• İshakEdebiyat

Nisan Ayında Yayımlanmış Öne Çıkan Bazı Öykü Kitapları


Yoksullar Geliyor, klasik öykünün kalıplarını bozarak yeni bir anlatı dili geliştiren 1950 Kuşağı’nın ele avuca sığmaz yazarı Orhan Duru’nun dördüncü kitabı.


“Orhan Duru’nun Yoksullar Geliyor yapıtı da –son yılların en parıltılı kitabı budur– bir gerilim üzerine oturtulmuştur. Öyküler bir bilim-kurgu evreninde geziye çıkarılmışsa da tümü polislik bir gizle sarılıp sarmalanmıştır.” Salâh Birsel


“Olsun... Bu zulüm, baskı ve Ortaçağ yönetimi çökecektir bir gün. Onları öğrenciler çökertecektir. Buna inanıyorum. Bugün yüz kadar öğretmeniz. On bin kadar öğrencimiz var gezegenin yüzeyinde. Küçük bir sayı belki, ama giderek artıyor. Güvenlik görevlilerinin yok ettiklerinden daha fazlası öğrenci yazılıyor. Yeni kuşak öğrenmek istiyor. Yönetim istese de, istemese de bu böyle. İnsanoğlu’nun bilime susamışlığı söndürülemez.”

Gökhan Yılmaz üçüncü öykü kitabında akışkan, kıvrak, kırılmayan ama büküle büküle büyüyen ilişkilenmeleri dillendiriyor.


Birbirine bakan aileler, bıçak kesiğiyle tutturulmuş ölümler, zamanla geçmesi beklenen hayatlar, içeride bir kör kuyuya dönüşen günler, dışarıda kanatları akılda büyüyen bir gökyüzü, ekmek yutan ve ekmek kusan bir fırının ağzında hikâyeler...


“Günler geçtikçe başka ayrıntıları hatırladık. Yanımıza kolonya ile gönderirlerdi. Sokağa. Hem saçında hem cebinde. Koruyacağına inanırlardı belki, kim bilir. Kendini ayıltsın diye ihtimal. Aniden. Saçının önü burnuna doğru düşük. Bakışında yasa duran bir koyuluk. Sanılır ki bir karga.”


Kerem Bakıcı’nın ilk öykü kitabı Toprakta Büyür mü İnsan?, alıç ağaçlarının gölgesi üzerine düşenlerin, pişmanlığına bir ömür adayanların, inatçı bir doğanın, kışın ve baharın anlattıklarını bir araya getiriyor. Sık sık doğa seslerinin karıştığı öyküler çınlayan, tıkırdayan, hareketli, değişken, hızlı bir soluğu taşıyor. “Kasaba aşağılarda kaldı. Kerpiç, sıcak ve eski. Kel Tepe’nin başı gökte. Eteklerine dizilmiş üç beş boranhane. Göz göz... Katran, feldir, canlı. Gün ışımadı henüz. Gökyüzünde sarı, kırmızı haleler. Cıbıldak tere batan Haris, adımlarını sıklaştırdı. Alnında geceden kalma bir ağrı, zonk zonk. Yıkık dökük boranhanelerden birine daldı. Kanat çırpışları her yanda. Güvercinler tek gözleri açık uyur, derlerdi de inanmazdım.

Yalnızca çocukların bildikleri bir lisan var. Yalın, sahici, ürkütücü bir lisan. Her şeyi olduğu gibi söyleyen, yamasız, süssüz, hatta çıplak. Sadece konuşmuyorlar üstelik onunla, bakıp görmeyi, dinleyip anlamayı da beceriyorlar. Bazısı büyür büyümez unutuyor bu lisanı, bazısı hiç çıkarmıyor aklından.


Nilüfer Altunkaya, Katı Olmayan Şeyler kitabıyla yalnızca çocukların konuştuğu tertemiz bir lisan sunuyor bize. Olanı allayıp pullamadan, saf gerçekliğiyle gösteriyor okura. Kimi zaman arka sokağımızdan geçiyor, kimi zaman da uzak bir gelecekten sesleniyor bize.


