın sorgulamaktan asla geri durmayan çocuklar. Cesaretlerini ceplerinde taşıyan çocuklar.


Kimi alabildiğine gerçekçi kimi cesurca yaratıcı ve oyunbaz kimi de distopyanın sınırlarında gezinen öyküleri bir araya getiriyor. Bana Kuşlar Söyledi. Ele aldığı çetin meselelere karşın kendine özgü mizahından, derin ironisinden ve yaşam sevincinden asla ödün vermiyor Yekta Kopan. Her şeye rağmen hayatın yanında olmamız hatta elden geldiğince “dans etmemiz” gerektiğini vurguluyor.

Çocukların dünyasından bakınca hâlâ umut var.

Çocuklar varsa umut var.

Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil artık. Ne dağ ne çocuk, ne kum ne karınca. Herkesin gördüğü ama kimsenin şaşırmadığı bir değişim bu. Hızla kanıksanan, hatta zaman zaman alkış tuttuğumuz; tuhaf, yanlış, zehirli bir değişim. Aynı kalan, insanın bir kısa soluk verişi, kavgası, gürültüsü, teması. Hepsinin üstünde aynı kalmanın tedirginliği, bağırmayan, usul usul, yalın bir telaş.

M. Özgür Mutlu, Dönme Dolap Düşleri ile başta öykü diline, sonra da atmosfere ve karaktere inandığını bir kez daha gösteriyor. 2011 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü öykü dalında Van Gölü Ekspresi ile aldıktan sonra Karton Ev ve Dünyanın Çivisi isimli kitaplarıyla okurla buluşmaya devam eden yazar, yolculuğunu ara vermeden sürdürüyor.

Dönme dolap aşağı inerken batıyor dünya, çıkarken doğuyor. Batarken büyüyor her şey, doğarken küçülüyor. Ben bunca sene ne yaptım büyüyüp küçülmekten başka? Aynı yerde dönüp durdum desem, yol nedir sanki, yolculuk? Bir geminin farelerin viyakladığı, karanlık küflü mutfağında Atlas Okyanusu’nu geçmişsem ne olmuş. Yine burada değil miyim, kendimden büyük gölgemi kaybettiğim yerde. Hayata beni ucuz cıvatalar bağlıyor yine.”

Zehra Tırıl’ın öyküleri gündelik hayatın akışında ayrı düşenleri bir araya getiren izleri, sakin, ağır ve güçlü bir nefesle duyuruyor. Parçalanmış benliklerde insanın hayatta kalma seyrini, okurun aklına sorular düşürerek, iç burkan ayrıntılarla yalın, çarpıcı, etkileyici bir dille anlatıyor. Kapıların Kışında, yazarın Odalarda Annem Yok ve Pembe Gecelikli Kız’dan sonra üçüncü öykü kitabı.

“Leylekler geçiyor, dedim. Rüzgâra, dolunaya, dağlara konuştum, bir karanlık kovuğa çöküp: İnsan şeytan, insan tanrı, insan kul; korkak, kaçak, yalancı, zayıf, yalnız, ömrünün tanrısı, sürüngeni, figüranı; yaşam adil değil. Dağlar bunu duyun, her çocuk dünyaya eşit doğmuyor, eşit büyümüyor, aynı sevmiyor. Mağaraya çekilsem aklım da mağaraya çekilir mi? Aşkın içimden geçmediği, aşkın içimden gelmediği kavgalara kapanıyorum. Gitme nedenim şu diyeceğim bir yalan bulamam, sana. Doğruyu da bulamam. Leylekler geçiyordu, teyzemin yüzü, sesi, bana eğilişi... Anlattığım. Duvar, sınırları yırtılmış, renkleri solmuş harita asılı.”

Her biri kendine ait bir renkli kumaş parçasının üstünde duran kadınlar, saç örgülerini tutan oyaları çözdüler ve yavaş yavaş balıksırtı örgüleri açmaya başladılar. Örgüler açıldıkça, kadınların saçlarından kum gibi, un gibi bir şey dökülüyor ve kumaşlara akıyordu. Yeşil, “Tohum bunlar!” diye bağırdı. Kadınları çevrelemiş çocuklar aynı anda çağıldadılar. “Tohum bunlar! He ya!” Hande Ortaç’ın öykülerinin kahramanları hayata karşı hayatı savunuyorlar. Düşseler de kalkıyor, umut etmekten, direnmekten, nefes aldıkları sürece iyi olana inanmaktan bir an bile vazgeçmiyorlar. Kendileri vazgeçmedikleri gibi, çevrelerindeki her canlıyı da buna inandırıyorlar. Hem zamanı ve bu zamanın tüm gerçekliğini anlatıyorlar, hem de fantastiğin, bilimkurgunun içinden yeni bir anlam yaratmaya çalışıyorlar.

