top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

İshak İlk Kitap Soruşturması- Alkan Kılıç

1- Öykü yazmaya ilk ne zaman, nasıl başladınız?

Sürecin nasıl geliştiğini pek hatırlamıyorum ama yirmili yaşlarımın sonlarına doğru öykü yazmaya başladım. -Onlara öykü diyebilir miyiz, bilemiyorum.- Aradan yıllar geçti ve öykü yazmaya asıl şimdi başladığımı söyleyebilirim. 

2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?

Öykü türünü seçmemin özel bir nedeni yok. Anlatmak istediğiniz bir şeyler varsa onlar zamanla mutlaka kendi yolunu, biçimini, türünü buluyor. Bazen işe öykü yazmak için başlıyorsunuz ama yazdıklarınız romana dönüşüyor. Siz, oturup bir roman yazayım, diye tasarılar geliştirirken yazdıklarınız “Hayır, ben öykü olacağım!” diyebiliyor. Yazdıklarınızın sesine kulak verirseniz ne âlâ, onu duymazlıktan gelirseniz bir müddet sonra her şeyi elinize yüzünüze bulaştırabiliyorsunuz. Öykü, en zor edebi türlerden biri. Elinizdeki sınırlı malzemeyle hiçbir gerekli unsuru dışarıda bırakmayacak bir çatı inşa ediyorsunuz. Temeli sağlam atmalı, sütunları doğru yerde konumlandırmalısınız. Okuyucu, tek okuyuşta belirli bir etkiyi iç dünyasında duyabilmeli. Öykü kitabım özelinde şunları söyleyebilirim: Yazdığım her öykü, bağımsız olmakla birlikle anlamlı bir bütünün parçası olmalıydı. Bu yüzden tüm dikkatimi toplayıp büyük bir emeği tek tek öykülerin hepsine bölüştürmem gerekiyordu. Elbette, emek verilen her şey iyi olacak, diye bir kaide yok ama en azından çıkardığım kitap, benim içime sindi.


3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzdeneler hissetmiştiniz?

İlk öykümü kendi dergim Nordik’te yayımladım. Pek bir şey hissettiğimi söyleyemem. Dergi çıkarmanın heyecanı, öykümü yayımlamanın heyecanını bastırmış olmalı. O zamanlar edebi sahada yapmak istediklerim farklıydı. Kuruluktan, yavanlıktan uzak, eğlenceli, ironik, yergi yüklü, serazat fikir yazıları yazmak istiyordum ve bunların bazılarını“Cihanşümul Mülahazalar” başlığı altında Nordik’te yayımladım. İlk başlarda öykü yazarken kendi kendime oyunlar oynamak hevesindeydim ama bunların kendime oynadığım oyunlar olduğunu sonradan fark ettim. Diğer dergilerin reddettiği öykülerini yayımlamak için dergi çıkarmış herhalde, gibi bir düşünce gelebilir aklınıza ama öykülerimi yıllarca kimseyle paylaşmadım, dergilere yollamadım. İşe sıfırdan başlayıp biraz da kervan yolda düzülür mantığı ile hareket ettim. Bunun doğru bir davranış olduğunu iddia edemem. Yine de kimseye haksızlık etmek istemem. Kendi öykülerimi bir yana bırakırsak o dönemde başka isimlere ait iyi öyküler ve şiirler yayımladığımı söyleyebilirim. Nordik defteri bütünüyle kapandıktan sonra öykü niteliğine sahip olduğunu düşündüğüm ilk öykülerimi Post-Öykü dergisine yolladım. Post-Öykü’de ilk kez öykümün çıktığı günü hatırlıyorum. O sırada roman yazıyordum ve edebi maceramın yeni, heyecan dolu bir istikamet kazandığını düşündüm. Demek ki öykü ye daha fazla ağırlık vermeliyim, diyerek yola devam ettim.

 

4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?

