• İshakEdebiyat

Mayıs Ayında Yayımlanmış Öne Çıkan Bazı Öykü Kitapları


Kerem ile Aslı Anadolu’da, Balkanlar’da, Azerbaycan’da ve Türk Cumhuriyetlerinin

bazılarında çok tanınmış bir halk hikâyesidir. Bu hikâye üzerine doktora tezi hazırlamış bilim insanı Ali Duymaz, 1940’lı yıllardan beri kayıp olduğu sanılan ve o yıllarda tanıtımı yapılıp metni yayımlanmadan kalan “Raif Yelkenci Nüshası Hikâyet-i Kerem Han”ın izine yıllar sonra Fransa Millî Kütüphanesi’nde (Bibliothèque nationale de France) rastlar.

Yazma, 19. yüzyılın tam ortasında istinsah edilmiş, öbür Kerem ile Aslı nüshalarına göre zengin içerik ve motifleri, dili ve yazım özellikleri bakımından dikkate değer bir eserdir. Yazmanın özlü bir inceleme, çevriyazı metin, açıklayıcı notlar, dizin ve harita ile yayına hazırlanması bu halk klasiğinin araştırılma tarihine ülkemizden yapılmış önemli bir katkıdır.

Sevgili uğruna şehirler, dağlar, ırmaklar, fırtınalar aşan, büyüleri sihirleri bozan, hikâye bittiğinde muradına eremeyip ah çekerek yanan bahtsız Kerem, ardından külleriyle sevdiğinin de yanmasına sebep olur.

Her satırıyla, her dizesiyle halk kültürümüzü zenginleştiren Kerem ile Aslı Hikâyesi, şairler, yazarlar, sinemacılar, ressamlar, besteciler, gölge oyunu sanatçıları için geçmişte olduğu gibi bugün de ilhamlar sunmaya hazır bir hazine.

Sadece çarpma ânında tüm algılarımın ne kadar keskinleştiğini hatırlıyorum. Dünya farklı bir yer gibi görünmüştü gözüme, düşüncelerim dışında her şey yavaşlamış hatta durmuştu. İnsanların yüzlerinde dehşet vardı ve ben ölüm öncesi iyimserlik denilen kavramın varlığından haberdar değildim. Evet var böyle bir şey. Artık öğrendiniz. Ölmeden önceki son saniyelerinizde asla ölmeyeceğinizi düşüneceksiniz. Son ânın içindeymiş sonsuzluk.

Tek katlı, bahçeli evlerin olduğu otoban kenarındaki gizemli mahalleden oyuncu belleğin dehlizlerine, kuyuya fısıldanan sırlardan mezarından kalkıp gelen ölülere, insan gibi makinelerin tuhaf dünyasından uykuyla uyanıklık arasındaki belirsiz anlara uzanan tekinsiz bir yolculuk; acımasız bir yazarın kaleminden çıkan uçuş korkusu ve nihai sonsuzluk.

Murat Gülsoy, gerçekle gerçeküstünün sınırlarında dolaşan yedi öyküyle insan ruhunun karanlık sırlarını yer yer muzip yer yer ürkütücü bir atmosferin içinde anlatıyor.

Birbirine tutunup güçlenen şeylerin, iç içe geçip birbirini çürütenlere anlatacakları var. İnsan ile yumak bunun için benziyor birbirine. Bir ucunu, dünyayı keşfetmeye bakan bebek tutuyor ipin, diğer ucunu kırış kırış bir el. Evvelden lezzeti akıl çelen ile şimdi çiğnendikçe ağızda çoğalan aynı ekmek. Her şey birbirine eklenerek başlayıp bitiyor. Herkes bunun için açıyor kapısını yabancının “Benim,” diyen bildik sesine.

Çağla Çinili, ilk kitabı Kendimi Doğurmadan Hemen Önce ile insana dair ne varsa apaçık koyuyor önümüze. İyi ve kötü, haklı ve haksız, suçlu ve masum aynı kişi oluyor bazen. Okura ise çağlayan bir ırmağı seyreder gibi akıp geçen öykülere bakmak kalıyor.

“Kafasının içi gene kaşınıyor. Ne zaman bu kadar strese girse egzaması azardı. Al işte, insanın ‘böcek’ olması için ille de sekiz kol, iki de kanat çıkarmasına lüzum yoktu, sinirlenip üzülünce derisi yara oluyor, günlerce kabuk atıyor, saçları dökülüyordu. Bütün bunlar durmadan devam etse, vücudunun her yeri yara olup kepeklense, onu da görünce kusarlardı. İnsanlar, kötü giyindiğinde ona burun kıvırdıklarına göre pekâlâ vücudu yaralı olsa bir böcek görmüş gibi içleri de kalkardı.”