Daha İyi misin? bir savaştan kaçanların, yalnız kalmış ve tüm zamanını sıkıntıyla geçirenlerin, gidenlerin ardından çaresizce bakanların, mücadeleye omuz verenlerin, plaza larının tekdüzeliği içinde kendini var etmeye çalışanların derdine ortak olan öykülere ev sahipliği yapıyor…

“Bu, yıllardan herhangi biri değil. Unutmayacağız. Belki unutma fiilini ortadan kaldıracak denli buna dönüşeceğiz. Belki geleceği tahayyül gücümüzü hatırlamanın bir yolunu bulacağız, değiştireceğiz. Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne, derin bir eşitsizliğe ve milyarlarca insanı alternatifin imkânsızlığına ikna edebilmesine borçlu olan bu düzen, kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken ‘iyileşmek’ nasıl mümkün olacak?”

Pınar Öğünç

Salgın hayatının ağır yükünü ve riskini göğüsleyen sağlık çalışanları... Adeta kayıp zamanı, kayıp hayatı telafi edercesine yüklenilen alışverişin yükünü çeken kasa görevlisi, kargocu, postacı... Evlerinde, bilgisayar başında 7/24 iş başında tutulan beyaz yakalılar... Hiçbir şey olmamış gibi, mesafesiz, önlemsiz, didinmeye devam etmek zorunda bırakılan mavi yakalılar... Tarımcı, güvenlik görevlisi...

Pınar Öğünç, değişik alanlardan 35 emekçiyle önce salgının başlarında, sonra birinci yılı dolmaktayken uzun sohbetler yaptı ve onların hikâyelerini yazdı. Korkuları, çileleri, öfkeleri, umutsuzlukları anlatan hikâyeler... Sadece o kadar değil ama... İnsanların özlemlerini, uyanışlarını, kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayan deneyimlerini, geleceğe dair düşündüklerini anlatan hikâyeler. Pandemi Zayiatı, Pınar Öğünç’ün yazar ustalığıyla el ele veren güçlü ve içgörülü ifadeleriyle, okuyanı, hayata emek veren bu insanlara hayran bırakacak...

Tunç Kurt, nefes nefese ama aksamayan, yer yer yazarın bile isteye frene bastığını hissettiğimiz, sağlam bir kurguya yaslanan, öfkesi demli öyküler yazıyor. Edebiyatımızın modernist damarında yer alan yazar, güçlü öykücülüğünün yanı sıra cesur deneysel girişimleri ve bu alanda kat ettiği mesafeyle de dikkat çekiyor. 2021 Sennur Sezer Emek-Direniş Ödülü’nde öykü dalında birinciliğe layık görülen Hayatlarınızdan Alacaklıyım okurları, toplumsal sorunları farklı bir bakış açısıyla işleyebilmiş öykülerle karşılarken, yazarın içten ama okurla mesafeyi koruyabilen dili hayat üzerine çokça düşündürüyor. Tunç Kurt’un, güçlü öykücülüğüyle uzun zaman hatırınızdan çıkmayacak öyküler: Hayatlarınızdan Alacaklıyım!

Bazen can dostumuz, bazen bir kardeş, bazen bir yoldaş, bazen sevinçlerimizin ya da dertlerimizin tek ortağı… Belki de yalnızlığın tek şahidi… Konuşamasa da dinleyen, gözlerindeki sevgi dolu bakışlarla bizi anlayan, içinde bir yerde bizi hissettiğini bildiğimiz o güzel can… Köpek… Kimi zaman bir insandan daha yakın değil mi bize?.. Mutlu anların, mutsuz anların, acılarımızın ve düşlerimizin şahidi o… İşte Köpek Öyküleri kitabında, birçok yazarın sahiplendiği, beslediği, birlikte yaşadığı, karşılaştığı ve özlediği o can dostun yüreğe işleyen, yer yer sizi eğlendirecek, yer yer gözyaşlarına boğacak gerçek, yaşanmış öykülerini bir arada bulacaksınız. Yeryüzü onların dostluğuyla daha güzel, daha yaşanası, değil mi?..

