• İshakEdebiyat

Metin Nart Yazdı- Postmodernist Edebiyat Üzerine-2

Güncelleme tarihi: 13 Şub

Metinlerarasılık da tıpkı üstkurmaca gibi en temel postmodernist edebiyat enstrümanlarından biridir. “Bir metinde başka bir yazarın metninin bir kısmını kullanmak” akla gelen ilk tanımıdır. Bunun yanında, bir metnin üslubunu hatta konusunu kullanmak da metinlerarasılık başlığına girer. Roman ve öykü incelemelerinde okuduğumuz, bilmem kime ya da şu eserine “gönderme” yapmış, sözü de metinlerarasılığa girer. Nasıl yapılırsa yapılsın her alıntı her gönderme aslında bir metinlerarasılıktır.

Metinlerarasılık nasıl yapılır?

1) Gönderme: Bir başka yazarın metinlerinden bazı kısımlar -alıntı- alarak.

2) Pastiş: Bir başka yazarın, onun bir kurmacasının üslubunu taklit ederek.

3) Parodi: Bir başka yazarın bir kurmacasının konusunu kullanarak.

4) Farklı yollar

Bu şekilde dört ana başlık haline getirebiliriz. 1. ve 4. şıkkı sona bırakıp diğer iki şıkkı örneklerle görelim. Bu arada çok önemli bir şeyi de not edelim: Metinlerarasılık yapıldığını anlamak için okurun, sıkı bir edebiyat bilgisi, çokça kitap okumuşluğu ve elbette dikkatli bir okur olması şarttır.

2. Pastiş: Bir başka yazarın-onun bir kurmacasının- üslubunu taklit etmeye deniliyor. Aslında 3. şıkta geçen “konusunu kullanmaya” da pastiş diyenler var. Bu durumda rahatlıkla pastişin sadece üslubunu kullanarak ya da hem üslubunu hem de konusunu -içerik- kullanarak yapılabildiğini anlarız. Fakat şunu da eklemem lazım, parodi ile pastiş -taklit sırasında- kullanılan üsluptan dolayı birbirinden farkı duruma gelir.

Bir not olarak, mesela Mihail Şolohov ile Yaşar Kemal’in üsluplarının benzerliği bazı eleştirmenlerce YK’nin MŞ’yi taklit ettiği -özellikle Durgun Don’u- dolayısıyla bir pastiş yaptığı söylenebilir mi? Bu düşünceye katılmıyorum. Zira betimleyici anlatmak hiçbir yazarın tekelinde olmayan bir edebiyat enstrümanıdır ve oldukça genel bir tekniktir.

Bazı yazarların üslupları çok “ayırt edilebilir” olur. Belki de sadece bir romanında böyle farklı, kolaylıkla ayırt edilebilir bir üslup kullanmıştır ve o üslup o yazarla bütünleşmiştir. Mesela bunlardan biri Thomas Bernhard’tır. Eserlerinin çoğunda kendine has, oldukça farklı üsluplar kullandığını okuyanlar bilir.

Bu parça TB’ın Bitik Adamından.

Bu metin Fatih Balkış’ın Fars romanından.

Zaten Fatih Balkış, Fars romanının bir yerinde “Bernhard’ın Bitik Adam romanına yönelmiştim,” diye yaptığı bir gönderme ile bunu teyit eder.

Aşağıdaki metin de, aynı üslubu kullanarak benim uydurduğum.

Her üç metinde de -Bernhard, Balkış ve uydurduğum- iki zaman var. Hikaye zamanı ve öncesinde yaşanmış, hatırlanan zaman. Yoğun bir şekilde bu hatırlama -hatırlamıştım, dedim kendi kendime, düşünmüştüm- diye vurgulanıyor. Elbette bu iki zaman dilimi üçe de çıkartılabilir. O zaman metin anlaşılması çok zor bir hale gelir.

Her iki metinde de açık seçik bir Bernhard-Bitik Adam- pastişi var. Peki kim anlar? Elbette Bitik Adam’ı okuyan, TB’ı bilen. Şunu da not etmek isterim: Mutlaka ama mutlaka bir anlayan okur çıkar.

Pastiş konusu kafamızda iyice otursun diye bir örnek daha paylaşıyorum.

İlk metin yine Thomas Bernhard’tan ama Kireç Ocağı romanından.

Bu da benim uydurduğum. Bu metinde Kireç Ocağı’ndaki üslup metni komik hale getirmek için kullanılmış.

3) Parodi: Bir başka yazarın bir kurmacasının konusunu kullanarak yapıldığını bir kez daha tekrarlayalım. Parodide, taklit edilen metnin sadece içeriği bazen de hem içeriği hem de üslubu olabilir.

Adından da anlaşılacağı gibi bu dönüştürme -bir nevi deformasyon- mizahi bir dille yapılır. Ana metnin kullandığı konuyu yazar, bir alay etme enstrümanı, elbette kendi metnini güçlendirmek için kullanır. Alay edilen metin, parodisi yapılan metin de olabilir ya da aynı konu yardımıyla yazar, kendi metnini komik bir hale de dönüştürebilir.

“Bir arkadaşım bana Franz Kafka’nın kısa öykülerini ödünç verdi. Kaldığım pansiyo­na gidip Dönüşüm’ü okumaya başladım. İlk satırı neredeyse beni yataktan fırlatıyordu. Çok şaşırmıştım. İlk satır şöyledi: “Bir sabah Gregor Samsa sıkıntılı bir rüyadan uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş buldu…” Bunu okuyunca kendi kendime böyle şeyler yazmasına izin verilen kimseyi tanımadı­ğımı düşündüm. Eğer tanımış olsaydım, yazmaya çoktan başla­mış olurdum. Böylece kısa öyküler yazmaya başladım. Hepsi tamamıyla hayal ürünü kısa öykülerdi çünkü sadece edebi deneyimlerime dayanarak yazdım onları.”

Bu sözler, büyülü gerçekçiliğin en önemli kalemi -elbette bana göre- Marquez’den. Gerçekten de dediği gibi metinler yazdı. Ben burada yazarın “Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey” öyküsünü irdeleyeceğim.

Marquez’in bu metninde Kafka’nın Dönüşüm -Metamorfoz- eserindeki konuyu kullandığını görüyoruz. Kahramanın metamorfoza nerede ve nasıl uğradığını görmüyoruz ama sonuçta bir “dönüşüm” var.

Bu metin ise Hakan Sarıpolat’ın Cıs kitabındaki, Marquez’e ithaf edilmiş, Satılık Melek Tüyü öyküsünden. Gördüğünüz gibi konu aynı: Bir metamorfoz vakası. Her iki öyküde de Kafka’nın Dönüşüm eserindeki metamorfoz konusu kullanılmış. Kafka’nın eserini koyalım bir kenara ve elimizdeki iki öyküyü irdeleyelim.

Marquez kendi öyküsünde Kafka’nın konusunu hangi amaç kullanmış? Yazar kendi öyküsünde tıpkı Kafka’nın birçok eserinde yaptığı gibi bürokrasi canavarını işlemek, ama Güney Amerika’da ve dini bürokrasi için. Bir amacı bu.

Öyküde papaz, kanatlı ihtiyar adamla alakalı dini bürokrasinin tepesine bir mektup yazar. Mektubun hangi ellerden geçtiğine dikkatinizi çekerim.

Bağlı olduğu piskoposa bir mektup yazarak onu başpiskoposa, başpiskoposun da papaya yazmasına çalışacağına ve böylece kesin kararın en yüce makamdan alınacağına söz verdi.”

Elbette papazın talebi bürokrasinin çarkları arasında kaybolur, bir cevap gelmez. “Çünkü Roma’dan beklenen posta, konunun önem ve ivediliğini kulak arkası etmişe benziyordu.”

Hakan Sarıpolat’ın öyküsünde de bir imam girer konuya.

<<< “İmam fal taşı gözlerini üstümüzde gezdirerek, “Bu kadın melek olmuş,” dedi. Çocukken dedesi anlatırmış köyde. Bu dünyada hiç günahı olmayan insanlar melek olurmuş. Bazısı öteki dünyaya giderken bazısı bu dünyada yaşamaya devam edermiş. Kutsal kitaplarda da yazıyormuş bu. Uzun uzun düşündü, tam olarak nerede yazdığını hatırlayamadı.>>>

İslamiyet’te din bürokrasisi olmadığı için imam, kendi fikrini biraz da sallayarak söyler. Burada Türk insanının “bu konuyu bilmem” deme zorluğu, her konuya yorum yapma özelliği -okudum ama tam olarak nerdeydi, hatırlayamıyorum- cevabıyla tiye alınmıştır.

Her iki öyküde de, ikinci amaç, metalaşma teması devreye girer. Olağandışı bir şeye sahip olmanın da pazarda bir alışverişe konu olabileceği, konunun fakirlikle tek boyutlu ilgisi değil, metaya dönüşen her şeyin -ölüm kadar büyük bir varoluşsal endişe kaynağı- aidiyet sorumluluğunun dahi "pazarda" yitip gitmesidir.

