• İshakEdebiyat

İbrahim Varelci Yazdı- Yola Çıktığımda Üşüyordum

Hepinizi anladım. Söylemek isteyip söyleyemediklerinizi, boğazınızda düğümlenenleri, zor yutkunduğunuz anlardaki sıkışma hissini, tam söyleyecekken vazgeçip yuttuğunuz kelimeleri, sonunun nereye varacağını tahmin edemediğiniz sözleri, keşke söylemeseydim diye içinizden geçirdiklerinizi. Hepsini anladım. Anlamanın insana yüklediği sorumluluğu da üstüme alıyorum. Büyük konuşuyorum, evet sizi anladım. Hem sizi anlamadığımı itiraf etsem de bir şey değişmeyecek. Sizi anlamadığımı, belki de anlamak istemediğimi iddia edeceksiniz.

Sokakta yürürken insanların boş bakışlarla etrafı neden seyrettiklerini, aceleyle hareket edip sağa sola niçin çarpıp durduklarını, otobüsü kaçırdıktan sonra ettikleri küfürleri, iş çıkışında gevşettikleri kravatları, akan makyajları, dağılan saçları… Hepsini anlıyorum. Hepinizi anladım. Koşar adım birbirinizden uzaklaşmak istiyorsunuz. Birbirinizden kaçıyorsunuz. Size durun demek istemiyorum. Hızınızı daha da artırabilir, etrafı toz bulutu haline getirebilirsiniz. Anlamadığım bir şey var? Kimden kaçıyorsunuz? Bu soruyu öncelikle kendime yöneltiyorum. Ben kimden ve niçin kaçıyorum? Belki de bu bir kaçış yazısıdır. Kendimden mi sıkıldım, çevremden mi bunaldım, yoksa bohem düşüncelerle hayatı mı anlamlandırmaya çalışıyorum? Samuel Beckett, Hiç İçin Metinler adlı kitabında, varoluşunu bir hiç olmaya bağlıyor. Ben onun nihilist olduğunu düşünmüyorum. Hayatı anlamlandırmaya çalışırken var olan bütün düzenden ve yerleşik kalıplardan uzak durmaya çalışan cesur bir bilinç geliyor aklıma onu okuyunca. Ne kadar berrak bir zihin. Bütün kalıplardan kaçan, gerçek kaçışın da insanın kendi benliğinden uzaklaşmak olduğunu savunan biri. Acılarımı bile doğru dürüst tanımıyorum diyen biri. Ben de diyorum ki, insan acılarını tanıdıkça kendisini tanıyabilir ancak. Tepeden tırnağa hüzünle dolu olsak kaderimiz bizi, bir ızdıraptan başka bir ıztıraba sürüklemiş olsa belki kendimizi daha kolay tanıyabilirdik. Fakat böyle bir hissiyatla uzun süre yaşamak da zor görünüyor. Hatta zorun da ötesinde. İmkânsız. İnsanın gerçekte kaçmak istediği şey nedir o halde?

Hepinizi anladım. Niçin böyle sözler sarf ettiğinizi, konuşurken neden gözlerinizi birbirinizden kaçırdığınızı, yalan söylemek zorunda kaldığınız anları, ellerinizi koyacak yer bulamadığınız zamanları, yüzünüzün kızardığı konuşmaları, zoraki gülümsemelerinizi, sürekli söz verdiğiniz o iddialı laflarınızı ve ses kısıklıklarınızı. Hepinizi anlıyorum. Keşke birbirimizi bu kadar çok anlamasaydık. Anlamış gibi de yapmasaydık. Keşke birbirimizi gerçekten anlamış olsaydık. Kafalarımız karışık, tıpkı bu cümle gibi. Anlaşılmaktan çok korkuyoruz. Ya onu sevdiğimi anlarsa ya onu sevmediğimi zannederse ya onu kandırdığımı düşünürse ya gerçek niyetimi anlarsa diye kıvranıp duruyoruz. Cümleleri bu kadar evirip çevirmemiz bu yüzden. Kelime oyunlarınızı, imgeleri ve simgeleri ustaca kullandığınız konuşmaları, veda sözlerinizi ve anlaşmalarınızı, hepsini anlıyorum. Anlıyorum, çünkü sizi hiçbir kalıba sokmadım. Size karşı hiçbir önyargım mevcut değil. Sizi sadece izlemekle yetiniyorum. Anlamak için bunun yeterli olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Bir ölçüde haklısınız da. Fakat size yaklaşınca beni de kandıracaksınız diye korkuyorum. Sanki sizi birkaç dakika dinledikten sonra sizin gibi konuşmaya, sizin cümlelerinizi kullanmaya başlayacağım. Yalnızım. Elimde kendi harflerimden, kelimelerimden ve cümlelerimden başka hiçbir şeyim kalmadı. Onlarla kendime bir dünya kurdum. Manguel’in Kelimeler Şehri gibi bir dünya. Elbette ondan çok daha farklı. Sahip olduğum bu kelimelerle sizi anladım. Yanıldığımı düşünmek istemiyorum. Kendimi anlamsızlığın o derin uçurumlarından aşağıya atmak istemiyorum.

