top of page
  • İshakEdebiyat

İshak İlk Kitap Soruşturması- Nurhan Şahinkaya

1- Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?

Çocuk yaşlarından beri bulduğu her boşluğa bir şeyler yazarken bilinçli olarak yazının büyüsüne ne zaman kapıldım. Üniversite yılları olmalı. Tam da insanın kimlik aradığı zamanlar. Birey olmaya giden yolda içimdeki duyguları, düşünceleri gördüğümde yazının benim için önemli bir yerde durduğunu fark ettim. İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri kendini gerçekleştirmek ve ifade edebilmek. Sanat bunun için önemli bir aracı gibi görünüyor. Edebiyatın durduğu yere gelince, diğer bütün sanat dallarıyla doğrudan veya dolaylı ilişki kurduğunu görüyorum. Yani yaşamın bütününe yayılmış diyebiliriz. Öbür yanıyla edebiyatın hayata tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. İşte sorunuzun karşılığı burada başlıyor. Kişisel olarak meraklı yanımın yaşamın içinde böylesine yoğun yer bulan edebiyata beni doğrudan yönelttiğini görüyorum. Masa başında oturup verilen bir kararla değil, daha çok kendiliğinden oldu bu.

Tahmin edileceği gibi bu yolculuk uzun bir süreç. Yazmaya heveslendiğim ilk yıllarda daha çok makale ve deneme yazıyordum. Has edebiyatla ilk tanışmam 2005 yılında katıldığım öykü ve yazın atölyesiyle oldu. Bursa’da. Burası beş yıl devam etti. Sonra yolum Notos atölyeyle kesişti. Atölyeler yazdığım öykülerin çoğalmasını sağladı. Öykülerimden bazıları dergilerde yayımlandıkça yazma cesaretim daha da arttı. Bir de ödül geldi. Bu süreç kulağıma, yürümeye çalıştığım yolun doğru olduğunu fısıldıyordu. Derken metinler birikti, birikti sonunda bir kitap dosyası oluştu.

2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?

Öyküyü diğer kurmaca türlerinden ayırmıyorum. Hatta sanatın öbür dallarından ayırmıyorum. Bence hayatın kendisi de diğer bütün sanat dalları da hikâye anlatıyor. Biz sadece alanına göre şiir, öykü, roman yazıyoruz. Ya da renkleri notaları kullanarak hikâyeler anlatıyoruz.

Rollo May, Yaratma Cesareti’nde, havuza atlamak isteyen yüzücü nasıl vücudunu denetim altına alırsa, sanatçıda da kendini böyle bir disipline almalı, demiş. Buna yürekten inanıyorum. Bu konuda polislik yapacak ya da büyük cümleler kurup nasihat verecek durumda değilim elbette. Ama benim tavrım böyle. Tutkulu ve çalışkan. Kendi edebiyat anlayışım için bunu söyleyebilirim.

Yani, sadece öykü yazmanın değil, yazmanın kolay olmadığını düşünüyorum. Büyük bir hazırlık ve birikim gerektiriyor.


3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzde neler hissetmiştiniz?

Bilimsel bir tıp dergisinde ilk kez makalem yayımlandığında hafif heyecanlanmıştım. Cumhuriyet Bilim Teknik’te yayımlanan bir makalem için biraz daha fazla heyecanlandığımı hatırlıyorum. Ama öyle havalara uçarcasına değil. Ki o zaman çok gençtim. Duyguların daha uçlarda yaşandığı yıllardı. Neredeyse yirmi küsur yıl önce. Ama ilk kez bir öykümü dergide gördüğümde işte o zaman çok ama çok heyecanlanmıştım. Yanımda yöremde kim varsa herkese gösterdim, okutmaya çalıştım, onlar okurken yüzlerine bakıyordum. Ne hissedecekler. Daha okurken mimiklerinden düşüncelerini anlamaya çalışıyordum. Tıpkı bir çocuğa dönmüştüm, içimdeki çocuğa belki. Demek ki edebiyat işte bu kadar önemli benim için. En insan yanımı hemen ortaya çıkarıveren, hayata karşı biraz savunmasız ama bir o kadar içten ve sıcak. Öyle güçlü yani. Bunu fark ettim.


4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?

Her şey kendiliğinden oldu. Yazılanların temel bir odağı olması gerektiğinden hep söz edilir. Evet bu kitabın da temel bir odağı var ama şunu belirtmem gerekir ki bu tema uzun bir düşünme süreciyle çıkmadı. Beliriverdi. Bu işin doğasında var bence. Bir öykücü, çağının hem tanığı hem çocuğu. Zamanın ruhunu kavramak, sadece kendi içime değil etrafıma da bakmak gibi bir sorumluluk hissediyorum. Buradan ne anlaşılıyor, demek ki yazdığım öyküler, insan ruhuna ait detayları barındırırken içinde yaşadığı toplum ve zamanla ilgili de önemli bulduğu şeyleri söylüyor.

Zaten bu anlayışla yazılan öyküler epey bir hacme ulaşmıştı. İçlerinden seçtiklerim bu dosyayı oluşturdu.

5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?

Sadece Türk edebiyatında değil dünya edebiyatında da söylediğinizi yaşayan o kadar çok yazar var ki. Hem de bazıları çok büyük yazarlar. Bunu biliyordum. İnsan bilmediği şeye karşı kaygı ve korku hisseder. Bu doğamızda var. Yazmaya başladığım ilk yıllarda bu korkuyu hissetmiştim. Ama biraz tecrübelendikten sonra şöyle düşünmeye başlamıştım; önemli olan iyi metinler yazmak, her şey önünde sonunda değerini bulur, olsa olsa biraz gecikir, sen çalışmana bak.


6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?

Yazma serüvenimin ilk yıllarında yayımlanan bir öykü, bir de roman dosyam var. Tecrübe tecrübedir, bundan memnunum ama dönüp baktığımda bu konuda keşke dediğim noktalar beni biraz üzüyor. Kitabınızın değer görüp okunması için neredeyse ilk koşul iyi yayınevinden çıkmış olması gerekir. Yazılanlar iyi olsa bile yayınevi sorunluysa kitap arada yok olup gidebilir. Aslında bu düşünceye hak veriyorum. Basılan o kadar çok kitap var ki. Üstelik iyi bulduğumuz kitapları okumaya bir değil birkaç ömür yetmezken başka nasıl seçeceğiz. Sonunda değişmeyen bir gerçek var ki iyi yayınevi iyi kitaplar yayımlar. Okuyacağımız kitapları güvendiğimiz yayınevlerinden seçmek kadar doğal bir şey yok. O nedenle Bir Yerden Kırılır’ı ilk kitabım kabul ediyorum. Bu tecrübeden sonra, bu öykü dosyasını yayımlatmak için acele etmedim. Zaten tutkuyla devam ettiğim yazma yolculuğu, günün birinde iyi bir yayınevinden çıkacak bir kitap hevesiyle sürdü, gitti. Neredeyse beş yıldır biriken öyküler içinden seçtiklerim bu dosyayı oluşturdu. Yazdığımdan çok daha fazla elediğim var. Kötü yazarlar metinlerine kıyamaz, kötü metinler yazarlarına kıyarmış. Onun için her öyküyü epeyce ince bir elekten geçiriyorum. Öykülerimde güçlü bir hikâye olsun istiyorum. Sonra bunu iyi bir dille anlatmak ve unutulmaz iz bırakacak sarsıcı duygular oluşturmak istiyorum. Temelde bu noktadan hareketle oluşturduğum dosya, içime sinen şekle gelince de Notos’ta yayımlanma şansı buldu. Aklım hep bu yayınevindeydi. Çok iyi kitapların çıktığı, dergisini baş tacı ettiğim yayınevi. Mutlu ve gururluyum.


7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?

Hayatta her şeyin algoritması var. Elbette edebiyatın da öykü yazmanın da. Bir öykünün ancak iyi bir birikim ve uğraşın sonucu ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.

Sacayağına benzettiğim algoritmada ilk adım, dil bilinci. Öykü, dil titizliğini en fazla gerektirecek türlerden. Ahkâm kesmek yerine izlediğim yolu söyleyebilirim. Temel dil bilgilerden başlayıp metin kurulumunda gerekecek inceliklere kadar üstünde epey düşündüm ve çalıştım. Ve elbette bu konuda titizlikle çalışmaya devam ediyorum. Ursula L. Guin’in virgüllerle ilgili sözlerini anmadan geçemeyeceğim. Virgüllere milletvekillerine duyduğumdan çok daha fazla saygı duyuyorum. Dansçı olmak istiyorsanız ayaklarınızı nasıl kullanacağınızı öğrenin. Yazar olmak istiyorsanız virgülü nereye koyacağınızı öğrenin.

İkinci ayak okuma anlayışı. Nasıl yazacağım. Bu konu üstüne düşünmek ancak okuduklarımızla şekillenebilir. Yeni fikirler, yeni anlayışlar ancak iyi kitaplar okumakla mümkün. Vahiy gelmeyeceğine göre… Üstelik insanın yazdıklarını görmesinin de belli bir okuma olgunluğundan sonra mümkün olabileceğine inanıyorum.

Neleri okuyacağız. Kült kitapları, bizden önce yazılmış ve genel geçer yargılara göre iyi kabul edilen kitapları elbette okuyacağız ama en az onlar kadar çağdaşlarımızı ve edebiyat üstüne yazılan yazıları da okumalıyız diye düşünüyorum.

Üçüncü ayak tutku ve çalışma. Yazının anlamak ve anlamlandırmak konusundaki gücünü fark ettiğimde artık büyük bir dünyanın içine girdiğimi hissetmiştim. Merakla atılan her adım, kat edilen her yol, görülen her güzellik, anlaşılan her fikir, hissedilen her duygunun içine daha çok çektiği bir dünya. Sonrası zaten gelir. İnsan sevdiği işi yapınca bir gün bile çalışmış sayılmazmış. Edebiyat için yapılan çalışma, ayrılan zaman o hesap.

Zaman kontrol ve hız çağı. Naifliğe neredeyse yer yok bu dünyada. Oysa insan ruhunun ihtiyacının başka şeyler olduğunu iyi biliyorum. Sanat köşe taşlarından biri, bunu unutmamalı. Ve insana insan olduğunu her temasta yeniden hatırlatan büyük bir güç.

130 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page