top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

İshak İlk Kitap Soruşturması- Nefise Abalı

1- Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?

Aslında kendimi bildim bileli yazıyorum, şiir ve roman denemelerim olmuştu ilkokul ve ortaokulda. Öyküyle böylesine yakınlaşmam ise Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabıyla oldu, lisede. On altı-on yedi yaşlarında… Beyaz mantolu adam, ubor-metanga, tavan arasında unutulan, demiryolu hikâyecileri… En çok da demiryolu hikâyecileri… Hepsi ezberimde, hatmetmiştim. O yıllarda epey öykü yazmıştım o etkiyle, hâlâ defterim durur. On yedi yaşında bir öykümle özel ödül aldım ve ödül töreninde öykümü kalabalık bir topluluğa okudum. Müthiş bir deneyimdi benim için. Sahneden indikten sonra bir kadın ağlayarak yanıma geldi, sarıldı bana. Hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Çok etkilenmişti öykümden. O gün yazmaya devam edeceğim dedim, “o bir kişi” için yazacağım. Sonra on dokuz yaşında Sabahattin Eyüpoğlu Öykü Yarışması’nda ödül aldım, ardından ilk öyküm yayımlandı Lacivert’te. Önümde öyküden bir yol açıldı. O günlerden beri de sadece öykü yazdım, yazıyorum.

2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?

Bir roman yazacak kadar sabırlı biri değilim galiba. Anlatacak çok şeyim var üstelik. Çok konuşurum, zihnimden çok şey geçer. Gün içerisinde o kadar çok hikâye düşünür ve hayal ederim ki onları ancak kısa öyküyle dile getirebileceğimi düşünüyorum. Her öykü, yeni anlatım biçimleri bulmanın da bir yolu benim için ayrıca. Heyecanlı bir keşif. Ee bu anlatılıyor yıllardır, ben nasıl farklı anlatırım peki? Bir de ne dinlediyseniz ne okuduysanız osunuz derler ya, ben çok hikâye dinledim dedemden, ailemden. En iyi bildiğim yol da bu o yüzden. Zorluk meselesine gelince… Bence öykü yazmak daha zor. Kısa anlatılarda derdinizi az sözcükle dile getirmeli, okuyucu nakavt etmelisiniz. Roman öyle mi ya? Uzun uzun, geniş geniş yazabilir, detayları ince ince işleyebilirsiniz. Üstelik bunu yazmak için vaktiniz de olmalı. Benim o kadar vaktim yok ne yazık ki. Fırsat buldukça yazıp yazıp heybeme atıyorum, zamanı gelince kitaplaşsın, yayımlansın, okuruma ulaşsın diye.


3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzde neler hissetmiştiniz?

Çok büyük bir heyecan duymuştum. Tabii benim ilk iki öyküm ödül almış, üçüncü öyküm yayımlanmıştı. Dolayısıyla ödül alan öykülerimde yaşadığım duygular daha güçlü. İkinci ödülümü almaya İstanbul’a gitmiştim. Hilton Oteli’nde olmuştu ödül töreni, İstanbul’a da ilk gidişim. Öyle bir heyecan ki İstanbul’da gördüğüm hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Gezememiştim bile. Ne su içmiş ne yemek yemiştim. Jüride Cevat Çapan ve Semih Gümüş vardı, onları görmek, onlarla konuşmak için can atıyordum. Bir de öykümü okuturlarsa sahnede diye defalarca çalışmış, öykümü ezberlemiştim. Şimdi burada size bunu anlatırken bile o gün çektiğim karın ağrısını tekrar yaşadım. Benim için çok özel bir gündü. Günlerce üzerinde çalıştığım, ruhumun en derininde sarıp sarmaladığım öyküm o gün kanatlanıp uçuvermişti. Kazandığım ödülü bağrıma basıp öyle dönmüştüm Ankara otobüsüyle. Tüm o karın ağrısı geçmişti. Ben iyi bir öykücüyüm, demiştim kendime. Yazma yolculuğumda karamsarlığa düştüğüm anlarda hep anımsadım bu günü.


4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?

Yıllarca öykü yazdım, dergilere gönderim, yayımlandı vs. ama aklımda hiç kitap yoktu. Sanki kitap olması için bilgisayarın başına geçip “kitap yazıyorum, hadi” demem gerekiyordu. Birileri kitap yapsana öykülerini dediğinde de yeterli öyküm olmadığını söylüyordum. Ki kaç öykü yazdığımı da bilmiyordum açıkçası, hiç saymamıştım. Bu arada öykülerimi yazdıkça bir arkadaşıma gönderiyorum okuması için. Bu ilk ödül aldığım öykümden beri hiç değişmedi. Arkadaşım Kübra Bozkurt Akgün, İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, iyi bir okur, iyi bir editör. O tüm öykülerimi arşivlemiş, tek bir dosya yapmış, bir gün bana “Kitap dosyan hazır,” dedi. İlk başta çok önemsemedim ama o beni bir iki sıkıştırdı, bir baksana öykülerine, toplasana onları diye. Hakikaten de baktım öykülerim kitap oylumunda. Orada başladı süreç. Yeni yazdığım öyküler oldu, çıkardıklarım, değiştirdiklerim. Yayınevi bulma süreci… Sonunda basılı olarak karşıma çıktığında duyduğum sevinç, çok az şeyle ölçülebilir. Bir de ben sıklıkla yapıldığı gibi öykülerimden birinin başlığını alıp kitabımın adı olarak belirlemedim. Havva’nın Düşü adı, öykülerin toplamının zıttıydı. Tek başına kapak ve kapak resmi bile benim için ayrı bir öyküydü. Kitabımı ilk elime aldığımda gördüğüm başlı başına küçürek bir öykünün basılmış hâliydi. Çocuğu olanlar “Herkesin bu duyguyu tatmasını isterim,” der ya hani, kitap da öyle. İsteyen herkese nasip olsun. İşte öyle bir duygu .

5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?

Oo korkutmaz mı? Ciddi bir şekilde çalışıp hazırlandım o yüzden. Yayınevi başlıklı bir dosya açtım, takvimimi, başvurduğum yayınevlerini yazdığım, süreci takip ettiğim bir dosya. Geçenlerde bir arkadaşıma gönderdim, o da yayınevi aradığını söylemişti. “Ne kadar detaylı, çok şaşırdım,” diye yanıt vermiş. 20’den fazla yayınevine başvurdum. Bazısı 6 ay bekletiyor, bazısı üç ay. Kimi yanıt vermiyor, kimi olumsuz da olsa nazik bir yanıt yazıyor. Böyle böyle bir yılı geçerken yayınevimi buldum, kitabım basıldı. Yine de şanslı olduğumu söyleyenler oldu, 2-3 yıllık bir uğraştan sonra bile yayınevi bulamayan arkadaşlarım var çünkü. Ben pes etmezdim yine de, çünkü yazmak benim için yemek yemek, su içmek gibi elzem. Ne olursa olsun aynı yayınevine üç kere, beş kere gönderir, yine de yolumdan dönmezdim. Bu yola girenlere de vazgeçmeyin diyorum, dosyanıza uygun, sizi anlayacak bir yayınevi mutlaka var, sadece biraz zaman, biraz da doğru yayınevini bulmak için dirayetli bir çaba…


6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?

Açıkçası ilk kitabım olduğu için gönlüme göre bir yayınevi arayışım olmalı. Büyük yayınevleriyle başlayıp butik yayınevlerine kadar çoğuna dosyamı gönderdim. Özellikle öykü kitabı basan yayınevlerine. Bu süreçte parayla kitap basan yayınevleri olduğunu da öğrendim. Hatta bu sebeple üç yayınevine hayır dedim. Tabii dağıtım meselesi de önemliydi. Örneğin küçük bir yayınevi, dosyamla ilgilenmişti ancak sadece kendi sitesinde ve Shopier’de kitap satışı vardı. Ben ulaşılabilir olması adına D&R ve İdefix gibi büyük online kitapçılarda da kitabımın yer almasını istedim. Bir de editörümle kuracağım iletişim de kıymetliydi benim için. Ilımlı, nazik biri olsun istiyordum. Çünkü kaba bir editöre denk gelmiştim bu süreçte ne yazık ki. Şimdiki editörüm Tarkan Toka’yla kurduğumuz iletişim çok profesyoneldi, kitabımın, öykülerimin daha iyi olması için çabaladık ikimiz de. Kitabımda gey bir karakter var mesela. Tarkan Bey, bunu ilk okumada hemen fark etti. Onun dışında şimdiye kadar fark eden biri olmadı ne yazık ki. Bu da ne kadar dikkatli bir gözü olduğunu, ne kadar özenli çalıştığını gösteriyor. Umarım herkes böyle bir editörle çalışma fırsatı yakalar.


7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?

Ah, zor bir soru… Bu soruya yanıtım her sorduğunuzda değişebilir. Bu sıralar önemsediğim şey, kim olduğum. Havva kitap olurken de sordum. Ben kimim? Siz Havva’nın Düşü’nü elinize aldığınızda ben tüm samimiyetimle oradayım. Çünkü o düş, ben kimim sorusundan müteşekkil. Ben ne dinledim, ne okudum, hangi hikâyelerden mayalandım, bu yazdığım öykülerin hamuru nereden, neden yazıyorum? Bu soruları sorarsanız kitabınızın bir poetikası da olur. Yoksa öykülerinizi toplayıp arka arkaya sıralamaktan öteye geçemezsiniz. Ve eğer bir poetikanız olursa kalıcı olur, edebiyat tarihinde bir iz de bırakabilirsiniz.

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page