• İshakEdebiyat

Mehtap Demiröz Yazdı- Yenilenlerin Görkemli Öyküsü: Atları Uçuruma Sürmek

En son güncellendiği tarih: Nis 18

Emin Gürdamur, yazdığı kısa öykülerle modern Türk öyküsündeki yerini günden güne pekiştiren bir isim. Öyle ki ben henüz ilk kitabını okurken ikinci ve üçüncü öykü kitapları yayımlandı bile. Okur olarak bizleri Türk öykücülüğünün geleceği adına ümitlendiren ve sevindiren bu gelişme yazarın da mümbit bir kalem olduğunu gösteriyor. Kitaplarından önce öyküleri Hece, Dergâh, İtibar gibi dergilerde yayımlanan yazarın, ilk kitabı olan Atları Uçuruma Sürmek, 2017 yılında Hece Yayınları’ndan çıktı. Ben 2019 yılında yayımlanan üçüncü baskısını okurken dördüncü baskısı raflarda yerini almıştı. Bir kitabın birden çok baskıyı görmesi günümüz şartlarında oldukça zorken, yazarın marifeti okurlar tarafından fark edilmiş olmalı ki hâlâ talep edilen bir kitap olma özelliğini sürdürüyor Atları Uçuruma Sürmek. Ayrıca 2019 yılında Necip Fazıl İlk Eserler ödülünün de sahibi olan eser 16 öyküden oluşuyor.


Herhangi bir kitabı değerlendirirken metin merkezli yaklaşmak gerekir. Çünkü bir metin yayımlandığı andan itibaren yazarın olmaktan çıkar. Biz okurlar öyküleri okurken bir yandan da zihnimizde yeniden yaratırız. Fakat bu eseri bitirdiğimde öyle olmadı. Sayfalar bitmiş gibi görünse de öykülerin bir yerlerde devam ettiğini hissettim. Hatta öykülerin devamını ararcasına yazarın gerek sosyal medya hesaplarında, gerek katıldığı programlarda anlatılanlara dair kelimeler yakalamaya çalıştım. Salih hocanın akıbeti ne oldu, Murat’ın ölümünden sonra anlatıcı hayatına nasıl devam etti, Allah’ın yazılarını okuyan Deli Salih iyileşti mi, adli tıpçı karısının mezarına gittiğinde kavşakta kalan lüks otomobiline ne oldu gibi sorular zihnimde dolanıp durdu. Bir öykünün okurun zihninde sürmesi şüphesiz başarıdır. Atları Uçuruma Sürmek, daha kapağına bakar bakmaz kendine çağırıyor sizi. Atlar neden uçuruma sürülür? Bir diğer ifadeyle bu eylem intihar etmenin daha görkemli hâli midir? Bu soruların cevabını arayarak öyküleri okumaya başladım. Bir okur olarak yaptığım bazı çıkarımları burada paylaşacağım. Bu öykülerin üzerine yazılacak ve konuşulacak çok şey var. Belki başka bir çalışmanın konusu olur. Burada kısaca beni en çok etkileyenler üzerinde durmakla yetineceğim.

Öykülerin Hikâyesi

Yazarları öykü yazmaya iten gücü hep merak etmişimdir. Yazmasalar ne olur? Gerçekten Sait Faik gibi çıldırırlar mı? Yıllar önce okula bir seminer için davet ettiğim sevgili Hüseyin Akın bu konuda şöyle demişti. “Yazmamayı başarabiliyorsanız, yazmayın.” Durup dururken kişide yazma isteği gelişir mi bilinmez ama Gürdamur’un “Kızılağaç Yaprağı” başlıklı öyküsünde anlatıcı, anlatma güdüsünün nasıl geliştiğini şu cümlelerle okura aktarıyor:

“Bir insan bana yaklaşmayadursun, hele ben bir insanı merak etmeyegöreyim; bir an uğultular kulaklarıma dolar; hareketli resimler etrafımı sarar, ağzı açık kalmış kuyular gibi ruhlarda kalmış hatıraların, yaraların içine düşerim.” (Gürdamur, 2019:117)