ÖYKÜLERİYLE KİTAPTA YER ALAN YAZARLAR:

Dilek Neşe Açıker, Rahim Arslan, Kadir Aydemir, Nazmi Bayrı, Yunus Bektaşoğlu, Onur Birgül, Mizgin Bulut, Ümit Coşkun, Ahmet Çağlayan, Yasemin Çalıkır, Deniz Çöğendezoğlu, Mert Çuhadaroğlu, Açelya Duran, Mehtap Erel, Sema Fener, Deniz Feyzan, Ayşen Gacan Gülbağ, Pınar Gözpınar, Dervişe Güneyyeli, Tülay Güzeler, Turgay Kantürk, Aslı Ilgın Kopuz, Julia Ortay, Burak Sarımehmetoğlu, Ali Deniz Uslu, Cüneyt Uzunlar, Mehmet Ünver, Mustafa Ünver, Atilla Yaşrin, Funda Yıldız, Gül Yıldız, Melih Yıldız, Turgay Yılmaz

“Bu kadar şeyi nerden biliyorsun Makbule?” diye sordum.

“Ah canım... Ben Edebiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisiydim.”

Afallamıştım.

“Neden burada şimdi?” sorusu, aklımdan bir türlü gitmiyordu. En sonunda dayanamayıp sordum, “Neden içeriye girdin Makbule?”

“Kocamı zehirleyerek öldürmekten.”

Severek okuduğumuz şiir, roman ve öykü kitaplarının bir kısmı hapishanelerde yazılmış, “hapishane edebiyatı” yazın dünyamızın önemli bir parçası olagelmiştir. Vicdan Özerdem de hayatının on yılını hapishanelerde geçirmiştir. Elinizdeki kitap, yazarın bir dönem “misafir” olarak konulduğu cinayet, hırsızlık, uyuşturucu davalarından ceza almış “adli” kadınlar koğuşunda kalanların ve içeride büyümek zorunda bırakılan hapishane çocuklarının gerçek hikâyelerinden oluşmuştur.

Yazar, hukuk sisteminin adil olup olmaması ile ilgilenmiyor. Bizleri, yoksulluk, şiddet, tecavüz mağduru kadınlar ile empatiye zorluyor. Bir yandan köhnemiş hapishane sistemiyle yüzleştirirken, diğer yandan kadınların işledikleri cinayetlerle ülkemizin her gün tanık olduğu “kadın cinayetlerini” tersten okumamızı sağlıyor. Şiddete karşı kendi şiddet yöntemlerini uygulayan kadınların “kader”lerine ışık tutuyor. Siyasi, okuru bir yandan dışarı ve içeri arasında getirip götürürken bir yandan da toplumsal kimlik ve toplumsal gerçeklik kavramları üzerine düşündürüyor.

Sis Nasıl Olsa Dağılır, hikâyesini bizzat hayattan alıyor. Evleri ve sokaklarıyla, sisleri ve yollarıyla, postaneleri ve bekleyişleriyle bu hikâyeler; hayatı pencereden izleyenlere inat, bizzat hayatın kalbinden doğuyor. Emekli olduktan sonra hikâyeler anlatmaya başlayan adamlardan pencerelere mahkûm kadınlara, maktulünün gözlerine bakan katillerden üzerine geleni tutmaktan başka bir işe yaramayan kalecilere kadar. Bir sokak ötemizde yaşayan bu insanlar; çay ocaklarında bayat çaylarla akşamı ederken, dolmuşlarda geleceğini düşünürken, postanelerde mektup beklerken bizimle bir anlığına göz göze geliyor.


“Dünya, gitgide uzaklaştığım ve gereksiz görünen eski, işe yaramaz bir eşya gibiydi âdeta. Bir sandalye, tozlanmış ve üflesen o toza bulanacağın bir sandalye, evet tam olarak bu!”

“İnsan ne zaman evindedir? Kendini şöyle bir toparlıyor, etrafına bakıyor, kucağındaki kekiği okşuyor. Yüreği nerede genişliyorsa, o zaman evindedir.”

Furkan Pişgin; bireyin ait olma ve tutunma ihtiyacını, dönmek üzerine kurduğu öykü evreninde bir kez daha sorguluyor. Bazen bir ailede kaçıp gitmeye dair bir hastalık, bazen ülkesinden ayrılmış bir sürgünün hasreti, bazense hayatından sonsuza dek çıkan sevgilisini; dönmesini bekleyen bir bellek üzerinden anlatıyor. Kimi zaman baba, kimi zaman bir sevgili, kimi zaman vatan, kimi zaman ihanet - aşk ikileminde gezinen bir dost. Herkes başladığı yere mi döner, yoksa zaten hiç gitmemiş midir? Hayatın tam da en ucundayken, yüreğin nereden genişlediğine ve nerede tutunabileceğine dair bir arayış.

Babam Bir Ormanmış, öykü dünyamızda uzun bir yolculuğun ilk adımları; ayağını yere sağlam basan ve okurunu sarmalayan bir kitap.


116 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör