• İshakEdebiyat

Nihat Kopuz- Fotoğrafa Bakmak-2

I

Fotoğrafa bakıyorum. Mezar taşlarının arasında bir çocuk yüzü. Saçları tertemiz ama üst baş perişan. Parmak uçlarını bir karış aşan paltosunun kolları boru gibi sarkmış. İki düğmesi yok paltonun, iki düğmesi var. Olanını iliklemiş. Bir hayret oturmuş yüzüne. Şöyle diyor adeta çocuk:

“Bu adam benimle neden ilgileniyor ki? Başka işimi yok bu adamın? Bir mezarda bir çocuğum ben. On yaşındayım. Ben henüz bebekken ölmüş annem. Babamı sorarsanız hiçbir şey diyemem size. Tek başıma geldim buralara. Güneş her doğduğunda gelirim. Oyalanırım mezar taşlarının arasında. Şu karşıdakidir belki annem ya da şu ötedeki. Bilemem. Bilemem ama burada durmak, annemin bunlardan biri olduğunu bilmek bile yeter bana. İki sene evvel yaşlıca bir kadın elimden çekti sokak ortasında. Parmağıyla doğuyu işaret ederek senin anan falanca mezarda yatar dedi. Sonra kayboldu ortalıktan. Bir daha rastlamadım kadına. O gün bugün gidip gelirim buraya. Arkadaşlarım var. Karnımız doysun diye tuttuğumuz işler de var. İşte, o arkadaşlardan artan vakitte burada olurum. Eğer hiç işim yoksa bir gün, o gün güneş doğarken gelirim buraya, güneş batarken giderim buradan. Hiç sıkılmam. Hangisi annemdir bilmem ama onun da bir çaresi var. Hepsini gezer, hepsine dua ederim. Böyle yapınca bilirim ki anneme de dua etmişimdir; beni görmüş, beni duymuştur annem.”


II

Fotoğrafa bakıyorum. İki gariban sırtı görüyorum sokak lambasının altında. Yaşamın bellerini büktüğü iki kambur sırt. İki kocaman hikâye. İkisi de erkek, ikisi de ihtiyar. Belki de elli yıllık bir dostluktur aralarındaki. Nerde tanışmışlar, neler yaşamışlar, bilinmez. Onlar bir sokak lambasının altında yürürken meraklı bir göz, içli bir yürek onları durdurmuş, haberleri bile yok bundan. Biri Rizelidir belki de diğeri Konyalı. Biri Sivaslıdır belki de diğeri Bursalı. Bir şekilde düşmüşler buraya, bu şehre ve yetmişlerinde bu sokak lambasının altında yürümeye. Kız alıp vermişlerdir belki de. Belki de bir inşaatta tanışmışlardır, kum taşımışlar, tuğla dizmişlerdir. Beraber bir soğanı patlatıp yemişlerdir. İki yaşlı, iki kambur sırttır şimdi yürüyen, iki insan, iki kocaman hikâye.


III

Fotoğrafa bakıyorum. Bir dede. Sırtında bir değnek, değneğe geçirilmiş iki güğüm. İçinde belki boza, belki ayran, belki yoğurt… İnce bir ceket var sırtında. Ceketin içinde perişan bir yelek. Yeleğin içinde beyaz, kirli bir gömlek. Kafasında kulaklarını özenle örten bir gri başlık. Yüzüne bakıyorum üzüntüyle. Kırış kırış bir yüz, zeytin kadar iki göz, uzunca bir burun. Gülüyor. Gülüyor ama hani güldüğümüz zaman yanaklarımız yukarıya doğru toplanır ya, işte o yok dedede.

Bir insanın dizlerini sırtında taşıdığı ağırlık büküyorsa insan olan bu halden utanmalı.