Her yazar, kendi öyküleri dişe dokunur bir kıvama geldiğinde öykü dosyası oluşturma düşüncesine kapılır ama bende uzun süre böyle bir istek oluşmadı. Üslup, içerik, genel çerçeve açısından birbiriyle örtüşmeyen öyküler yazıyordum. İlgi alanlarım çeşitliydi. Zamanla nasıl bir öykü dosyası hazırlamak istediğimi ciddiyetle düşünmeye başladım. Yazdığım her kitabın belirli bir ide’yi, genel çerçeveyi yansıtmasını isterim. Güncel olana, akıp giden yaşama temas etmekle beraber onun içine hapsolmadan geleceğe kalacak bir eser oluşturmak sanıyorum her yazarın hayalidir. Dil bilinci benim için önem taşıyor. Başarabildiğim ölçüde basmakalıp konulardan, kurgu biçimlerinden, geniş kitlelerin hoşuna gidecek yüzeysel anlatımlardan uzak durmaya çalışıyorum. İşi aceleye getirmenin birçok olası güzelliği silip süpüreceği bir gerçekti. Öykü dosyamı hazırlarken zamanı kendim için bir şekilde genişlettim. Zaman akıp giderken elbette bizler de aynı kalmıyoruz. Zihin yapımız, gözlemlerimiz, ilgi alanlarımız, önemsediğimiz meseleler değişebiliyor ve böylece edebi yolculuğumuz farklı boyutlar kazanabiliyor. Bu noktada, her değişimin bir gelişme olmadığı bilinciyle, dikkatli hareket etmek gerekiyor. Dosyama eklemek istediğim, daha önce yayımlanan birkaç öykümü oturup yeniden yazdım. Tüm pürüzler giderilmeden onları kitap dosyama eklemek istemedim. Dosyam belirli bir süreç içinde şekillenip izleksel bir bütünlüğe ulaştı, diyebilirim. Jung’un “Gölge” konsepti öteden beri ilgimi çekiyordu ve diğer arketipler gibi onun da yalınkat olmadığını, türlü katmanlara, derinliklere sahip olduğunu biliyordum. Yazarın asıl misyonu, insanı oluşturan türlü katmanları gereğince ters yüz edip okuyuculara bir anlamda kendilerini gösterebilmektir. İnsan ruhunun korunaksız, karanlık taraflarına eğilmenin, estetik derinliğe açılan bir pencere olduğu kanaatindeyim. Bütün varoluşsal kaygıların, metafizik gerilimlerin özünde bu yalın gerçek yatıyor: Karanlık taraflarımızla yüzleşme cesareti. Gölge konsepti, edebi açıdan ilham verici, besleyici bir işleve sahip. Onun bir yazar olarak bana çok zengin olanaklar sunabileceği bir gerçekti. Dünyadaki herkes iyi ve erdemli olmaya programlanmış robotlar olsaydı herhalde yeryüzünde edebiyat namına tek satır yazılmazdı. Ayrıca bir nebze kötülüğün bile insanı iyiliğe daha duyarlı hale getirebileceğini akılda tutmamız gerekiyor. İnsan, iyi ve kötü, ışık ile karanlık arasında salınıp giden gölgeli bir sarkaç. İpleri kendi elinde tuttuğu müddetçe kendisi olabiliyor. Ben yazarın konuları seçtiğine değil konuların kendi yazarını seçtiğine ve peşinde sürüklediğine inananlardanım. Konu dediğimiz yapının da yalınkat olmadığını bilmeliyiz. Yerin altı da özde aynı dünyaya aittir ama bildiğimiz dünyadan çok farklıdır. Bu açıdan halihazırda yaşayan veya çoktan tarih olmuş kişilerin gördükleri düşler, günahları, sevapları, inançları, hırsları, umutları, düşünce yapıları, yönelimleri, zaafları bir yazar olarak ilgi alanımın içinde yer alıyor. Öykü kitabım “Gölge” konseptini temel alan, mitoloji, dinler tarihi, bilim, felsefe, psikoloji gibi çeşitli sütunların üzerinde yükselen bir öyküler toplamı. Kitaptaki karakterlerin büyük çoğunluğu tarihte gerçekten var olmuş, ilgi çekici kişiler. Onlarla irtibata geçmenin bir yolu da onları düşlemekti. Tarihte var olmuş kişileri düşleyip anlatmanın gündelik yaşamda karşılaştığımız kişileri gözlemleyip anlatmak kadar zor olduğu kanaatindeyim. Kendimi aceleci bir kolaycılığa kaptırmak istemedim. Katmanlarında farklı zenginlikler barındıran izleksel bir bütünlük oluşturmaya çalıştım.