Aynı öyküde yazarın öyküyü oluştururken kullandığı tekniğe dair birkaç ipucu daha yakalamak mümkün:

“Ustam ne zaman geçmişinden, fakirliğin eteğinde kurulu köyünden bahsetse kafamın içinde dev bir perde gerilir ve ben her şeyi orada capcanlı seyrederdim. Acaba yine perdeler mi kurulmuştu?” (Gürdamur, 2019:107)

“Sahne” başlıklı öyküyü okurken aklıma Shakespeare’in o meşhur tragedyasında geçen “Bütün dünya bir sahnedir/ Ve bütün erkekler ve kadınlar/sadece birer oyuncu.” dizeleri geldi. Yazarda da bu düşünceler hâkim olmalı ki öykülerini oluştururken gösterme sanatının inceliklerinden bolca faydalanmış. Her ne kadar bu durumun yazarın düşsel gerçekçi tutumuyla bağdaştırılması zor olsa da öykülere ayrı bir edebî tat kattığı aşikâr. Öykülerin genelinde hâkim olan bu atmosfer, kitabı bir çırpıda okunacak bir eser olmaktan çıkarıyor. Gürdamur, katıldığı bir televizyon programında yazarken mühendislik geliştirmemeye çalıştığını söylüyor ancak öykülerindeki kurgusal matematiği fark etmemek mümkün değil. “Sahne” öyküsünde üst kurmacanın hâkim olduğu gözleniyor. Düşle gerçeğin iç içe verildiği bu öyküyü bitirdiğinizde bütün kahramanların adeta ustaca planlanmış bir denklemi tamamladığına şahit oluyorsunuz. Yazar, zaman zaman görünmez olandan da faydalanıyor. Örneğin bu öyküde oğlunun öldüğünü hisseden bir anne bunu nasıl hissedebildiğini soranlara “Ana yüreği kızım, bazen yanar perdeler.” (Gürdamur, 2019:97) diyor. Öyküde tehlikeli bir güzergâhta kaza yapan ve bir kanyonda sıkışarak can veren iki insanın hikâyesi anlatılıyor. Anlatıcı, şahit olduğu bu gerçekliği yoğun düş gücü kullanımıyla yeniden yaratıyor. Büyülü gerçekçiliğin bir sonucu olarak öykünün zaman sırasında ani değişmeler olduğuna, fizik kuvvetleriyle açıklanması imkânsız olaylara, kahramanın arabasıyla bir tiyatro sahnesinde havada asılı kaldığına şahit oluyoruz. Fakat bu olağandışı durum öykünün gerçeklikle bağını zedelemiyor. Hikâye, aslında hepimizin bildiği bir toplum gerçeğine gelip dayanıyor. Bir trafik kazası olmuş, olay yeri inceleme, savcı, muhtar, basın muhabiri toplanmış kaza yerini incelemekte, kazanın olduğu yer ve ölen şahıslarla ilgili köylülerden bilgi almaya çalışmaktadır. Olan biten bundan ibarettir. Anlatıcı muhtemelen oradakilerden herhangi biridir.

“Sahne” öyküsünde işlediği konudan yola çıkarak Gürdamur’un öykülerini yazarken etrafında hikâyeler arayan bir yazar olmadığını söyleyebiliriz. Herkesin şahit olduğu bir trafik kazası, onun zihnine oldukça karmaşık olaylar zincirinin bir halkası olarak yansıyor. Anlatıcı, diğer öykülerde de sıkça değinildiği gibi ‘ayna’ görevi üstleniyor. Okura bu sırlı gerçekliği, zihnine üşüşen haliyle, ondan kurtulmak istercesine, bir çırpıda anlatıyor. Ancak, bu bir çırpıda anlatma hali öyküdeki sanatlı anlatımdan bir şey eksiltmiyor. Cümleler titiz bir işçilikle kuruluyor, alışılmadık bağdaştırmalardan yararlanılıyor.

Kitaptaki öykülerde doğrusal bir zaman akışına rastlamıyoruz. İlk öyküden itibaren sık sık geriye dönüşlerle, bilinç akışlarıyla geçmişe yönelme gözümüze çarpıyor. Geçmişin hiçbir zaman geçmediği, an’ın içinde dönüp durduğu, en alakasız anlarda bilincimizin onu dışavurduğunu hissediyoruz. Yazar, bunu maharetli bir dil işçiliğiyle gerçekleştiriyor. Büyülü gerçekçilik dediğimiz anlatıcı tutumu şüphesiz onun en büyük yardımcısı. Burada büyülü gerçekçilik demişken fantastik, doğaüstü olaylar ya da kahramanların olduğu çıkarımı yapılmasın. Edebiyatın bir yaratma eylemi olduğunu göz önünde bulundurarak var olan gerçekliğin, Gürdamur öykülerinde hayalle karıştırılarak yeniden yaratılması durumundan bahsediyorum. Geçmişle şimdiki zaman arasında salınan bu öykülerde, kurguyu oluşturan ana olaylar anlatıcının flashbackleriyle okura aktarılma yoluna gidilmiş. Bu durum, kitabı okurken en ufak bir dikkatsizliğinizin affedilmemesine sebep oluyor. Cümleler ve paragraflar birbirlerine o kadar göbekten bağlı ki siz bu düğümleri ancak titiz bir okumayla açabiliyorsunuz.

Öykülerin yapısına bakacak olursak kitapta yer alan 16 öykünün de birer kesit öyküsü olduğunu söyleyebiliriz. Büyük bir olay ve onun etrafında gelişen alt olaylara pek rastlamıyoruz. Yazarın şiirsel duyarlılığın yüksek olduğu hemen her öyküde hissediliyor. İmgelerin gücünden büyük ölçüde yararlanmayı başarmış. Bununla birlikte ses, koku gibi duyuların öykülere olabildiğince dahil edildiğini görüyoruz. Yazar, yine kendisine has bir üslupla bu duyuları çağrışımlarla okura aktarmış. Öykülerde günahın kokusunu, soğuğun ve felaketin kokusunu, sözlerin kanat çırpışını görebiliyorsunuz. Kullandığı coşkulu üslup sayesinde adeta algıyla imgenin mücadelesine tanık ediyor sizi. Aynı zamanda kullandığı sanatsal betimlemelerle de sağlam bir üslupçu olduğunu belgeliyor.

Öykülerdeki anlatıcıların çoğunun aynı zamanda öykünün kahramanı olduğunu görüyoruz. Birinci kişili anlatımın baskın olduğu öykülerin yanında anlatıcının meddah üslubuyla konuştuğu öyküler de yok değil. Yazarın bu tutumunun, onları Mustafa Kutlu öykülerine yaklaştırdığı dikkatlerden kaçmıyor.

Hangimizin Hikâyesi?

Bir öyküyü okumaya neden ihtiyaç duyarız? Nasıl karar veririz? Yukarıda da söylediğim gibi kitapların isimleri benim için son derece önemli. Tek kriter değildir belki ama okumaya karar vermemde büyük pay sahibi. Atları Uçuruma Sürmek adıyla daha baştan kendi imgelem dünyasına çekiyor sizi. Başka hayatlara tanık olma düşüncesiyle, bir de merak faktörünün etkisiyle öyküleri okumaya başladım. Alışık olmadığım bir coğrafyadan bahsettiğini fark edince merakım daha da arttı. Karadeniz köyleri, yatılı okullar, yetimhaneler, köy kalmamış ama şehirleşememiş küçük kasabalar... Aslında hepimizin otoban kenarlarında görüp de acaba burada kimler yaşıyor, insanlar nasıl vakit geçiriyor diye merak ettiği o küçük yerleşim birimleri yani. Yazar eski zaman seyyahları gibi o beldelere uğrayıp birkaç gün misafir kalmış ve elindeki aynasıyla bize o hayatları yansıtmış sanki. Öykülerindeki zengin dekor ve keskin gözlem gücü, de bu tezimizi doğruluyor. Bir Akdenizli olarak, Karadeniz’in bulutlarını, yaylalarını, köprülerini, sislerini, dumanlarını, yarım kalmış sevdalarını, insanını görüyorsunuz bu öykülerde.