Marquez, öyküsünde direkt olarak bir Kafka parodisi, Hakan Sarıpolat ise Marquez’in öyküsünü -dolayısıyla Kafka- parodi yapmıştır. Son tahlilde her iki öykü de bir Kafka parodisidir.


1.Gönderme-alıntı-metinler

En netameli bölüm bu sanırım. Aslında eğitimle beraber öğrendiğimiz her şey, o zamana kadar toplumda birikmiş şeylerin toplamıdır. Yani toplumsal birikim o zamana kadar yaratılan her şeyin kümülasyonundan başka bir şey değildir. Her yazar da bu birikimi kullanır. Hani derler ya, “Her yeni metin daha önceki, dolayısıyla kendi dönemindeki -çünkü onlarda önceki dönem metinlerinden oluşur- diğer metinlerden meydana gelir,” diye, doğrudur.

Yani der ki Postmodernistler, kurmacalarımızda kullandığımız her şey, illaki daha evvelden birileri tarafından kullanılmıştır ve zaten biz -itiraf etmesek de- onları kullanarak kendi metinlerimizi oluşturuyoruz. Ben de hak veriyorum, yoksa neden kitap okuyup film seyredince ilham gelir yazarlara?

Yazılan her kurmaca için, yazarın okuduğu kurmacaların kendi zihnindeki deforme olmuş, başkalaşmış halleridir, diyebiliriz.

Göndermeyi iyi anlamak için OP’nin Beyaz Kale son kısmını dikkatlice okumak lazım gelir. Bu bölümde OP’nin yazmadığı, hiç bahsini etmediği şeyler de elbette -asla kaçmaz, illa bulan birileri olur- bulundu. Yani intihal -hırsızlık- suçlaması yapıldı. Onun da linki şu:

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/resad-ekrem-cemal-sigi-idi-ama-intihalci-degildi-38352720 Bu suçlamalardan kurtulmak için bazı yazarlar alıntıladıkları cümleleri italik yazar. Bazıları dipnot -eskilerde- düşer. Zira artık internet var, isteyen o cümleyi aratır ve bulur.

Bu alıntıdaki Bayram da Seher de SFA’nın Menekşeli Vadi öyküsünden. Yazarı italik vermiş ki kendi öyküsünden ayrık dursun. Ancak bunu yapmayabilirdi de. Unutmayın, illaki bir gören her daim olacak.


4. Farklı Yollar

Metinlerarasılığın bir de diğer yolları var. Hem de bir yığın. Benim aklıma gelenler.

Var olan bir kurmacayı devam ettiren metinler. Yani yazar eski bir kurmacaya kendi kahramanlarını sokup, mekân vs. değiştirip farklı bir sonla yazabilir.

Ünlü bir şahsiyetin bir anısını deforme eder, içine kendi kahramanını sokup yeni bir kurmaca tasarlayabilir.

İki farklı ya da daha fazla kurmacadan yeni bir kurmaca çıkartabilir.

Önemli bir şahsiyeti kullanarak yine, onun hayatını da işlediği farklı bir kurmaca yaratabilir. Mesela, Michael Cunningham-Saatler’de bunu yaptı ve ödül - Pulitzer ve Pen Faulkner- aldı. Müthiş bir eserdir.

Bir kurmacadaki ana kahramanı değiştirip tali kahramanın gözünden anlatarak bir kurmaca oluşturabilir. Mesela Kâmil Davut-Meursault Soruşturması romanında, Camus-Yabancı’sını Arap’ın gözünden yeniden yazdı.

Yani bu iş tamamen yazarın hayal gücüne kalmış. Aklınıza ne gelirse hatta ne gelmezse onu düşünüp kurmacaya çevirebilirsiniz. Konu ve kaynak sonsuz.

Peki yazarlar bu enstrümanları niçin kullanır? Birçok sebep sayabiliriz. Yazar, diğer yazarın üslubunu ya da konusunu beğenmiştir. Eğer şeytanın avukatlığına soyunursak, bu “beğeninin” altında, “bilinir, tanınmış metinler yeni metnin okunma şansını arttırır” gibi bir argüman ileri sürebiliriz. Ortada kazan-kazan denilen bir diplomatik taktik olduğunu da göz ardı edemeyiz. Zira, pastiş-parodi yaparak ana metni de yüceltmiş olur yazar. Öyle ya, yapılan atıflar ana metnedir.


Metin Nart

186 görüntüleme0 yorum