“Yaz geceleri insanın aklını başından alıyor. Yaz mevsiminin tenimde soluk alıp veren, her şeyi kuşatan, boşlukları dolduran bir gecesini daha yaşıyor olmak. Sadece bu. Görünmez olmak istiyorum. Zaten gölge gibiyim. Kendimin gölgesi. Tek bir kişi olmaya çalışan ruhumdaki kalabalığın gölgesi. İşte bütün bunlar çok zor.”

Defne Suman’ın bu seçkisi, İrlandalı şair Seamus Heaney’nin, “Şair, yitik yeri şimdi şiirinde yaratmak zorundadır” dizesinin çağrışımlarından doğdu. Başka yazarlar da “Kaybolmak için otobüslere binmişler midir? Akşam eve döneceklerini bile bile karşıki istasyona geçip ters yöne giden trene atlamışlar mıdır? Kapalı kapıların ardında gizli avlular, şehrin ‘yasak’ mahallelerindeki kuytu geçitler, pasajlar onları da çekmiş midir? Kaçış (ya da kalış) hattını yazıya bağladılar mı? Bana güvenli evimden kaçmamı buyuran ses onları da yerlerinden etti mi?” Bu tohumdan filizlenen öyküler, anılar, anlatılar bir araya geldi. Türkçenin usta kalemlerinin evden kaçış ve/veya geride kalış anlatıları bu kitapta toplandı. Kaçanların, kalanların ve bazen kovulanların hikâyeleri… Eve kapandığımız şu dönemde, evde oturarak evden kaçmanın yollarını düşünenler için...

Her insanın bir kuyruğu olduğu rivayet edilir, görünmese de sezilir, sezilmese de sanılırmış. Bu kuyruk kişinin peşi sıra sürüklenip dururmuş. Kimi insan bu var-yok hale dayanamaz, kimseler görmeden kökünden keser kurtulurmuş ondan. Kimisi de durumu kabullenir, yaşam boyu ayaklarına dolaşıp durmasına izin verirmiş bu kuyruğun. Ya da tüm bunlar kuyruklu yalanmış. İnsan çıkıntılı değil eksikli bir varlıkmış.

Çilem Dilber kuyruğun varlığına inananlardan. Öykülerini sanki ona bakıp yazıyor. Görünür kılmak istiyor görünmeyeni. Kuyruk, taşralı, kentli, kadın, erkek, çocuk, büyük demeden herkesi herkese eşitliyor; seslerin karışmasını göze alarak, düşünceyi konuşmaya, iç dünyayı dış dünyaya denk getiriyor. Görünmeyen, saklanan, kaybolan ne varsa ortaya çıkıyor. Hayal gerçekle, karanlık ışıkla, yok var’la, olmaz mümkün’le buluşuyor. Kuyruklu Yalan, doğrudan dokunmak yerine etrafı dolaşmayı tercih ediyor:

Gerçekliğin çerçevelerini kırmak” için…

Söylenmemiş, denenmemiş bir şey yapmalıydı. İhtimallerin sonsuzluğu ise elini kolunu bağlıyordu. Her şeyi yapmaya ömrünün yetmeyeceğini bildiğinden, H. de, cenaze alayı gibi hiçbir şey yapmamayı seçmişti. Yine de onlar kadar boş vermiş olamadığından, suçluluk duygusu içini kemiriyordu; yalnızca Mirza’nın geçtiği hayatta kaldığı için değil, aklına gelen tüm imkânları seferber edip ömrünü onu geri getirme yolunda harcamadığı için de. Oysa bildiği bir şey varsa, bunun için uğraşmak gerektiğiydi. Ter dökmeli, duvarları kazıyarak, ahşabı döverek, gerekirse çatılardan çatılara atlayarak gece gündüz çalışmalıydı. Zamanı başa sarmak, ciddi bir işti.


Defne Sarıöz, gerçeğin sınırlarını zorlayan, değiştiren, dönüştüren temalarla uğraşan bir yazar. Ölüm gibi, akıl gibi, zaman, mekân algısı, sonsuzluk kavramı gibi var oluşa dair sorulara, gerçeküstü bir kurguyla değil de, bizzat gerçeğin sınırlarını eğip bükerek, kanırtarak cevaplar arıyor. Bulanık görüntüler ve hız sarmalının ortasında kaybolmuş okura, apaçık ve sivri diliyle yeni sorular soruyor.


Bilinen dünyanın ardında ne var, insanın ardında ne var, duvarın, aklın ardında, denizin ardında ne var? İnsanı nerede aramalı? Kendinden başka kaçacak yeri, kendinden başka düşmanı, kendinden başka tanığı yokken insanın, nereye kaçmalı?

İyi, Kötü ve Arkadaşları… Kimler?

Uzun zaman hatırınızda kalacak öyküler...

Zorba Kitabevi olarak uzun süredir tasarladığımız bu projeyi hayata geçirmek bizim için büyük gurur. Karıncanın hikâyesi gibi bizimki de, yangını söndürmeye yetmez elbette taşıdığımız su ama tarafımız belli olur en azından. Daha fazla kadının canının yanmasına tahammülümüz kalmadı ve her zaman her yerde söylemeye devam edeceğiz: İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!

Kitabın oluşum sürecinde ikiletmeden ve memnuniyetle bizimle öykülerini paylaşan değerli yazarlarımız Arzu Armağan Akkanatlı, Arzu Eylem, Arzu Uçar, Ayça Erkol, Banu Özyürek, Berna Durmaz, Çilem Dilber, Esmahan Devran İnci, Fatma Nuran Avcı, Jale Sancak, Kader Menteş Bolat, Mevsim Yenice, Müge İplikçi, Neslihan Yiğitler, Nurhan Suerdem, Nilüfer Altunkaya, Onur Bütün, Semrin Şahin, Serap Üstün ve Sibel Öz’e çok ama çok teşekkür ederiz.

Bu kitaptan elde edilen tüm gelir Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na bağışlanacaktır.

Öyküleri dergiler tarafından sürekli reddedilen hevesli ama meteliksiz bir yazar adayının hayatında bir gün bir mucize gerçekleşti ve *Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam* başlıklı öyküsü dönemin en gözde dergilerinden Story’de basıldı. Yıl 1933’tü ve Story editörlerinin adı William, soyadı Saroyan olan ve pes etmek nedir bilmeyen bu delikanlıdan çekeceği vardı. Onlara, bir ay boyunca her gün yeni bir öykü yazıp dergiye ulaştıracağına dair bir mektup gönderdi ve bu zorlayıcı görevi yirmi altı öyküyle yerine getirdi. Öykülerin yayımlanmasıyla kısa sürede dikkatleri üzerine çeken Saroyan, 1934’te Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam ve Diğer Öyküler kitabıyla o yılın en çok okunan yazarı oldu. Artık önü açıktı ve yazı âşığı genç adam ömrü boyunca bu aşka asla ihanet etmeyip zamanla ünlü bir yazar oldu. 1964’te, ilk kitabının 30. yıl baskısı için, edebiyata bakışını, yazını ve yazarlığını, ayrıca başka yazarlar hakkındaki düşüncelerini etraflıca anlattığı hacimli bir önsöz yazdı. Türkçe baskının sonunda yer alan ve her bölümü *Saroyanesk* bir öykü tadında olan bu önsöz, artık elli beş yaşında bir usta olan Saroyan’ı, özgünlüğünü ve ayrıksılığını daha ilk öykülerinde ortaya koyan yirmi beşlik Saroyan’la karşılaştırma fırsatını sunarken, bu kitabı okuduktan sonra, hangi tür, biçim ve şekilde olursa olsun hikâye anlatmakta onun üstüne olmadığını bir kez daha göreceksiniz. Türkçede ilk kez yayımlanan Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam sizi büyük bir yazarın edebiyatının kaynağına ve ötesine götürecek.