Öyküler, içerik itibari ile “Zehirli Yağmur” öyküsündeki Salih öğretmen gibi aşkta kaybedenlere, “Kahverengi Zarf” öyküsündeki Murat gibi hem aşkta hem parada kaybedenlere, “Atları Uçuruma Sürmek” öyküsünde olduğu gibi dünyaya gelirken daha baştan kaybeden yetimhane çocuklarına, korktuğu şeye dönüşen kız çocuklarına, babasının gölgesindeki oğlan çocuklarına, Allah’ın delilerine ve velîlerine ithaf edilmiş gibi duruyor. Birbirinden oldukça farklı şahıs kadrosuna sahipler. Eğitimlisi, cahili, erkeği, kadını, genci, ihtiyarı, hocası, inanmayanı bir şekilde kendine yer edinmiş. Okurken kendimizle arasında bağ kuracağımız, özdeşleştireceğimiz birden fazla kahramana rastlayabiliyoruz. Bu kahramanların hepsinin ortak yazgısı, kaybeden olmalarıdır. Ama nasıl kaybedenler? Ölümü dahi Yahya Kemal’in ‘bitmeyen sükûnlu gece’si gibi karşılayanlar onlar. Ölecek olmayı düşünmenin bazı kahramanlar için tedavi işlevi gördüğüne bile tanık oluyoruz. “Vaveyla” başlığını taşıyan öyküde annesine kızan fakat bir doğum esnasında annesine dönüştüğünü fark eden bir kızı okuyoruz. Bu öyküde canlandırılan olumsuz, şeytanî kadın imajına her ne kadar katılmasam da bende oluşturduğu yeni çağrışımlardan dolayı iyi ki okumuşum diye düşünebiliyorum. Bahsedilen “Tohum” metaforu, bende “doğum” kavramını çağrıştırdı. Tohumun kayayı çatırdatarak yarıp doğuma dönüşmesi, hayata tutunması ise Turgut Uyar’ın ‘kayayı delen incir’ini düşündürüyor. Bu bağlamda ikinci yenicilerin şiirde yaptığını Gürdamur’un öyküde yapmaya çalıştığını söylemek yanlış olmasa gerek. Gerçi bunu söylerken Eco’nun ‘aşırı yorum’una düşmekten imtina etmiyor değilim.

Yazar, kendisinin de ifade ettiği gibi öykülerini duygularla yazan bir isim. Cümlelerindeki zengin imgelem gücü bunun şahidi. Ayna, kuyu, taş, ağaç gibi destanlarda görmeye alışık olduğumuz motiflerin bu öykülerde hâlâ canlı bir biçimde kullanılmış olması eserin sırtını tamamıyla büyülü gerçekçiliğe yasladığını düşündürüyor.

Gürdamur yazdığı öykülerle dünyanın sır’rını kazıyor. Gerçek hayatları kendi alımladığı şekliyle anlatıyor. Bununla birlikte öykülerinde değindiği kadın kahramanların nicelik olarak azlığından ve öyküdeki işlevlerinden kadın bir okur olarak rahatsız olduğumu belirtmek isterim. Kadınların kurban ya da şeytan olarak vehmedilmeği, bir tohumu rahminde besleyerek aslında atlarını uçurumdan aldığı, dünyaya bir zeytin dalı uzattığı öyküleri de kendisinin cümlelerinden okumak hangimizi cezbetmez? Bir ilk kitap olarak düşündüğümüzde bu eleştirimin yazar tarafından temenni olarak algılanması biz okurlarını mutlu eder. Belki de diğer kitaplarını okuduğumuzda daha olumlu kadın imajlarıyla karşılaşacağız.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Emin Gürdamur kalemiyle Türk edebiyatında kendi kalesini sessiz sedasız inşa edenlerden. Onun öyküleri hem metinler arasılık bağlamında kendi kendini besliyor hem de birçok genç yazara ilham vereceğe benziyor.


Mehtap Demiröz


140 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör