• Siyah Instagram Simge
  • Siyah Heyecan Simge
  • İshakEdebiyat

Metin Nart Yazdı- Anlatma Tekniği Açısından Postmodern Edebiyat

<<<Özellikle II. Dünya Savaşının yıkımından sonra, bütün sanat dallarında olduğu gibi, edebiyatta da radikal değişimler olacaktır. Postmodern dediğimiz yeni bir edebiyat tanımı yapılacaktır. Başka bir yazımızın konusu olsun.>>> Bir önceki yazımızı böyle bitirmiştik. "Önceki yazı için tıklayınız."

Hatırlarsak, edebiyatta anlatma tekniklerinin sürekli değiştiğini, ancak bu değişmenin ihtiyaçtan ya da yazarların sübjektif çabalarından değil, edebiyatın Zeitgeist ile olan sıkı bağından kaynaklandığı belirtmiştik ve anlatma tekniğine bağlı olarak edebiyatta Klasik, Modern ve Postmodern (PM) olarak üç başlık açmıştık. İlk iki başlık aynı yazının konusuydu.

Sanayileşme çağı, bilimsel gelişmelerle her şeyin aydınlatılacağı inancı Klasik (geleneksel) edebiyatı, teknolojik gelişmenin getirdiklerinin iki dünya savaşında yol açtığı ağır yıkım Modern edebiyatı şekillendirmişti. Bilimsel gelişmelerle insanlığın kendine inancının tavan yapması, kahraman merkezli, olay örgüsüne ağırlık veren anlatım klasik edebiyatı şekillendirmişti. Bilim, teknoloji ve ideolojiler ekseninde şekillenen modern dünya, mutluluk yerine yıkım getirince, modernist edebiyatta olay örgüsünü ikinci plana düşürmüş, insan merkezci “yeni dünya” yaşamı, varoluşu, kahramanın iç dünyasında işlemeye başlamıştı.

Felsefi söyleme saplanmadan özetlersek, bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığın devamlı ileri gideceği ve daha mutlu daha özgür olacağı düşünülüyordu. Ancak, bir anlamda bilim ve teknolojik imkanların kullanılmasıyla yaşanan II. Dünya Savaşı'nın yıkımı, Batı’da ahlaki ve etik değerleri altüst etmiş, sonrasında yaşanan bilimsel, teknolojik, ekonomik, sosyal değişimler rasyonel akıl, evrensellik, homojenlik, sekülerlik gibi mutlak kabullere karşı daha temkinli bir yaklaşım doğurmuştur. Bilimsel gelişmeler, özellikle Görecelilik Kuramının “mutlaklık”ı bertaraf etmesi, yeni Zeitgeist’in motoru olmuştur.


Edebiyata atlarsak, tüm bu gelişmelerle, kimine göre İncil’den, kimine göre Cicero’dan devşirildiği söylenen “Gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur,” sözü tekrar keşfedilir. Bu, bir anlamda çok dürüst bir itiraftır aslında. Edebi eylem için, daha anlaşılır bir dille ifade edersek, “doğdum, hiçbir şey bilmiyordum, eğitim aldım, öğrendim, bol bol okudum, yazmaya başladım. Ne yazarsam yazayım, beni şekillendiren okuduklarım benim yazdıklarımın içinde olacaktır. Bir yazar olarak beni oluşturan işte o okuduklarımdır.”

Yani her halükârda yazılan her metin, Julia Kristeva’nın sözleriyle, “Bir alıntılar mozaiği gibi oluşur, her metin kendi içinde başka bir metnin eritilmesi ve dönüşümüdür”

Bu kavramın Türkçesi: “Metinlerarasılık”tır ve yazılan her metnin daha önce yazılanlarla olan ilişkisini işaret eder.

Daha somut, ama idealize edip, madem tutkumuz öykü, bir öykücü için söylersek, yazacağımız her metin, illaki daha evvel yazılmış olanlarla bir ilişki içinde olacaktır. Çok orijinal bir hikâye bulsanız bile, onu aktarırken yapacağınız benzetmeler, metaforlar yoluyla bile olsa, yarattığınız şey aslında, önceden söylenenlerin değişime, transformasyona, deformasyona uğramış hali olacaktır.