Gülhan Tuba Çelik ikinci öykü kitabı Onlar ve Köpekleri'nde İstanbul'un yedinci tepesinden, Fatih'in rüzgarlı yerlerinden sesleniyor okura. Öykü kahramanları yerleşikler, kalanlar, gitme defterini kapatmış olanlar. Kocamustafapaşa'da, Yedikule'de, Samatya'da dolaşan bu insanlara yakınlıktan doğan bir kaybetme korkusu eşlik ediyor zaman zaman. Unkapanı Kemeri'ndeki karpuz çekirdekleri, Cibali'deki asırlık incir ağaçları, İstasyon Caddesi'nin çamaşırları bu korkuya biraz umut verirken; sur dışı mezarlıkları, manastır bahçeleri ve ayazmalar da kaybetmenin kadim bir kader olduğunun altını çiziyor.


Öykülerde Suriçi İstanbul'u kimi zaman bir sıkışmayı, kimi zaman bir aydınlığı simgeliyor mekânsal olarak. Bazen ruh haline eşlik eden canlı bir varlık, bazen binlerce yıl önceki işlevinde bir araç olarak hayat buluyor. Şehrin sesi yüzlerce yıl öteden gelip kahramanların kanına karışıyor.

O gün babam herkesin ortasında gömleğinin düğmelerini kopardı. Sonra fanilasını yırtıp attı. “Biz de emir kuluyuz ağbi!” diyen lacivert giyimli adamların yüzlerine ağzından köpükler saça saça “Başlarım emrinize de kulunuza da, ocağıma incir ağacı diktiniz!” diye bağırdı.

Ben, kenarda olan biteni izlerken, canhıraş haykırışlar ve alçalıp yükselen sesler arasında kaldım. Komşular ve havlayan köpekler, uçan kuşlar ve gıt gıt gıdaklar arasında… Nasıl bir ağaç bu incir, diye düşünürken siren sesleri ve polislerin ortasında, ambulanstan çıkan doktorları gördüm sonra.

Birileri ellerinde telsizlerle beklerken, ben, annem nerede diye ağlarken, babam kendini yaktı. Yarım bidon benzin, birkaç adet kibritle ortalık alev aldı.


Apartman Kâmil, sade, sade olduğu kadar çarpıcı anlatımı ile sokağı ve insanı merkeze alıyor, okurlarının hayal dünyasına eşlik eden karakterleri ve çok yönlü bakış açısıyla bir ilk kitap olmanın ötesine geçiyor. Yeni nesil öykücülerimizden Fatih Parlak, umuyoruz ki adından sıkça söz ettirecek.

Sadri Ertem, eserlerinde, gerçekçi bakış açısıyla dönemin yenilik hareketlerine, eski, yoz zihniyetin yeninin içine sirayet etmesine seyirci kalmamış, fabrikalarla boğulan köyleri, toprağından edilen köylüleri, yok pahasına çalışan işçiyi konu etmiştir.


“Yol, yol... Medeniyetin kan damarı… Tevekkeli değil, yol olmayan yerde medeniyet olmaz demişler. Bu yol biraz sonra buraya dünya irfanını taşıyacak. Bu zümrüt tarlalar dünya altınlarını buraya bir oluk gibi boşaltacak.”


Çoluk çocuk aylarca çalıştıkları yol yapımından sonra haklarını alamayıp aç kalan köylüyü anlatırken, dönemin modernleşme sembollerini hicivsel bir yaklaşımla üzerlerine giydirmiş, yeniliğin aslen insana verilen değerle olacağını anlatmaya çalışmıştır.


Silindir Şapka Giyen Köylü’de, üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen çok tanıdık manzaralarla karşılaşacak, bugünü yaşayacaksınız. Medeniyetin arandığı yerin yanlış, işaret eden ellerin düzenbaz olduğunu görecek ve ezbere bildiğiniz “Namuslu Adam”la karşılaşacak, menfaatleri uğruna insanların inançlarını sömüren, riyakârlarla tekrar yüzleşeceksiniz.


“Hacı, keman sesi haramdır diye mektebe baskın ettiydi. Ne yaman, ne yavuz adamdı o... Öyle adam faiz alır mı? Kasabada banka açmak istediler de o, haramdır diye ayak diredi de elhamdülillah memlekete bu afet adım atmadı.”









133 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör