Tozlanmış Öykü- Emine Semiye- Bir Gecelik Gelin
- İshakEdebiyat

- 26 Şub
- 4 dakikada okunur
Sabah kadar latif, şafak bulutları kadar zarif olan Suphiye, erkenden kalkar, bahçeye iner, eliyle dikmiş olduğu çiçeklerini sular, kuru otları yolar, bir heves ile şu eğlenceli hizmetini hoşça geçirmeye çalışırdı. Bazen alaca karanlıkta yatağından kalkıp odasının bitişiğindeki çardağa çıkar, kudretten lüle lüle olan siyah, ipek gibi yumuşak saçlarını perişan bir hâlde arkasına atar karanlığı yarmaya çalışan iri güzel kara gözlerini bahçesine dikip yavaş yavaş ortadan kalkan yıldızları parlak bakışlarıyla defetmek isterdi!
Zira bahçesini hayal meyal görüyorsa da çiçeklerinin rengini seçemiyor ve zümrüdünü seyretmeye muvaffak olamıyordu. Hava açıldıkça Suphiye'nin aydınlık beyaz siması görülmekte ve arkasına yığılan siyah saçlarının manzarası onun letafetini hatırlatmakta, telaşından titremeye gelen temizliği ise ateşli bakışları ile garip bir ahenk almış olduğundan heyet-i mecmuası güneşe benzemekteydi. Şafak attıkça kırmızı dudaklarını aralayan tatlı tebessümleri artmakta, inci gibi dişleri ise şebnemlerle süslü beyaz bahar çiçekleriyle rekabet etmekteydi. Ömrünün baharının on yedinci senesini yaşamakta olan bu açılmamış gonca, çiçeklerini ve kitaplarını sever, kasabanın diğer kızları gibi gündelik işlerle meşgul olmayıp azade yaşar, sabahın latif rüzgârı yüzüne vurdukça kalbi şair hissiyatı ile kabarıp garip bir surette çarpar. Karşısında tulu eden güneşin ufukta ortaya çıkardığı renklere hayretle bakar, nihayet odasına dönüp kitaplarını düzeltir, böylece yemek vaktini bulurdu. Yemekten sonra düşüncelere dalar, akşamüstü yine bahçesine çıkar, babası Hacı Sadık Ağa'nın vürudu üzerine elindeki kalemiyle karaladığı kâğıt parçasını çardağın bir köşesine atıp istikbaline koşar. “Okumuş kızım, kâtip kızım!” cümleleri her akşam babasından şeker ve oyuncağa nail olmağa alışık şımarık yumurcaklar gibi son derece istekle alırdı.
Suphiye babasının gözünün nuruydu. Kendinden küçük diğer üç kardeşinin mazhar olamadığı muhabbet ve iltifata alışmış, babasına göre erkek evlat değerinde annesinin iddiasına göre de tembel bir kızcağızdı.
Suphiye’nin diğer kardeşleri de güzel ve fazla olarak tombul kızlar olup yedi yaşında bulunan en küçük kardeşinin bile elinde bükmek için pamuk ipliği veyahut örmek için bir tığ iğnesi bulunur, daha büyücek olan diğer ikisi dahi âdeta annelerinin vazifesine uyarlardı. Suphiye onları hiç olmazsa sadece okumaya olsun alıştırmak isterse de başarılı olamazdı.
Suphiye doğuştan şairlik tabiatına sahipti. Ne çare ki Vilayet Mektebinden diplomasını alıp çıktıktan sonra babası, vatanı bulunan kasabaya dönmüş olduğundan tahsilini devam ettirememiş, bundan dolayı pek tatlı, pek ruh okşayıcı olan şiirleri de ölçü ve kafiye bakımından düzensiz ve karışık bir durumda kalmıştır.
Hacı Sadık Ağa önemli zenginlerden olup âlicenap istikametiyle kasabasında seçkin ve öne çıkan biriydi. Üç çiftliği olup en ehemmiyetlisine Rumeli muhacirlerinden kibar düşkünü özü sözü doğru Abdüş Bey isminde bir kimseyi subaşı olarak görevlendirmiş ve bu görevinden kârlı da çıkmıştı. Abdüş Bey’in her sene başında hakkına razı olması sayesinde Hacı Sadık Ağa iyice zenginleşmişti. Hacı Sadık Ağa da buna karşılık olarak Abdüş Bey’in büyük oğlu Cafer’i tahsile sevk edip bütün mali işlerini ona havale etmiş ve kıymetli kızı Suphiye’yi de nikâhlayarak erkek evlattan mahrum olduğu cihetle müstakbel damadını kendine vekil ve evlat edinmişti.
Cafer babası gibi düzgün ve meziyet sahibi bir genç ise de serbest tavırlı ve gayet genç olduğundan Hacı Sadık Ağa’nın zoruyla elinde bulundurduğu kalemi atıp mükemmel bir silah almayı ve atlı olarak çiftlikleri dolaşmağı sever, en tehlikeli ormanlarda olmaktan zevk duyardı. Korku nedir bilmez, karlı tipili havalarda avcılık ederek karşısına tesadüf eden canavarları korkusuzca telef eden bir afacandı. Şair Suphiye ile tamamıyla zıt olan şu damadı Hacı Sadık Ağa’nın fena seçmiş olduğu ilham olursa da böyle değildi. Suphiye’nin şiirleri, çiçekleri, kuş nağmeleri tarif yolunda başlar ve onları sevdikçe vatana muhabbetin öneminden bahseder, vatanın muhafazası için değil yalnız kadınların da erkekler gibi çalışmasının gerekli olduğunu gösterirdi. Görülüyor ya! Suphiye’de milli gayret ve vatan sevgisi fazlasıyla mevcuttu.