Edebiyat teorisyenlerin yaptığı elbette yeni bir keşif değil, bir adını koyma, kavramlaştırma idi. Metinlerarasılık. Çünkü metinler arasındaki bu alışveriş her zaman vardı. Sadece adı konulmuş oldu ve edebiyatın önüne dehşetli bir imkanlar dünyası açıldı. Metinlerarasılık bilerek, planlayarak, bir teknik imkân olarak kullanılmaya başlandı. Yani, bilerek ve isteyerek, kendi metnini oluştururken önceki metinleri kullanmaya başladı.

Nasıl? Edebiyatı, içinde okurun, yazarın ve daha önce yazılmış metinlerin de yer aldığı bir oyuna çevirerek.

Peki PM edebiyat bu oyununu nasıl, hangi tekniklerle oynar? Bu yazımızda kısa tanımlarla değinelim.

1) Üstkurmaca

Nedir üstkurmaca? Kurmaca içinde başka bir kurmacalardır. İç içe daireler düşünün. Her bir dairenin bir hikâye olduğunu. Burada ince bir nokta vardır, ki o da şudur: En içteki dairenin temsil ettiği hikâye bağımsız olarak okunduğunda, var olmak için, içinde bulunduğu ana hikâyeye ihtiyaç duymaz. Başı, sonu olan, derdini yalnız olarak da anlatabilen, bütünlüklü bir hikâyedir. Ama ana hikâye, içindeki hikâye olmadan eksik bir metindir. Çünkü kendi derdini anlatmak için, içindeki hikâyeyi üretmiştir zaten. Karışık mı oldu? Somut bir örnek şart oldu sanırım.

Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sini düşünün. Faruk Darvinoğlu’nun yazdığı bir giriş vardır.

<<<Bu elyazmasını, 1982 yılında, içinde her yaz bir hafta eşelenmeyi alışkanlık edindiğim Gebze Kaymakamlığına bağlı o döküntü "arşiv"de, fermanlar, tapu kayıtları, mahkeme sicilleri ve resmi defterlerle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde buldum. Rüyaları hatırlatan mavi ebrulu zarif bir ciltle ciltlendiği, okunaklı bir yazıyla yazıldığı ve soluk devlet belgelerinin arasında pırıl pırıl parladığı için hemen dikkatimi çekti. Sanırım, yabancı bir el, kitabın birinci sayfasına, sanki beni daha da meraklandırmak için, bir başlık yazmıştı. "Yorgancının Üvey Evlâdı". Başka bir başlık yoktu. Kenarlarına ve sayfa boşluklarına bir çocuk elinin bol düğmeli elbiseler giyen küçük kafalı insanlar çizdiği kitabı hemen, büyük bir keyifle okudum. Çok hoşlandığım, ama bir deftere de kopye etmeye üşendiğim için, elyazmasını, genç kaymakamın bile "arşiv" diyemediği o mezbeleden, beni gözaltında tutmayacak kadar saygılı hademenin güvenini kötüye kullanarak, kaşla göz arasında çantama tıkıp çaldım.>>> Diye başlar.

Bu bir hikâyedir. Kitabın ana hikâyesidir. Sonra, bildiğimiz Hoca ve Venedikli esirin olduğu iç hikâye başlar. İç hikâyeyi çekip alın ve sadece onu okuyun, dış hikâyeye ihtiyacınızın olmadığını fark edersiniz. Başı, sonu belli, bütünlüğü tam bir metindir. Ama Faruk Darvinoğlu’nun hikâyesi “Bu hastalığa ben de kapıldığım için bu hikâyeyi yayımlıyorum,” dediği için, iç hikâye olmaksızın eksik bir metindir.

İç hikâye de birçok mikro hikâye barındırır içinde. Aynı mantık onlar içinde geçerlidir.

Üstkurmaca sadece PM edebiyatın kullandığı bir teknik değildir. Adı konulmadan evvel, klasik ve modernist edebiyat tarafından da kullanılmıştır. Aralarındaki farklar başka bir yazımızın konusu olsun.

2) Pastiş

Öykünme, taklit olarak Türkçeleştirebiliriz. Fakat Parodi de bir taklittir. Aradaki fark: Pastiş başka bir metnin üslubunu taklit eder. Kendi konusunu başka bir metnin üslubunu taklit ederek, o metne öykünerek anlatır. Yine bir örnek verelim.

İlk metin Thomas Bernhard’ın Bitik Adam’ından. İkincisi ise benim öykündüğüm (uydurma) bir metin.

