• İshakEdebiyat

Neslihan Hazırlar Yazdı: Celalettin Murat'ın Derin Dükkân'ı

Derin Dükkân, 17 öyküden oluşan yazarın ilk öykü kitabı. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları'ndan 2018'de basılmış. İnsanı, dünyayı anlamak, varoluş kaygısı, ölüm, kader, yalnızlık, hayvan ve doğa sevgisi gibi evrensel değerlerin ön plana çıktığı öyküler, okuruna göz kırpıyor.

Celalettin Murat, öykülerinde gerçek yaşamdan düşsel yaşama gelgitleri ustaca yaparken okuruyla düşsel dünyada da bağ kuruyor. Yazarın dil hâkimiyeti, öykü anlatıcılığındaki ustalığını yazıya dönüştürüyor. Farklı tarzları da denediği bu öykü kitabına iyi okurun, ''Merhaba,'' demesini bekliyor.

Okur, çevresine de okutur. İnsan ruhuna iyi gelecek kitaplar seçip çevresine vermeye başlar. Daha sonra kitap önereceği insanları seçer. Ruhun derinliklerine, okura verdiği kitaplarla okurun bağ kurması sayesinde ulaşır. Bu durum okur ve kitabı veren kişide katarsis oluşturur. Bir süre sonra kitabı alan, kitabı onun için seçene bağımlı hale gelir. Artık derdinin dermanı ona verilecek kitaplardadır.

Kitabın ilk öyküsü, ''Aşk Tamirhanesi'' bu bağlamda oldukça ilgi çekici bir öykü. Raflar dolusu kitapların bulunduğu bir mekânda, aşktan muzdarip insanların kitaplarla tedavi edildiği bir yer betimlenmiş. Âşık olan insanları kategorilere ayırıyor, onlar için kitap seçerken kişiliklerini de analiz ediyor. Bu öyküyü okuyanların İbn-i Hayhuy'un Aşk Risalesi'ni aradıklarını, ancak böyle bir kitabın olmadığını da belirtiyor yazar.

''Aşk inkârla başlar, bundan dolayı aşkın bütün alametleri Doğu'nun münafıklıklarıyla aynıdır diyor İbn-i Hayhuy, başucu kitabım olan on iki ciltlik aşk risalesinde.''

Kitaba ismini veren ''Derin Dükkân'' adlı öykü, etkileyici bir üslup ve şiirsel bir dille yazılmış. Kitabın nabzının attığı yer olduğu hissi veren bu öykü Sorgun'da geçiyor. Eskilerden bildiğimiz ama uzun zamandır gitmediğimiz bir mekân hissi veriyor, yazarın anlatımıyla. Bu taşra öyküsü, bu yalnız kasaba, ''Benim de anlatacaklarım var!'' diyor.

"Hasan'da kaydın mutlaka vardır. Bir beyitten bulur seni, çıkarıp söze atar, önce kanatır sonra pansuman yapar. O, şamanlara has bir marifetle zaman ve mekânı umursamıyor. Bense acılarından tanıyorum hepsini..."

Dilsiz duvarlara asılmış yalnızlık, kalabalıklar içinde yalnızlık, dilindeki kederli tona yansımış yazarın. Betimlemeler, şiirsel tonla öykünün notalarını vuruyor.

Anadolu tasavvuf geleneğinin anlatıldığı, ''Kuyu'' adlı öyküsü ile sufilik geleneğini sömürerek bu gelenekten öykü ve roman yazanlara gönderme yapmış. Sufiliğin edebiyata yansımasını şiirsel bir dil ve anlatımla vermiş.

'Derviş Usta, Asi'nin kenarına geldiğinde kamışı heybesinden çıkarıp Asi'nin rüzgârına ve güneşine tuttu. 'Bak!' dedi, 'Son defa yurduna bak, sen ve ben yol için yaratılmışız. Merhamet ve ecel...' Sonra Asi'ye baktı kamış. Asi ki, dağlar yırtan nehir, Asi ki, yolun rahmi. Bir rüzgâr gelip kamışın boğumlarında durdu. 'Hu' dedi kamış, hayat ve ölüm…"

İyi ve kötü, düşle gerçek, yaşam ve ölüm, ölü ile diri gibi zıtlıkların kaynaştığı aynı zamanda nesnelerin de dile geldiği anlatılar, öykülerin bel kemiğini oluşturuyor.