Seven Bekler, bugün ismi anılmayan Hayrettin Ziya Taluy’un iki öykü kitabını, Dert Veren Pınar (1934) ve Karadeniz Hikâyeleri’ni (1940) bir araya getiriyor. Hayrettin Ziya memuriyetleri sebebiyle gezdiği Anadolu’yu anlatmış. Özellikle Karadeniz Hikâyeleri’nde yöre halkının ekonomik sorunlarını, doğayla, ağalarla, reji müfettişleri ve kaçakçılarla mücadelesini tasvir etmiş. İstanbul merkezli edebiyatımızın köye yönelişinden yıllar önce, bir İstanbul çocuğunun gözünden Anadolu insanının öykülerini okuyacaksınız.

“Türkiye’nin neresine gitsen bir Karadeniz uşağı görebilirsin. Büyük savaştan evvel çalışmak için Rusya’ya, hatta Sibirya’ya kadar gidenleri vardı. Zekâlarıyla, azimleriyle, gayretleriyle her sahada kazanma fırsatlarını da bulurlar. Erkek nüfusta daimi bir hareket vardır, senenin belirli mevsimlerinde işler kadınlara kalır, tarlalarda onlar çalışırlar.”

Bizim Hikâye, Osmanlı’dan günümüze edebiyatımızda öykünün izini süren, öykücülüğümüzü var etmiş, geliştirmiş yazarların eserleri arasından en güzellerini, en başarılılarını, en önemlilerini belirli bir tematik bütünlük gözeterek ortaya koyan, 1850’lerden 1950’lere kadar bir asırlık öykücülüğümüzün verimlerini bir araya getiren bir kitap dizisi.

Bizim Hikâye dizisiyle birlikte, hem öykücülüğümüze dair bütünlüklü bir söz söylemek hem de yeni öykücüler keşfetmek üzere farklı yolculuklara yelken açıyoruz.

Sait Almış, öykülerinde bize küçük bir sahil kasabasının, Foça’nın içinden, derininden, kalbinden sesleniyor. O

kadar ki, anlatıcının yazar değil de Foça’nın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Geçen yüzyılın yerinden yurdundan ettiği sıradan insanların şaşırtıcı dünyalarıyla, sırlarıyla, boşlukta sallanan

hayatlarıyla tanışıyorsunuz.

Haftalarca dinmeyen poyraz, yüzlerce yıllık ekmek telaşı, yüzlerce yıllık aşklar, acılar, endişeler, korkular;

dönüp duran mevsimler…

Foça’da zamanın hep yinelenen sesi, sessizliği…

“Ne zamanı? Hangi zamandan söz ediyorsun?” diyor Sait Almış.

Hüsnü Arkan

Kendini Tanımadan Ölmek Korkusu; içinde nefes alıp verdiğin dünyayla, konuştuğun dille, çocukluğunun geçtiği apartmanla, akıp giden zamanla, yanında yörende dolaşan insanlarla, kimi zaman ailenle arandaki uzaklıktan doğuyor. Zamanda sıkışanların muhiti Değirmen Mevsimi’ne vardığında, kendi çuvalını doldurduğunu unutup bir elmaya uzananı suçlayanlarla göz göze geldiğinde, gecenin sahibine yemin olsun ki emaneti ulaştıracağım, diye bağırdığında görüyorsun ki bu sensin, sen buradasın ve bu senin çığlığın. Ve okuduğun her satırla fark ediyorsun, bu anlatılan; sen benden ayrı değilsin diyenlerin, biz birbirimizi tanımayan bizleriz diyenlerin hikâyesi. Mahmut Coşkun’un öyküleri; karanlık gecelere ve apaydınlık sabahlara, bir ayin ya da gösteri olmayan yaşamlara dair. Dahası, başka ölümlere ağlamaktan kendi cenazesine yaş dökemeyen, başka mezarlara toprak atmaktan kendi cenazesine yetişemeyen insanlara ve onların tırnaklarındaki kuma dair.

Geceleyin Bir Mümkün, bu dünyadan ve bu dünyanın çok uzağından bize ulaşan öykülerden oluşmaktadır. Yazar, okuru kahramanlarının kaderine ortak eder ve olayların sarsıcılığıyla kuşatır.

"İnsanın en sevdiği hikâye kendi hikâyesidir" diyen Aynur Dilber, öykülerini kendi hikâyemiz gibi sevdirmeyi başarıyor. Muhit Kitap, yazarın ikinci öykü kitabını okurla buluşturmanın sevincini yaşıyor.

"İnsan kaybede kaybede tamamlanan bir varlıkmış."

"Hiçbir eşyayı yük etmedim kendime. Kendim yeterdim bana yük olarak."

79 görüntüleme0 yorum