Hacı Sadık Ağa’nın haremi pek hamarat bir kadın olduğu için tembel Suphiye’nin Abdüş Bey’in çiftlik içinde bir haneye gelin gideceğinden pek memnun oluyordu. Bununla birlikte dünyaya gösterilmesini maharetli eline bıraksa kalem ve kitap tutan o ellerin iğne tutması pek müşkül bir dava olacağından ortanca kızıyla beraber gergefin başına geçip vaktiyle her şeyi hazırlamıştı.
Bir sabah Suphiye bahçe hizmetini bitirerek odasına henüz dönmüştü ki hızlı hızlı kapı vurulunca garip bir surette yüreği hopladı. Gelen Cafer idi haneye girer girmez “Ağa Baba” diye bağırarak Sadık Ağa’nın odasında soluğu almıştı! Cafer'in yüzünde görülen telaştan ve üstünün başının silahla hazırlanmış olmasından Sadık ve haremi şaşkınlıkla “Ne var?” sorusunu sormaya mecbur olmuşlardı. Cafer'in yüzünden sevinçler saçılıyordu!
Heyecanla:
- İşte ben de Alasonya’ya gidiyorum dedi! Sadık Ağa:
- Baban bedel vermişti!
- Evet ama benden habersiz vermişti! Babama yalvardım, ağladım izin aldım, anamı da razı ettim şimdi siz de bir babamsınız! Elinizi öpmeğe ve Suphiye'yi alıp götürmeğe geldim, yarın hemen gidiyorum!
- A hiç olur mu? Geldikten sonra alırsın!
Suphiye'nin annesi:
- Yok, bak Cafer ben kızımı düğünsüz derneksiz veremem! Düğünde güreş olmalı, davul çalınmalı!
Cafer kayınvalidesinin kolundan tutup pencerenin önüne götürerek:
- Bak işte! Düğünümüzün davulu çalıyor! Güreşi de ben muharebede düşmanla edeceğim, dedi.
Cafer'in gösterdiği yerde bir grup yeşil bayrak altında oynayarak şarkılar okuyup davul çalarak din uğruna gazaya gidecek gönüllü efradını toplamaktaydı.
Sadık Ağa'nın gözlerinden yaşlar akarak:
- Al götür arslanım, kızıma bundan şerefli bir düğün yapılamaz! İhtiyar olmasaydım ben de sana refakat ederdim! Mademki bunu yapamam, oğlum da yoktur kızımın zevci bu şanlı vazifeyi ifa etsin, dedi.
Eşinin itirazlarına kulak asmayıp Suphiye'nin kolundan tutarak Cafer'e teslim eyledi! Cafer getirmiş olduğu köy arabasına Suphiye'yi bindirerek ikamet ettiği köyün yolunu tuttu. Suphiye'nin anası da bir saat sonra kızına lazım olan gelinlik vesaireyi alıp kendi malları olan öküz arabasına yükleyerek yola çıktı. Ertesi sabah Cafer'i bir gecelik gelin olan Suphiye giydiriyor, silahlarını eliyle takıyordu! Ayrılık iyice acı verici oldu! Sadık Ağa'nın haremi kızını alıp götürmek istemişse de Suphiye ebeveyninin sözleriyle teselli olmaktansa kayınvalidesiyle kayınpederinin yanında kalıp onların da üzüntülerine ortak olmayı kabul etmişti.
Günler geçiyordu, o geniş vadiler uzakta birbiri üstüne yığılmış gibi görünen dağlar bir gecelik geline hep savaş alanını hatırlatıyor, Cafer'in kanlar içinde kalan hayali ise gözleri önünden geçiyordu.
Bir gün Cafer'in yaralanmış olduğunu duydular! On beş gün sonra da hanelerinin önünde bir köy arabasının durduğu görüldü. Birkaç saniye sonra Cafer de göründü.
Cafer biraz topallayarak odaya girdi. Ebeveynini gördükten sonra eşiyle küçük kardeşini kucakladı. Üstünden paltosunu atınca göğsünde bir nişan göze çarptı. Babası:
- Oh oh Cafer memnun oldum, dedi.
Diğerleri de tebrik eylediler. Cafer:
- Baba bak görüyorsun ya sapasağlamım! Ayağım biraz aksıyorsa da koşmama bile zarar vermiyor! Bugün sizi bir iki saat kadar görmeğe geldim, yine gideceğim!
Annesi:
- Ne, yine muharebeye mi gideceksin? Hiç oldu mu? Suphiye'yi nasıl bırakıp gideceksin?
Cafer:
- Anneciğim! Bir gecelik gelin iken nasıl bırakıp gittim ise yine öyle gideceğim! Din ve vatan her şeyden azizdir! Değil mi Suphiye?
Suphiye'nin yüzü kızardı! Eşine doğru ilerleyerek:
- Cafer benim de senden beklediğim budur! Allah yolunu açık etsin! İnşallah muzaffer olur dönersin, dedi.
Not: Bu öykü ilk olarak 13 Mayıs 1313 / 1896 tarihli Mütalaa Gazetesinin Nüsha-i Fevkalade adıyla yayımlanan özel sayıda yer almıştır.
Emine Semiye




Yorumlar