''Ölüler'' adlı öykü Michalengelo'nun ''Mahşer'' adlı tablosunun şiirsel öyküsünü zihne çiziyor.

'Her şey çok yavaş mıydı hızlı mıydı, bilmiyorum. Ateş ve serinletici rüzgar durmadan dönüyordu. Serin rüzgâr cennet kapıları, yakıcı ateş ise cehennem kapıları aralandığında kükürt kokusuyla esiyordu. Etrafımdakilerin kalp atış seslerinden ellerimle kulaklarımı kapatmak zorunda kalıyordum.''

''Mahzen'' öyküsü kapalı bir mekân tasvirleriyle başlıyor. Bir çocuğun gözünden, çocukluk dönemi korkularını, babaannelerin anlattığı masallardaki düşler âlemi yolculuğunun çocuğa yansımasını anlatırken büyülü gerçekçiliğin sularında geziniyor.

'Uyurken daha masumsun ve bizim seni bıraktığımız çocuksun. Ekmek kırıntılarının üzerine yattın, soğan kabuklarının üzerine… Sen çöplüğe işedin, bütün kavaklar görmüş seni… Hafız da değilsin… Bu gece olmazsa yarın gece çarpacağız... Allah da sevmeyecek seni, adamakıllı bir ayın sesi bile çıkaramıyorsun...''

''Marin'' toplumcu gerçekçi temada Osmanlı-Rus harbinin doğunun bir köyüne yansımalarının öyküsü… Evlatlarını cepheye gönderen bir doğu köyünde, soğuğun çığlık çığlığa gezdiği bozkırda, kadını odağına alan, ekinsiz, yoksun, yoksul kalışın, açlık ölümlerinin ve göçün öyküsü.

'Ağaçların yaşlı gövdelerinin soyulmuş kabukları arasından uğuldayarak esen rüzgâr, koca ormanın korkusunu ve kuytuluğunu yanına katıp Marin köyüne taşıdı. Rus harbi ve yoksulluktan göç eden köylülerin boşalttığı kerpiç evlerin çamur sıvalarındaki saman saplarını, duvardan söküp köy çeşmesinin yalağında biriktirdi.''

''Madam'' bir zamanlar güzelliğiyle çevresinin odağında olan bir öğretim görevlisinin hazin yaşlılık ve yalnızlık öyküsü.

''Otuz Dokuz'' Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sonrası Kutsal Emanetler'in İstanbul'a getirilişini anlatıyor. Zengin betimlemeler içeren bu metinde kullanılan dil ve üslup dönemi yansıtması bakımından önem taşıyor. Kırk hafızın kutsal emanetlere tilavet yaptığı, kırkıncı hafızın da Sultan Selim olduğunu hikâyenin sonunda öğreniyoruz. Yazar bu öyküsüyle Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'ne layık görülmüş.

'Sultan Selim'in şehre getireceği emanetler ve saltanatı için hatimler yükseliyordu şehrin dört bir yanından. Bugünlerde sebilciler, dilenciler ve meczuplar ve diğer sefiller, hanlarının mukaddes emanetlerle İstanbul'a dönüyor müjdesi ve şehri saran salavatların tesiriyle kalbi her zamankinden daha da yufkalaşan ahaliye, kaside ve maval okuyarak sadakalarını bir hayli arttırmışlardı. Esrar kahvelerine gelen muhipler, Hafız Tarık'ı nargile tüttürürken gördüklerinde Yedi Dede'ye ve Ocakçı Dede'ye ikram ve hürmetlerini bir kat daha gösteriyorlardı.''

Geniş bir yelpazeden okuru selamlayan, büyük bir emeğin ürünü olan zengin temalı öyküler, uzun zaman dilimi içerisinde yazılmış. Bu yazma enflasyonu içerisinde bu olgun öykülerin okurunu bulmasını ümit ediyorum.


Neslihan Hazırlar

295 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör