• İshakEdebiyat

Mehtap Harman Yazdı- Bizim Müzmin Yazgımız: Doğum Lekesi

Doğum Lekesi, Elif Hümeyra Aydın’ın ilk öykü kitabı. Bu yıl Sait Faik Öykü Ödülü’ne aday gösterilen eser 2019 yılında Dergâh Yayınları tarafından yayımlandı. Kadın duyarlılığın hâkim olduğu dokuz adet öyküden oluşuyor. Kitabını annesine ithaf eden yazar, öykülerinin çoğunu anne kız çatışması üzerine kurgulamış. Kuşak çatışmasının ve ataerkil toplum yapısının baskın olduğu öyküleri anlatanların tamamı kadın. Hepsi de yitirilmiş, anlaşılmamış, geçiştirilmiş bir çocukluktan muzdarip. Yazar bunları göz önünde bulundurmuş olsa gerek ki kitabına tematik bir başlık olarak “Doğum Lekesi”ni seçmiş. Doğum Lekesi tabiri aslında doğumla birlikte yakamıza yapışan ve ne kadar çabalarsak çabalayalım üzerimizden atamadığımız bir yenilmişlik duygusunun dışavurumu. Cansever’in ifadesiyle belki de gelmiş bulunmaktı mevzu. Hemen her öyküde var olmaya çalışan, bir şeylere, birilerine tutunmak isteyen kadınların sancılarına şahit oluyoruz.

Yazarın kahramanları kendine, çocukluğuna ama en çok da annesine küsen kız çocukları. Öyle ki kitapta yer alan “Taştan Topraktan” başlıklı öyküsünde anne ile barışık olmanın bir konfor olarak addedildiğini görüyoruz. Annelerimizle bağımız -göbek bağımız- doğar doğmaz kesiliyor gibi görünse de bu sadece fiziksel bir kopuşu ifade ediyor. Kimliğimizi inşa ederken bu bağı koparamıyoruz, koparmakta zorlanıyoruz ve çoğu kez geç kalıyoruz. Yazarın kahramanları annelerine karşı bazen öfkeli, bazen pişmanlık dolu, bazen de suçlayıcı bir ruh hali içinde. Bununla birlikte varoluşunu anlamlandıramayan bütün insanlar gibi annelerine sığınma, bağımlı olma eğilimi içindedir. Annelerini yargılayan, içten içe onlarla soğuk bir savaş yaşayan kahramanların bu tutumu erkeklere ve topluma karşı da aynı şekilde eleştireldir. Farklı yaş gruplarına mensup, kimi eş kimi anne olan bu kahramanların her biri özünde küçük birer kız çocuğudur. Yazar sık sık onların geçmişlerine ve çocukluklarına atıfta bulunarak okurda bu izlenimi diri tutmuştur.

Kitapta yer alan “Kesik Süt Tadı” okurken en çok keyif aldığım öyküydü. Bir anne olarak okumamın bunda etkisi şüphesiz çok fazla. Anneanne, anne ve genç bir kızın birbirine çok benzeyen öyküsü. Yazar kahramanın annesi ve anneannesi ile girdiği soğuk savaşı bilinç akışı tekniğini kullanarak oldukça ayrıntılı bir şekilde okura aktarır. Eleştirdiğimiz, beğenmediğimiz, suçladığımız annelerimize dönüşmenin kaçınılmazlığı yakamıza yapışmaktadır. Bu döngünün kırıldığı hayatlar yok mudur, mutlaka vardır. Yazar "Kesik Süt Tadı"nda bu döngüyü kıramayan, birbirini sevmeyen ama birbirine bağımlı olan anne-kızları anlatmıştır. Öykünün anlatıcısı, dört aylıkken meme emmeyi bırakmasını annesine bir tepki olarak yorumlar. Aynı reddiyeyi dünyaya karşı uygulayamamış olmaktan rahatsızdır. Çocukluğundan beri annesinin kendisini sevmediğine, istemediğine inanır. Kim bilir en yakınından gördüğü bu sevgisizlik, onu bütün dünyaya karşı kırılgan ve güvensiz yapmıştır.

Aydın’ın bu eserinde dikkatimi çeken bir diğer önemli öyküsü “Göz Çukuru”. Kuran kursunda hocalık yapan, toplumsal kalıplardan bunalmış, melankolik bir kişilik olarak Kübra’nın her akşam pencereden gördüğü ya da görmek istediği hayal ile mücadelesine tanık oluruz. Kendi yazgısını bir başkasında görmek şaşırtmış ve ürkütmüştür onu. Kendisi gibi mutsuzluğunu da saklayan biridir Kübra. Hermann Hesse’in “Mutsuz olmak yüzkarasıdır.” yargısı hükmünce izlenmek, yaşamına birilerinin şahit olması endişesi onda bir travmaya dönüşür. Aslında mutsuz değildir. Sadece eşinden gizli sigara içmekte, bazen de pencere kenarında can sıkıntısından ağlamaktadır. Bunlardan ötürü karşıdan bakan biri tarafından mutsuz ve zavallı bir kadın olarak algılanmaktan korkar. Yazar onun kuruntularını, evhamlarını başarıyla okura yansıtır. Kübra, komşusunun penceresinden aslında kendisine bakmaktadır.

Yazarın karakterlerini betimlerken sıkça başvurduğu metaforlar en çok da “Terzisi Meçhul” öyküsünde göze çarpar. Kitabın en başarılı öykülerinden birisi de budur kanımca. Öykü kişisi her ne kadar statü bakımından iyi bir konumda da olsa toplumsal kalıpların dışına çıkmakta oldukça zorlanır. Öykü ağır ceza avukatı bir genç kadının küçük kızıyla geldiği annesin evinde, aldığı boşanma kararını bir türlü ona söyleyemeyişi üzerine kuruludur. Denemiş, kaybetmiş bir kadının yazgısına çaresiz razı oluşu anlatılır. Benliğini bir kumaşla özdeşleştirir. Annesi terzidir. Gelinliğini dahi bin bir özenle o dikmiştir. Torununu görmenin verdiği mutlulukla etrafına neşe saçmaktadır. Kahraman onun bu mutluluğunu bozmaktan imtina ederek onunla konuşmayı sürekli erteler. Odasındaki cansız manken Naciye’yle konuşup durur fakat bir türlü annesine açıklayacak cesareti bulamaz. Naciye’yle yaptığı sohbetlerde kendisini onunla özdeşleştirdiğini görmekteyiz. Hem annesi hem de yaşadığı toplum bir kumaş gibi onun kişiliğini kesip şekillendirmiştir. Hayat onun omzuna vatka olarak ağır ceza avukatlığını kondurmuştur, kendisi için biçilmiş bu elbiseye korseler, yamalar eklemiştir. Evlenmiş, anne olmuştur. Fakat bunlar da kumaşın eksik parçasını tamamlamaya yetmemiştir. Evladının varlığına dahi sevinemiyordur. Bununla birlikte kızını kaybetme fikrinden ölümüne korkuyordur.

Kitapta yer alan “Uluma” başlıklı öykü ise parkta yürüyüşe çıkan, feminist bir genç kızın babaannesiyle yaptığı iç konuşmaları, parkta karşılaştığı insanlarla diyaloglarını içermekte. Yazar burada da metaforik bir anlatım tercih etmiş. Kendisini bir köpek gibi hisseden genç kızı anlatırken çok fazla bilinç akışı kullanmış ve bu durum öykünün anlaşılırlığını olumsuz etkilemiş. Babaannesiyle yaptığı konuşmalarda hissedilen dozu iyi ayarlanmış feminist duyarlık ve parkta gördüğü insanlar üzerinden yaptığı toplum eleştirisi ise takdiri hak ediyor.

“Şah” öyküsünde iki sevgilinin birbirleri ile konuşmalarına yer verilir. Durakta otobüs beklerken kadının zihninden geçenler mantıksal bir sıralama yapılmadan okura doğrudan aktarılmıştır. Yoğun bilinç akışı kullanımı öyküyü anlamayı zorlaştırmıştır. Birbirleriyle konuşan ama içlerinde bambaşka savaşlar veren iki kişidir onlar.

“Taştan Topraktan” öyküsünde yeterince önemsenmediğini, sevilmediğini düşünen bir kız çocuğunun anne babasını yokluğuyla cezalandırma girişimine şahit oluruz. İntihar etmeyi deneyen bu kız çocuğu, anne babasının hayatından çekip gitmek istemiştir. Evde sürekli şahit olduğu kavgalar psikolojisini olumsuz etkiler. Annesinin kendisini sevmiyor oluşunu anlamlandıramaz, onun tarafından değer görmemek, hakarete uğramak çocuk ruhunda yaralar açar. Ruhu kadar bedeni de annesinin kontrolündedir. Tercihlerine saygı duyulmaz. Bunlara rağmen annesine bağımlı bir kişilik geliştirmektedir.

“Köpük” başlıklı öyküsünde kendisinden yaşça büyük bir adamla evli olan Sema eski sevgilisi Ahmet’in evlendiğini öğrenir. Bulaşık yıkadığı bir esnada zihninden geçenlere şahit olduğumuz bu genç kadın, eski sevgilisinin evlenmiş olmasından dolayı içinde sebebini bilmediği bir kızgınlık hisseder. Eşiyle tartışmaya başlar. Yazarın yine metaforik bir anlatım tercih ettiği öyküde flasback yöntemiyle kahramanın geçmişiyle ilgili bilgiler de verilir okura. Bulaşığın köpüğünün bitip kirli suyunun kalması gibi Sema’nın bu tasvip edilmeyen evliliğinin de büyüsünü yitmiş ve geriye kirli suyu kalmıştır. Zihninde eski sevgilisi Ahmet ile kocası arasında yaptığı istemsiz karşılaştırmalara şahitlik ederiz.

“Serum” başlığını taşıyan öyküsünde kanser hastası annesine refakat eden, diğer öykülerinde ele aldığı kahramanların aksine annesiyle barışık bir genç kız anlatılır. Bunda hasta yatağında acizce yatan annesine duyduğu merhamet etkili olmuş mudur bilinmez.

“Acı, Yapışkan, Yeşil Şeyler” başlıklı öyküsünde aldatılan bir kadını anlatır yazar. Babasına özlem duyan Beyza isimli bu genç kadın, annesinin yanına dönmemek için eşinin aldatmalarına göz yumsa da buna bir yere kadar karşı koyabilmiş ve sonunda oraya dönmüştür. Yazar bu durumu şu cümlelerle ifade eder: “Ana evi, baba evi gibi kucaklamıyor, yargılıyor, onu bir şekle sokmaya çalışıyor.” Beyza, annesi tarafından sevilmediğinin, onun gözünde yalnızca bir ‘gereklilik’ olduğunun farkındadır. Çocukluğunun, gençliğinin annesi tarafından tırpanlandığını, annesinin yalnızca kendisine değil babasına da haksızlıklar yaptığını düşünür. Aldatılan bir kadın olarak ve bir kız evlat olarak kendisini acı, yeşil ve yapışkan bir şey olarak tanımlar.

Doğum Lekesi, bir ilk kitap olarak oldukça başarılı bir eser. Yazarın ele aldığı kahramanların hepsinin ortak noktası etrafındaki insanlara rağmen aslında yapayalnız olmaları. Umberte Eco’nun aşırı yorum olarak tanımladığı hataya düşmek istemem fakat “Bir metnin belli bir bölümünün belirli herhangi bir yorumu, ancak metnin başka bir bölümünce doğrulandığında kabul edilebilir; metnin başka bir bölümünce çürütüldüğünde ise reddedilmelidir.” sözlerinden hareketle diyebilirim ki Elif Hümeyra Aydın’ın öykü kahramanları, yazgıları yenilmek olan, doğum lekesini alınlarında taşıyan kadınlar. Akıcı ve sade bir anlatımla yazılmış öykülerin kurgusu da kahramanları da yapmacıklıktan uzak. Tanıdık birilerine rastlamak istiyorsanız mutlaka okuyun.


Mehtap Harman



136 görüntüleme