5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?

Bunların gözümü korkuttuğunu söyleyemem.Yaşamda hiçbir şeyin sanıldığı kadar kolay olmadığı bir gerçek. Bilhassa konu edebiyat olunca böyle bir yolu seçen kişinin yol boyunca başına gelebilecek tatsızlıkları, kazaları en baştan göze alması gerekiyor. Günümüzde farklı kaygılarla hareket eden birçok yayınevi ve yazar var. Gözlemleyebildiğimiz niceliksel artışta niteliği gösteren kısacık bir eğri olabilmek bile büyük önem taşıyor. Her birimizin hayal kırıklıkları ile sekteye uğrayan türlü girişimleri olmuştur. Beklentilerimiz ile hayatın gerçekleri, hâlihazırdaki atmosfer ile ideallerimiz çatışabilir. Bunları doğal bir sürecin yansımaları olarak değerlendirmek ve aynaya bakmaktan bir an bile vazgeçmemek en doğrusu. Bazen yaptığımız işlere abartılı, kişisel anlamlar yükleyip kendi gerçeklerimizden uzaklaşabiliyoruz. Oluşturduğumuz persona ile aramızdaki mesafe büyüyebiliyor. Bir yazar, yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen edebi macerasına her geçen gün yeni ve güzel bir sayfa ekleyebiliyorsa üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor demektir, gerisi biraz da talihe ve yazgıya kalıyor. Her insanın olduğu gibi kitapların da kendilerine özgü yazgıları olduğuna inanıyorum. Su akar ve asıl yatağını bulur neticede, önemli olan kuruyup kalmamaktır.


6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?

Ülkemizdeki yayınevleri başlı başına bir söyleşi konusu bence. Meselenin yazar/ yayınevi/kültür- edebiyat ortamı açısından öyle girift ve can yakıcı boyutları var ki anlatmaya kalksak pek çok önemli noktayı es geçebiliriz. Bu konudaki çözümler de büyük ölçüde doğru bireylerde düğümleniyor. Yayınevi seçiminden ziyade günümüzde doğru editör ve yayıncıları seçmenin daha önemli olduğu kanaatindeyim. Burada elbette karşılıklı çıkarlara dayalı, ahbap-çavuş ilişkisinden söz etmiyorum. Bazı yazar ve yayıncıların sanat anlayışları, edebiyattan beklentileri, iyi kitaptan ne anladıkları, anlam dünyaları kısmen de olsa örtüşebiliyor. Kimi yayıncılar, edebi, estetik kıstasları bir kenara bırakıp ideolojik yakınlıkları, siyasi yönelimleri kitap yayımlamak için kriter olarak benimseyebiliyorlar. Başlangıçta idealist ilkeler doğrultusunda hareket eden kişi ve yayınevleri, zamanla piyasa şartlarına yenilip istemeden de olsa niteliksiz edebiyatın değirmenine su taşıyabiliyor. Küçük ölçekli bir yayınevi, olmadık bir zamanda kimsenin yüzüne bile bakmadığı, yeni bir cevher keşfedip çok iyi kitaplar yayımlayabiliyor. Bazı yayınevlerinin,çalışacakları yazarı, o yazarın sosyal medyadaki takipçi sayısına bakarak seçtiğini bile duyuyoruz, böyle durumlar da yaşanabiliyor. Günümüzde sosyal medya, gerçek toplumsallığı içine çekip soğuran koca bir kara delik. Tanıtım açısından bazı kolaylıklar sağlasa da sosyal medyanın nitelikli bir yazarın okunur olması noktasında belirleyici bir etkisinin olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki geniş kitlelerce okunuyor ve tanınıyor olmanın bir yazarı iyi yazar yapmaya yetmediğini hepimiz biliyoruz. Meseleye salt ticari kaygılarla yaklaşan böyle bir yayınevinden kitabımın çıkmasını istemezdim. Dediğim gibi, doğru kişilerle karşılaşmanın her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum ve bu doğru kişilere okurlar da dâhil. Kısa süreli de olsa bir dergicilik geçmişim olduğundan bazı yazar ve yayıncılarla dirsek temasım öteden beri vardı ama kitap çıkarma konusunda aceleci davranmadım. Öykü niteliğine sahip olduğunu düşündüğüm ilk öykülerim Post- Öykü’de yer aldı ve derginin genel yayın yönetmeni Aykut Ertuğrul, edebi sahada tanıştığım en doğru insanlardan biriydi. Kendisi aynı zamanda yayınevinin dizi editörlüğü görevini yürüttüğü için kitabım Ketebe Yayınevi’nden çıktı.