Hepinizi anladım. Giderken söylediklerinizi, kalırken takındığınız tavırları, vedalaşırken ellerinizi titretme hızınızı, heyecanlıyken göz kapaklarınızı hızlıca kıpırdatışınızı ki bu sizin elinizde değil, şüpheye düştüğünüz durumları, tereddütlü bir şekilde dudaklarınızı kıpırdatmanızı, sinirliyken kaşınızı yukarıya kaldırışınızı ve alın çizgilerinizi. Hepsinin söylemek istedikleri var. Ben hepsini anladım. Aynaya bakmaktan korkmuyorum çünkü. Kendime yalanlar söylediğimde yüzümün kızardığını hissettim. Hakkınızda ileri geri sözler sarf edince içimi büyük bir mahcubiyet hissi kapladı. Kendimi kontrol altında tuttum bir süre, hatta uzun bir süre. Konuşmanın çok zor olduğunu öğrendim. Konuşmak bir mucize. İnsan suskunluğun o sarhoş edici farkındalığına kapılınca tek söz dahi edemez. Hamuş ve bişrev: Sus ve dinle. Koskoca tasavvuf şu iki kelimenin üstüne inşa edilmiş. İşte insan, ağzını açtı mı neler geliyor başına!

Birbirini seven iki insan konuşurken, bazen uzun sessizlikler olur. O anlarda birbirlerine o kadar çok şey söylerler ki konuşmanın bile ötesine geçerler. Susmak, bütün söylediklerimizin sağlamasıdır. İnsan gerçek düşüncesini konuşurken değil, sustuğunda fark eder. Hepinizi anlıyorum. Susmaya zaman bulamıyorsunuz. Konuşarak her şeyi halledeceğinizi düşünüyorsunuz. Zamanın hızla geçtiğinden dem vuruyorsunuz. Ya elimdekilerden olursam diye. Oysa hiçbirimiz bizde var olanların ve hayatımızda yer edinenlerin farkına varmadık henüz. Belki kaybedince bile onların gerçek değerlerini kavrayamayacağız. Sadece bazılarımız bunun farkına varabilecek.

Sizi anlıyorum. Böylece yavaş yavaş ruhunuzun derinliklerine inmeye başlıyorum. Geceleri niçin zor uykuya daldığınızı, gün içerisinde yapıp ettiklerinizden duyduğunuz pişmanlıkları, gözyaşlarınızı, yalvarışlarınızı hatta yakarışlarınızı, kendinizi acımasızca eleştirdiğiniz o koyu dakikaları, yalnızlığın içinizi üşüttüğü o soğuk yatakları, kendi içinize kıvrılarak uyumaya çalıştığınız o uzun geceleri. Hepinizi anlıyorum ve kendimi, anlamın berrak sularına usulca bırakıyorum. Ben oracıktayım. Henüz ölmedim ve balıklara da yem olmadım. Belki Yunus gibi bir balığın karnına girerim, belki yunus beni yutar. Yutsun. Yunus üstümü örtsün. Üşüyorum çünkü.


İbrahim Varelci

186 görüntüleme1 yorum