IV

Fotoğrafa bakıyorum. Şadırvanın başında iki kız. Ayaklarında erkek ayakkabıları. Biri on yaşlarında, uzunca, esmer. Diğeri yedisinde anca var, kısa mı kısa, beyaz tenli. Esmer olan uzaklara dalmış bakıyor. Eğiliyorum fotoğrafa, orada, yüzünün yarısında bir kaygı seziyorum. Hava soğuk olmalı, üstünde kazak var. Yedisinde olan acıyı oyun yapmış, gülüyor. Dizlerine inen siyah bir entari giyiyor. Karnı hamile bir kadın gibi şişik. Şaşırıyorum karnını görünce. Düşünüyorum. Sonra ellerine bakıyorum. Onlar da şiş şiş olmuş. Tokluktan değil ya bu şişikler diyorum kendime, üzülüyorum. Yine de gülebiliyor bu çocuklar. Oynuyorlar. Kötülüklerle değil, suyla ve hayatla ilgili duruyorlar.


V

Fotoğrafa bakıyorum. İnsan selinin içinde üç numara tıraşlı bir çocuk kafası. Akan araba gürültülerinin kenarında demirliklere tutunmuş. Yüzü bana dönük, gülüyor. Gece. Etrafı sokak lambaları, evlerin ve dükkânların ışıkları aydınlatıyor. Çocuğun önünde yürüyen bir insan seli. Gri takım elbiseli bir adam. Onun yanında yürüyen şık bir kadın. Yünden beyaz kazak giymiş başka bir adam. Fotoğraf uzadıkça, ben uzaklara doğru baktıkça her şey bulanıklaşıyor. En net üç numara tıraşlı çocuk. Bana bakıyor, gülüyor. Hınzırca gülüyor. Bu kazaklı, bu takım elbiseli adamların ardında, bu soğukta, ince ve hırpani bir gömlekle üşümeden, yiğitçe gülüyor.

VI

Fotoğrafa bakıyorum. İstanbul’a ait kirli bir yokuş. Bir çocuk var yokuşun ortasında. Sevecen, kirli yüzlü, gariban olduğu ceketinden, kemerinden belli bir çocuk. Bir elinde bir şişe süt tutuyor, diğerinde iki ekmek. Öyle bir gülmüş ki fotoğrafa en zengini böyle gülemez. Bu çocuk bin yıl yaşayacak, bin yıl gülecek bu çocuk.


VII

Fotoğrafa bakmanın güzelliği bir ânı dondurup ölümsüz kılmasında değil, fotoğrafta sergilenenlerle kendi kişisel deneyimlerimiz arasında kurulan özel bağda gizlidir. Yağmurlu bir İstanbul sabahında Galata Köprüsü üzerinde şemsiyelerine sığınarak yürüyen insanlara, yük taşıyan atların yüzlerine, bir büfenin önünde hızlıca bir bardak limonata deviren terli bir hamala, boğaza dizili onlarca gemiye, vapura yetişmeye çalışan dertli vatandaşa, balkonda temiz kıyafetleri ile annesine hınzırca ve mutlulukla sırıtan bir çocuğa, yol ortasında şaşkınlıkla durup bize anlam vermeye çalışan bir kediye, ağzında sigarası kafasında şapkası ve üç günlük tıraşıyla önündeki ayvaları satmaya çalışan tezgâhtara, güneşe karşı bir sandalyede uyuklayan ihtiyara, elinde bir çiçek üzerinde şık bir takımla ilk defa tanışacağı kadını bekleyen delikanlıya, evde dikkatle biraz da öfkeyle gazete okumaya çalışan babaya, beşiğinden bize sırıtan bebeğe, elinde çantasıyla uçaktan inen aktör görünümlü adama, başını kömür dumanının sardığı bir gecekondu mahallesine, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi bir yapıya, yangının birini söndürmeye çalışan itfaiye erlerine ve meraklı gözlerle yangını izleyen vatandaşa, camda biriken yağmur tanelerine, ıssız bir sokakta cılız sokak lambasının altında elinde ekmek poşetiyle yürüyen aile reisine, gece boyu karın doldurduğu kayıkları kürekle boşaltmaya çalışan denizcilere ve şık, güzel bir kadına onlar bir hikâyeye benzediği için bakmak isteriz. Fotoğrafa bakmaktan hoşlanırız, çünkü fotoğrafa bakmak bize bir hikâye, bir resim olduğumuzu hatırlatır.


Nihat Kopuz

86 görüntüleme0 yorum