7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?

Bu tip önerilerin yazmaya yeni başlayanlara bir faydası olur mu, bilemiyorum. Sonuçta yazar adaylarının genel olarak edebiyata yükledikleri anlam, edebiyattan beklentileri farklılık arz edebiliyor. Edebi maceralarımız kendisine özgü şartlar içinde ilerliyor. Bana kalırsa bir yazarın öncelikle öykü türüne uygun bir yazar olup olmadığını sınaması gerekiyor. Yoğunluğu günden güne artan çeşitli temrinlerle kendi sınırlarımızı biraz zorlamalı ve kendimizi tanımalıyız. Bu işin anahtar kavramlarından biri özbilinç. Yazarın kendisini görebilmesi için bazen başkalarının gözlerine ihtiyacı olabiliyor. Hem içerik hem de biçim anlamında yeniliklere açık olmak bir gereklilik. Aceleciliğe kapılmak yerine sabırla zayıf yönlerinizin üzerine gitmeniz, zamanın sizin için bir şekilde genişlemesi anlamına geliyor. Atmosfer ve karakter oluşturmak, içeriğe uygun üslubu, anlatım tekniklerini yerli yerine oturtmak, klişe gibi dursa da önemli bir nokta olan yazarın kendi gerçek sesini bulması,ha deyince olabilecek bir şey değil. Bu noktada, motivasyonunu yitirmeden düşe kalka da olsa ilerlemek, yazmayı bırakmamak, belirli bir mesafe kat etmenin en önemli şartı bence.Yazar, öykü yazmak ve okumakla yetinmemeli, öykü türü üzerine kafa yormalı. Kendine özgü bir tavra, anlayışa sahip olana dek arayışlarını sürdürmeli. Güncel tartışma ve meselelere bizi ilk elden ulaştıracak edebiyat dergilerini mümkün mertebe takip etmeli. Öykü yazarının çağdaşı olduğu diğer yazarları merak edip okuması, ona farklı ufuklar açacaktır. Henüz yolun başındayken dil bilinci edinmek gibi birmeselesi varsa yazar adayının kendini öykü kitaplarıyla sınırlamaması gerekiyor. Her türden edebi metne kendini sonuna kadar açmalı. Bununla birlikte öykü yazmak isteyen birinin yaşamla direkt bağ kurması, sürekli yaşamın içinde, olayların göbeğinde yer alması büyük önem taşıyor. Öte yandan yazarın kendini edebiyat ve gündelik yaşamla kayıtlaması da büyük bir yanlış. Edebiyat dışı alanlarla ilgilenerek muhtelif soruların peşine düşmek, birçok derinlikli, güzel öykünün doğmasını sağlayabilir. Özetle, yazarın edebi macerasının belirli menzilleri vardır yalnızca, yazarın varacağı bir son yoktur. Önemli olan yol boyunca çantamızı işe yarar, kaliteli malzemelerle zenginleştirmek ve şartlar ne olursa olsun yolda olmaktır.

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page