• İshakEdebiyat

Vildan Külahlı Yazdı- Ziya Osman Saba ve Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi Üzerine

Bugün sizlere dünyasını evine sığdıran Ziya Osman Saba’dan ve öyküsü Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nden bahsetmek istiyorum biraz.

Öncelikle öykülerinin genel özelliklerine değinecek olursak şair kimliğinden dolayı yer yer şiir ve hikâye anlatımının iç içe geçtiğini görebiliyoruz. Ayrıntıcı bir anlatımı var. Uzun cümleler kullanması öykülerinin belirgin özelliklerinden. Daha çok anı-hatırat şeklinde yazılan hikayelerinin baş kahramanları yine kendi dünyasına yakın insanlardan oluşur. Ziya Osman Saba’nın ne şiirlerinde ne de öykülerinde toplumsal bir kaygı gütmemesi, hatta “Yazarın toplumsal bir rolü vardır.” görüşünü reddetmesi, döneminde kimi çevrelerce eleştiri konusu olmuştur. Kendisine yöneltilen bir soruda neden sadece evinden ve mahallesinden bahsettiği, toplumsal konulara değinmediği sorusuna verdiği cevap aslında yazmanın kalıplara nasıl sığdırılmaması gerektiğine tokat gibi verilen bir cevaptır.


“Hemen hemen sadece kendi hayatımdan, evimden, mahallemden bahsetmişsem, demek ki başka evlere girememiş, memleket gezmemiş, başka hayatlar tanıyamamışım. Yasak değilse, ben de kendi hayatımı anlatayım.İnsan insana benzer. Bana benzeyen ve dünyaya gelip benzeyecek olan insanların kendilerini bende bulacakları bir şeyler çıkar.”


Korona günlerinde “ev” kavramı üzerinde uzun uzun düşünmeye vaktimiz olmuştur birçoğumuzun. Odasını dünyadan büyük tutan Necatigil’e ve evine dünyayı sığdıran Saba’ya şu günlerde daha fazla kulak vermek gerekir belki de. Bize evlerimizin göremediğimiz sıcaklığını gösterirler ve bu zorlu süreçleri daha kolay atlatmamızı sağlarlar diye ümit ediyorum. Buna şu günlerde epey ihtiyacımız var çünkü.

Ev imgesini şiirlerinde ve öykülerinde belki de en fazla kullanan yazarlarımızdan biridir Saba. (Belki de dememim sebebi şiir adına kesin söylemlerde bulunacak bir yetkinlikte olduğumu düşünmememdir.) Evi sadece bir sığınma ve güven teşkil eden yer bağlamında değil, geleneksellik, modernite, ölüm, aile, din, yuva, mahremiyet, cinsellik gibi birçok açıdan ele aldığını görebiliyoruz.*

Saba, şair kimliği ile öne çıkmış bir isim olsa da onun öykülerinin de en az şiirleri kadar sarsıcı olduğunu düşünüyorum. Yayımlanmış iki öykü kitabı bulunmakta. İlki 1952 yılında Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, ikincisi ise 1959’da Değişen İstanbul adlarıyla yayımlanmıştır. Şu an Can yayınları tarafından Bütün Öyküleri olarak okurla buluşturulmaktadır.

MESUT İNSANLAR FOTOĞRAFHANESİ

Öyküyü önce genel hatlarıyla özetleyecek olursak: Kahraman işinden çıkar. Gezintiye başlar. Etrafına, vitrinlere, kadın eşyalarının satıldığı dükkânlara göz gezdirir. Sonra bir fotoğrafçı vitrinindeki fotoğrafları incelemeye başlar. Kendisi de bir fotoğraf çektirmek ister. Dükkânının içine girer. Duvardaki fotoğrafları incelemeye başlar. Fotoğraf çektiren herkesin mutlu olduğunu düşünür. Kendisi de çektirmeye karar verir. Fakat bir türlü fotoğrafçının istediği şekilde gülümseyemez. Mutlu olduğu zamanları düşünmeye çalışır. Fakat yine fotoğrafçının istediği gibi olmaz. Fotoğrafçı en sonunda üzülerek kendisinin fotoğrafını çekemeyeceğini söyler.

Öykü, kahramanın Yüksek Kaldırım dolaylarında gezintisiyle başlıyor. “İşimden erken çıkabilmiştim,” diye giriyor ilk cümlesine. “Çıkabilmek” kelimesinin burada kullanılmasının özel bir kastı olduğunu düşünüyorum. İş çıkış vaktini, bir kurtuluş olarak gördüğünü yorumlamak sanırım yanlış olmaz. (“Çıkabilmek” fiilinin, Saba’nın uzun yıllar severek yapmadığı memuriyet hayatını aklıma getirdiğini de söylemeden geçmeyeceğim.)

Yalnızlık vurgusu da daha ilk satırlardan itibaren öyküde karşımıza çıkıyor.

“Ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı,” diyerek hissettiği yalnızlığı bize gösteriyor.

Kahramanımız ilerledikçe, etrafı, insanları, dükkanları seyretmeye devam ediyor. Her şeyi zıddıyla verildiği bölümde (kadın-erkek, genç-yaşlı, güzeller-çirkinler nişanlılar-yalnızlar…) insanların yanından geçiyor, mesut insanlar olarak tanımlıyor onları. Her şeyin zıddıyla bütün oluşturduğu bu düzenin içinde bile kendini onların dışında hissediyor aslında. Herkesin kalabalıklar içinde mesut olduğunu düşünüyor. Maddi durumların bile buna engel teşkil etmediğini şu satırlarla vurguluyor:

“Ayaklarını muhafazalıların arasında seğirtip gazete satmaya çalışıyorlar. Fakat ayakları üşümüyor gibi. Herhalde alışmışlar, diyorum. Hem onlar da kunduralılardan da az mesut görünmüyorlar.”

Ev kavramı sonraki paragraflarda hemen karşımıza çıkıyor öyküde. Saba’nın şairliğinin tesirlerini öykülerinde de gözlemliyoruz. Vitrinlerdeki oda takımlarına, abajurlara,biblolara, karyolaya bakıp hayallere dalıyor. Bir ev, bir eş, sıcak bir yuva gibi geliyor aklına hemen. Sanki hapsolduğu o yalnızlıktan çıkmasını sağlayacak şeylerin hayali oluyor bütün bunlar. Burada “Beyaz Ev” şiirinin birkaç dizesine yer vermek istiyorum.

“Evim! Evim!.. Ellerimle asacağım

Camlarına perdelerini.

Yatak odasında düşüneceğiz bir an

İki kişilik karyolanın yerini…”

Karakterimiz sokakları adımlamaya devam ederken seyrettiği vitrinler yalnızlığıyla yüzleşmesine neden oluyor. Dış dünya kendisine yabancılaşıyor adeta. Herkes mutlu iken kendisinin mutsuz olduğuna inanıyor. Öykünün bazı kısımlarından bir aile özlemi içinde olduğunu görebiliyoruz. Etrafındaki her şeyi bu merkezde tutuyor çünkü. Bozacıyı gördüğünde aile efradını etrafına dizmiş bir baba hayal etmesi bunun örneği gibi. Saba’nın çok küçük yaşlarda annesini kaybetmesi onun bu aile özlemenin öyküsüne şiirlerine yansıması olarak düşünüyorum. “Ölüler” şiirine de burada bir vurgu yapmak isterim.

“Ne zaman aynaya baksam,

Görünüveriyor babam…

Bahçem, odam, sofam.”

Öyküleri ile şiirlerinin ne kadar iç içe olduğunu da yine burada gözlemlemek mümkün aslında.

“Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar.” 1952 yılında yazılan öykünü sanki yıllar evvelinden bu tüketimle doyurulmaya çalışılan ruh açlığımıza bir atıf gibi. “Modern insanın” bugün sıkışmışlık olarak adlandırdığı bu ruh durumuna neredeyse yetmiş yıl evvelinden bakan bir göz.

Öykümüze devam edelim. Kahramanımız mutlu insanların bu mutluluklarını tescillemek isterlermiş gibi fotoğraf çekildiği bir fotoğrafhane görüyor. Önce vitrindeki fotoğraflara uzun uzun bakıyor. Herkes öylesine güzel gülmüştür ki, kahramanımız bu duruma şaşırıp kalıyor. Vitrindeki bu insanların hala ölmediğini düşünüyor. Hiç ölmeyecek gibi bir gülüştür bu onun için. Kahramanımız bir nevi bütün saadetleri sona erdiren şeyin “ölüm” kavramı olduğunu düşünür. Yine burada “Bütün Saadetler Mümkündür” şiirinden iki dize paylaşmak istiyorum.

“Ana, baba, evlat, bütün kaybolanlar…

Edebi bir sabahta buluşmamız bir daha.”

Kahramanımız vitrindeki insanları gözlemlerken kendisinin de bu insanların arasına katılabileceğini, kendisinin de mesut olduğunu, isterse rahatlıkla bir fotoğraf çektirebileceğini düşünüyor. Ve çekildiği fotoğrafı bir gün sevgilisine verebileceğini. Burada yine bir fotoğrafın, ancak birine verilebildiği zamanmana kazandığına işaret ediliyor.

Fotoğrafçının önünde karşılaştığı gelin-damat profilleri de yine alelade seçilmiş kişiler değil elbet. Aile, birlik olmak, yuva kurmak mesut olmanın kaynağıdır onun için. Onları selamlarım bahanesi ile fotoğrafçıya giriyor. Çünkü resim çektiren insanların saadetleri nedeniyle bir sebepleri vardır. Kahramanımız burada adeta kendine bir sebep arıyor. İçeride duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye başlıyor.

“Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş.”

İçeride ve duvarlarda mutsuzluğa sebebiyet verebilecek her türlü durum bertaraf edilmiştir diye düşünüyor.Fotoğrafçının gelin ve damadı uğurlamasını seyrediyor kahraman bir süre. Genç koca üzerine yapılan vurgu ve gelin ve damat için “ilkyaz”ları diye nitelendirmesiyle, yine hayatın son demleri olan yaşlılığa bir işaret gibi.

“Fotoğraf çektirmek istiyorum. Güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf….” diyor fotoğrafçıya. Fakat bu isteğinde başarısız oluyor. Çünkü bir türlü fotoğrafçının istediği şekilde gülümseyemiyor. Mutlu şeyler düşünmeye çalışsa hatta dinin en yüksek mertebesine ulaşıp şehit olduğunu düşünüp fotoğrafının bir yerlerde kullanılabileceğini düşünse de yapamıyor bunu. Ve kendine bile itiraf etmekten çekindiği mesut olamama durumuna hayıflanmaya başlıyor.

“Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarıma ne oldu?”

Fakat tam burada hikâye tersi yönde bir kırılma yaşıyor. Farklı şeyler düşünerek mesut olabileceğini düşünüyor kahramanımız. Adeta bir aydınlanma oluyor zihninde. Ölmüşler yerine doğacakları, felaketler yerine saadetleri, geçmiş yerine geleceği… düşünmeye başlıyor.

Fakat fotoğrafçı siyah örtüsünü atarak,

“Beyim, mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim,” diyor.

Bu son, aslında kahramanın aradığı mutluluğu kendi dünyasında ve zihninde nasıl şekillendirdiğine dair bir bitiriştir. Modern insanın anlık, geçici mutluluklarına istinaden bireyin iç dünyasında yakaladığı huzura ve umuda dair oluşturduğu sürekli bir gülümseye dair bir sondur. Mutluluk bir yerlerde, vitrinlerde ya da bir fotoğrafhanede değil kahramanımız içindedir. Hissettiği eksikliği ve sıkışmışlığı giderebileceği yerler değildir gezindiği yerler, baktığı vitrinler, girdiği fotoğrafhane... Aile, sevgili, eş, anne, çocuklar, insanın iç dünyasıdır, geleceğe olan umududur o eksikliği gideren. Bunu öykünün birçok yerinde gözlemleyebiliyoruz.

Ben öyküyü okurken Saba’nın şiirlerine ve hayatına olan ilgimi de işin içine dahil ederek birtakım saptamalarda bulunmuş olabilirim. Farklı tespitleri olan dostlarla da üzerine konuşmak isterim.

*Ve buradan teşekkür etmeden geçemeyeceğim bir dosttan bahsetmek isterim sizlere. “Evi Dünyadan Büyük” adlı kitabıyla Ziya Osman Saba’yı derinlemesine tanımama, önce şiirleri üzerinden bir yolculuğa çıkmamı sağlayarak öykülerine derin bir manayla bakabilmemi sağlayan Sayın Serhat Demirel’e sevgi ve saygılarımı iletiyorum.


Vildan Külahlı

141 görüntüleme