<<<Büyük kentten kırsala orada daha iyi ve daha uzun yaşamak için giden insanların tüm örnekleri korkunç örneklerdir, diye düşündüm. Ama sonuç olarak Wertheimer yalnızca iç hastalıkları doktorunun kurbanı değil, kız kardeşinin sırf onun için var olduğuna olan inancının da kurbanıydı. Gerçekten de birçok kez, kız kardeşinin onun için, onun yanında kalsın diye, yani onu korusun diye doğduğunu söylemişti. Hiç kimse beni kız kardeşim gibi hayal kırıklığına uğratmadı, diye bağırdı bir kez, diye düşündüm.>>>

<<<Arabayı sürerken, ahizeyi yerine koyduğum anı düşündüm. Uzun zamandır ilk defa Semih aramıştı. Semih arayıp da teklif etmiş, gel lütfen, eskileri yad eder, takılırız ve Hayal’i de askere yollarız, demişti. Semih’i telefonda dinlerken, ilk anda, neden olmasın, üstelik bunca zamandır da görüşmedik, kabul edeyim, diye düşündüm. Ama aklımın derinlerinden de, yahu Semih, seninle hiç geçinemiyoruz, yine anlamsız tartışmalar yapacağız, kusura bakma ama gelmeyeceğim, demeliyim diye düşündüm>>>

3) Parodi

Parodi de bir taklittir. Pastişle farkı, parodi var olan bir metni, eğlenceli, gülünç ya da farklı bir bakış açısıyla bize hatırlatmaktır. İsminden de anlaşılacağı gibi amaç bir mizah malzemesi yapmaktır. Metnin geneli ya da bir kısmı kendi metnine dahil ve hatırlatacak şekilde deforme edilerek yapılır.

İlk metin Nefi’den, deforme edilmiş ikincisi benim uydurmam. (İdare edin:)

<<<Tahir Efendi bana kelp demiş, İltifatı bu sözde zâhirdir, Malikî benim mezhebim zira, İtikadımca kelp tahirdir.>>>

<<<Hakan Efendi bize it demiş, İltifatı ta fakülte senelerindendir,

La bizde mezhep yok, hem kurt da bir ittir, En sevdiğimiz kurt da ulu hakandır.>>>

4) Kolaj

Kolaj, ilk olarak PM resim sanatında kullanılmış, oradan da PM edebiyata geçmiştir. Sanırım en kolay anlaşılan budur. Zira “deneysel öykü” adı altında birçok güzel örnekler mevcut. Buradaki ayırt edici nokta, farklı nitelikteki metinlerin bir araya getirilmesidir. Ana metne alınan sözlük, ansiklopedi maddesi, dipnotlar, gazete yazıları, mektuplar vs.

Hatırlarsınız, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ındaki “Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi” güzel bir kolaj örneğidir.

Kolaj tekniğini, çok yaygın olmasa da, modernist edebiyat kullanmıştır.

5) Montaj

Doğrudan alıntı da diyebiliriz. Başkasına ait bir metnin, doğrudan kendi metnine alıntılanmasıdır. Amaç anlatımı kuvvetlendirmek, tanınmış bir eserden alıntılayarak kendi metnini güçlendirmektir. Tırnak içine alınarak ya da başka bir yolla okura gösterilerek yapılır. Bir örnek verirsek.

<<< Canan yerinden fırlıyor, hole doğru koşturuyor. Gülseren de ardından. Gidiyor, dış kapının koluna yapışıyor.

“Git otur abla. Canan, kız kurban olayım geç otur. Geçer şimdi hırsı. Kalbi kırılanın sözü sert olurmuş. Biraz anlayış”

Canan terliklerden sıyırdığı ayaklarını ayakkabılarına yerleştirmeye çalışıyor. Doğrulup Gülseren’in elinden kurtuluyor.>>>

“Kalbi kırılanın sözü sert olurmuş” Sadi-i Şirazi’nin bir sözüdür. Metne yedirilmiş, ayrıca da epigrafi yapılarak kaynak belirtilmiştir.

Bu yazı akademik bir yazı mı? Asla. Sınav vermek için tasarlanmadı. Pragmatik bir yazı. Genç yazar dostlarımıza elle tutulur bir sonuç kazandırmak için kaleme alındı.

Peki PM edebiyat anlatım teknikleri, dolayısıyla imkânları bu kadar mı? Elbette değil. Burada anlattığımız teknikler, tanımı yapılmış daha doğrusu kavramlaştırılmış imkânlar. Başka ne gibi imkanlar olabilir? İşte bu yazarın hayal gücüne bağlı. Bu da başka bir yazının konusu olsun.


Metin Nart

155 görüntüleme