• İshakEdebiyat

İpek Demirer Yazdı- Bir Kalbin Boyutları

Bir Kalbin Boyutları, yazarımız Kadire Bozkurt’un ikinci öykü kitabı. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde 14 ikinci bölümde 4 öykü yer alıyor. İlk bölümdeki öyküler çoğunluğu 1.tş anlatıcı ile anlatılmış, görece kısa öyküler. Modern yazım tekniğiyle yazılmış. Öyküye yaraşır kısa ve eksiltili cümleler kullanılmış. Özellikle eksiltili cümleler okuru öyküye biraz daha yaklaştırıyor. Sade, akıcı ve açık bir anlatımı var yazarımızın. Bu haliyle bir solukta okunabilecek bir kitap. Tüm öykülere teker teker bakmak yerine bu sefer ilk kısım ve ikinci kısımdan birer öyküden bahsetmek istiyorum sizlere.


İlk kısımda yer alan Bezelye öyküsüne biraz yakından bakalım. Bir baba ve iki oğulun öyküsünü anlatıyor yazarımız. Karakter yaratma konusunda da en beğendiğim öyküsü bu oldu. Öyküdeki baba ilginç bir insan. Nasıl mı? “Başım önde ardiyeye girerdim. Tek kolçaklı sandalyelerin, pul dizilen yerleri üçgen yerine dikdörtgen yapılmış tavlaların durduğu. Babamın satmayan icatları.” (sayfa 20-21) ”Kimsenin istemediği şeylerin mucidi.” (sayfa 21) İşte babayı böyle tanıyoruz. Hayatım boyunca böyle insanları çok sevdim. Her işte başarılı olmuş, tuzu kuru insanları pek sevmem. Onların öykülerini okumaktan da hoşlanmam. Bu babayı okumak hoştu. Bir tutunamayan, bir kaybeden. Yaşarken de ölürken de nevi şahsına münhasır olmayı sürdürebilmesi ayrıca dikkat çekici. Buyurun öyküden bakalım. “Müzmin kiracı. Babamız. Üstündeki toprakta gül fidanlarını soldurup bezelye yetiştiren.” (sayfa 21) Bu noktada hayatında ve ölümde karaktere uygun bir bütünlük sağlayarak bezelyeyi babanın, nevi şahsına münhasırlığının ve icatlarının sembolü olarak kullanmış. Öykünün en çekici tarafı da bu benim için. Metaforlar ve simgelerle süslenmemiş bir öykünün tuzsuz, baharatsız bir yemekten ne farkı olur? Yazar böyle yavan bir yemeği kaç kere yutturabilir okura? Kadire Bozkurt, bu öyküyle tadı tuzu yerinde bir lezzet sunuyor okuruna.


Öyküde iki kardeşin çatışmasını naif bir şekilde işlemiş yazar. Biri babasının yanından hiç ayrılmamış, muhtemelen sözünden de hiç çıkmamış bir oğul. Buna rağmen sakarlığı göze batan, babasının aletlerine dokunması yasak bir beceriksiz. “Yakışmıyor eline. Sakarsın. Olur. Her insan bir değil, üzülme.” Bu hoşgörü ve anlayıştan da şikayetçi kahramanımız. Çünkü, “Başka melekelerin vardır, zamanla bulacaksın. Ne hoşgörü ama. Anlayıştan yapılmış bir çukur, üstümü örttü, kıpırdanacak yer yok.” Burada özgüvensizliğini, başarısızlıklarını da babasına yüklediğini görüyoruz. Birçok noktada babasına kızgın bir oğul. Babasının has oğlu unvanına layık görülmemiş. Yine metinden desteklersek “Abime bakıp, Bu oğlan tıpkı benim gençliğim, diyor arkadaşlarına.” “Neden onun değil de benim kucağımda öldün baba?” Hem abisine duyduğu kıskançlık hem babasına sitemini görebiliyoruz. Diğer kardeş özgüveni yerinde sakarlığı bile utançsız. “Abim geriniyor sesli sesli, eli denizlikteki saksıya çarpıyor. Onun sığamayışı, sakarlığı bile utançsız.” Bir noktada abisi gibi olamayışına içerlediğini anlıyoruz.


Babalarının mezarına giderken abinin “adımı hiç andı mı” diye sormasına karşılık kardeşinin “sadece küfürlerde” cevabı, biraz da tüm bu saydıklarımın öcünü almaya çalışmasından kaynaklanıyor diyebiliriz. Yine de öyküde her şey çok naif anlatılmış. Bu sözler üzerine çıkan kavga hemen son buluyor. Ağır bir kin yok. Kardeş ne de olsa. Mezarın üzerinde çıkan bezelyeyi küçük kardeşin babasıyla özdeşleştirip normal karşılaması, abinin ise şaşırması, ufak kardeşin babasına olan yakınlığını gösteriyor. Mezarlıktan çıkarken çocukluklarından bahsetmeleri, yeniden kurulan barışın göstergesiydi. Anılarındaki abisini betimleyişi, onu ne kadar sevdiğini kendi kendine tekrar anlatması gibi. Abisinin eski kız arkadaşının mezarının yanından geçerken, “Asuman’ın mezarının yanından geçiyoruz. Şu ilerideki ağaç, diyorum. Pembe tüylü yelpaze gibi çiçekleri. Bakıyor abim. Bizim eski evin önündekinden değil mi? Asuman’ın, abimin gittiği sene öldüğünü görmüyoruz.” Burada hem anlatımın güzelliği hem de kahramanın naifliği sarıp sarmalıyor okuru. “Kapıdan geçip ölümü atlıyoruz.” Mezarlığın kapısı. Ölümle yaşam arasındaki kapı. Buradaki kapı metaforu da metne cuk diye oturuyor. Ve son olarak, “Yokuştan inerken aklına bir şey gelmiş gibi duruveriyor. Eli cebine girip çıkıyor. Birini sen al, diyor. Avucunda iyice yeşil iki bezelye. Kendininkini ağzına atıp çiğniyor.” Yıllarca kim babanın has oğlu kim değil sancısı böylece bitiyor. İşte, iki kardeş babalarını bölüşüp yollarına devam ediyorlar.

Kitabın ikinci kısmı büyülü gerçekçi (bg) öykülerden oluşuyor. Bu yüzden ikinci kısmı daha çok beğendiğimi belirtmeliyim. Ben okur olarak farklılık istiyorum ve arıyorum. Bg sizi bir masala ya da hurafelerin gerçekleştiği bir dünyaya davet ederken farklılık arayışınızı da karşılamış oluyor. Bu kısımda değinmek istediğim öykü, Sarıkız.


Öyküyü yıllar önceden biliyorum. Çocukken annem ne zaman tandırda ekmek pişirse yanında olurdum. Tandırın başında ise una, toza bulanmış hikayeler anlatırdı illa. Hatırımda öyle kalmış en azından. Bir kadın anlatırdı. Meryem. İn mi cin mi peri mi bilmem. Atların saçlarını ördüğünü söylerdi. Görünmezdi. İnsanların onu yakalamak için yanlarında çatal iğne ya da iğne taşıdıklarını anlatırdı. Bir gün bir kadın yakalamıştı Meryem’i. Kumral dağınık uzun saçlı bir kızcağız. Kim onu iğneleyip yakalarsa onun emrinde kalıyor. Kendisini yakalayanı kandırmaya çalışıyor önce. İğneyi çıkar ne olur seni bırakıp gitmeyeceğim, diye. Kanmazlar Meryem’e. Uzun süre onu yakalayan kadının emrinde kalan Meryem artık evin bir ferdi gibi çalışıyor. Kim ne iş buyursa yapıyor. Bir gün bir leğen hamur yoğurup tandırın başına oturuyor.


Tandıra ekmek vurmaya başlıyor. O sırada küçük bir kız tandırın etrafında oyun oynuyor. Meryem kızı yanına çağırıyor. Yakamdaki iğneyi sökebilir misin, diyor. Küçük kız iğneyi çıkarır çıkarmaz kayboluyor Meryem. Evin hanımı gelip bakıyor ki Meryem yok. Sesleniyor. Her yeri arıyor. Yok. Oturuyor leğenin başına, kendi pişirecek ekmeği. Saatler geçiyor pişen ekmek dağ gibi yığılıyor. Ama leğenden bir parmak bile eksilmiyor. Meryem’in eli o kadar bereketli ki onun başladığı işi bir başkası mümkünü yok bitiremiyor. Kadın yorgunluktan perişan oluyor. Yakarıyor. Nasıl bitireceğim hamuru, diye. Kadının sesini duyan Meryem, Yuvarladığın bezelerden birinden bir parça koparıp leğenin içine at. O zaman hamurun bereketi kaçar, diyor. Meryem’in dediğini yapan kadın sonunda ekmeği bitiriyor. İşte annemin tandırın başında tam da bu ekmek bitmeyecek galiba, diye düşünüp sıkıldığım anlarda anlattığı hikaye. Belli ki yazarımız da biliyor bu hikayeyi (hurafeyi).

Benim Meryem yazarımızın öyküsünde Sarıkız oluyor. Onu alıp güzel bir öykü yaratıyor bizlere. Coğrafyamız böyle hikayelerle, hurafelerle dolu. Kültürüne hakim bir yazar bunları alır isini, ununu, tozunu çırpar size güzel bir bg öykü hediye eder. İkinci bölümden bu öyküyü sevmemin sebebi beni hatıralarıma sürüklemesi. Bir öykü yazarı bize ne verebilir ? Ne vermeli ? Bir şey vermeli mi ? İçimizde bir yere dokunuyorsa, hafızamızı tazeliyorsa bir his, bir duygu uyandırıyorsa yeter. Ben çocukluğuma gidip, burnumda taze ekmek kokusuyla okudum. Bakalım sizler, özellikle kitaptaki büyülü gerçekçi öyküleri okurken neler düşünecek, nerelere gideceksiniz.


Sevgili Kadire Bozkurt’un emeğine sağlık. Hepinize keyifli okumalar diliyorum. Öyküyle kalın.


İpek Demirer


38 görüntüleme