Zekeriya Şimşek Yazdı- Heykeller Arasında Bir Öykü Bahçesi: Neşe Koçak
- İshakEdebiyat

- 4 Ağu
- 5 dakikada okunur
Çılgın, kaotik ve hayâlleri çatlamış bir kadın.
“Uygunsuzlar”, aynı günlerde yeniden okuduğum Said Maden’in (1931-2013) şu dizeleriyle eşleşirken… henüz tanışmıyorduk.
“Geçen gün ayağıma takılan o gülünç şey vardı ya, o delik deşik,
üstüne basıla basıla yassılmış eğri büğrü şey, pis kaldırımdan
eğilip aldım da sana gösterdim ya hani, bir göz atınca ne dedik?
Hiçliğin özüdür olsa olsa bu, gereksizliğin simgesi, bir çırgan!”

Neşe Şengök (Neşe Koçak mahlasıyla yazıyor, asıl soyadı sanat estetiğinden yoksunmuş!) bir heykeltıraş ve seramik sanatçısı. 2022 Mayıs’ında tanıdım Kayseri’deki atölyesinde. Heykel ve seramik çalışmaları… Artistik dekoratörlük… Workshop etkinlikleri… Muhtelif karma sergiler… On iki kişisel sergi… Ve üç öykü kitabı…
Diyarbakır doğumlu. Astsubay Sezer Şengök ile Türkân Hanımın üçüncü kızları.
Doğum tarihsiz ama İkizler burcundan. “Hava elementine mensup olan İkizler burcu, Merkür gezegeni tarafından yönetilir ve iletişimci, meraklı, hızlı düşünen, sosyal ve çok yönlü kişilik özellikleriyle tanınır.” Al/YZ böyle diyor!
2006, Erciyes Üniversitesi GSF Heykel Bölümü lisans diploması (Öncesi “off the record”).
2009, Erciyes Üniversitesi GSF Seramik Bölümü yüksek lisans diploması.
2016, Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü lisans diploması.
20XX, ilk öyküsü “Hece”de yayımlanır; adını ve tarihini hatırlama gereği görmez.
Doğduğu günden bugüne “bir yalnız savaşçı”. İçindeki çocuk ile heykel ve yazma tutkuları hep saç saça baş başa.
Hayatın cümlesi kaç cümleden ibarettir ki!
Bir yazarı/şairi anlayabilmek; okumak kadar onu gündelik hayatın akışı içinde gözlemlemekle/didiklemekle tamamlanan bir süreç, bence. Ronald Barthes’a (1915-1980) göre; okur metni olduğu gibi okumaz. Her okur, kendi kültürü ve önyargılarıyla yeniden yorumlar. Bir metnin anlamı yalnızca sözcüklerin içinde saklı değildir. Anlam, metin ile okur arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Barthes’in işaret ettiğince bir metnin anlamı yazarın niyetiyle sabitlenemez, anlam, her okurun zihninde yeniden ve yeniden üretilir. Hele de yazarını tanıdıkça… Bir metinle buluşurken, sözün kendi ışığını takip ederken yazarın “gölge”sini de hesaba katmak!
Koçak’ın öykü kitapları: “Uygunsuzlar” (2019, 16 öykü), “Gölgedeki Yüzler” (2021, 12 öykü) ve “Kaybolduğum Şehirler” (2025, 12 öykü).
“Uygunsuzlar” bir ilk kitaptan fazlası. Yeniden okunmayı hem hak ediyor hem de gerektiriyor! Heykeller ve öyküler iç içe bir çağrışım alanında genişliyor. İlk kitaplar, yazarın yaşamından kesitler taşır, âdettendir. “Uygunsuzlar”a bir bütün olarak baktığımda “çokça Neş’e”; hep yaralanmış, kırılmış, suçlayan ama kendisini sorgulamaktan muaf portreler… Öznesi bir yazar portresi, “Katherine Mansfield’ımsı” ama cesaretince terk edilmiş!

“Uygunsuzlar” kuşların bedenlerine, kanatlarına bürünüp özgür olmaya çalışan karakterlerle dopdolu. Öykülerin öncesindeyse insan bedenli kuş kafalı heykel görselleri yer alıyor. Kuş bedeniyle de “özgürleşemeyen insan”! Düşle gerçeğin kesiştiği noktaya yerleşik öyküler, okuru kendi özelinden, o anki ruh hâlinden “söküp” alarak dış göz değerlendirmelere zorluyor. Çocuk anlatıcının aktardığı öyküler çomak sokucu. Öykü dili, güçlü betimlemelerden besleniyor. Bir yandan sözcüklerle heykeller yapıyor, bir yandan heykellerle yazıyor. Plastik sanatlarla uğraşıyor olmanın avantajını okuma birikimlerini farklı görme biçimleriyle yazıya aktarabilmek olarak kullanıyor.
“Uygunsuzlar”ın bende arta kalan öyküsü, “Kuşların Günlüğü”. Kahramanının işitsel sanrıları zirvededir ve bir ses, o ses “Çıldır ve bitsin her şey,” der. İnsan delirmeyi talep edebilir mi? Ya da hayatta talep etmekte emin olduğumuz bir şey kaldı mı? Ne geçmişte olanlardan ne şimdiden ne gelecekten… Delilik kaç doz alınabilir, alınmalıdır, alınmalı mıdır? Normal ya da anormal kime, neye göredir? Eşiği bilen, gören var mı?
Sanki bir öykü kitabı değil; gündelik hayata dair kırılmaların, toplumsal yanılsamaların, bireysel sanrıların iç içe geçtiği bir yarık, bir estetik dehliz… Kendi heykel serisi “Uçmak Hevesi” ile başlayan öykü dizisi, Picasso’nun Kırmızı Elbiseli Kadın’ı, Botero’nun Flamenko’su, Giacometti’nin Düşen Adam heykeliyle devam ederken… yazarın derdini, bir başka şairin, Abdürrahim Karakoç’un (1932-2012) dizesiyle eşleştiriyorum: “Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun.”
Kitabın karakteristiği; geneline hem görsel hem de yazınsal olarak nüfuz eden “kuş” figürü üzerinden insanın iç dünyasını yerle yeksan ederek ayna tutmak! Başarılı mı, evet!
İkinci kitap “Gölgedeki Yüzler”; bitirdiğimde karmakarışık duygular içindeydim. Arafta öyküler okumakla kalmamış, vakti gelmiş vedaların hüznüyle çoğaltılmış yaşamlara eşlik etmiştim. Kimi zaman bir keşiş yalnızlığıyla, kimi zaman bir çocuk yırtıcılığıyla, kimi zamanda bir ihtirasın, bir ihanetin çöllerinde hasbihâllere daldım… Öykülerin her ne kadar kendi içinde bağımsız evrenleri olsa da bütünsellikleri aşikâr. Dünyanın herhangi bir şehrinde yanından geçip gittiğimiz, hikâyesini bilmediğimiz her insan, yanından geçip giderken durup hikâyesine dokunduğumuz da bize birer armağandır.

“Gölgedeki Yüzler”in bende arta kalan öyküsü, Mihri Müşfik’e dair. Mihri Müşfik’i telef eden ya da var eden yolculuklar değil midir? Sigmund Freud’un (1856-1939) psikanaliz kuramının temelinde rüyâlar, içgüdüler, istek ve haz (cinsellik ve tatmin) ilkesi vardır. Yaşamın demirbaş eylemlerinden yolculuklar, içsel ve evrensel birer savrulmadır ve psikanalizin temel ilkesinden beslendiklerince onu besliyorlar. Aynen Mihri Müşfik’in öyküsündeki gibi. Koçak’ın diğer kahramanları gibi… Koçak seçimlerinde tavizdir; çılgın, kaotik ve freni boşalmış “yüz”ler…
Kitabın karakteristiği; Richard Dyer’in (1945-) “Stars/Yıldızlar” (1979) kitabındaki mitleştirme sürecine dair yalın tespitini teyit eder: Bir yıldız, perdede canlandırdığı rollerin toplamından ibaret değildir; gazete haberleri, dedikodular, röportajlar, skandallar, toplumsal beklentiler ve özellikle “gölgeler”i yıldızın kimlik inşasına dâhildir.
Üçüncü kitap “Kaybolduğum Şehirler”, üç kıtadan sesler taşıyor. Öykülere fotoğraflar eşlik ediyor. Ah şu şehirler! Öyle fantastiktirler ki, avare düşünce incileriyle hem zihnimizin çok zaman kaybettiğini hem de yaşam DNA’mızın bozulduğunu kulağımıza fısıldamadan edemiyorlar.
“Kaybolduğum Şehirler”in bende arta kalan öyküsü, Fas’a dair. Mağrip’in efsunlu ve masalımsı hâlleri… “Kendimi gözlerden uzak minik bir buhurumeryem gibi hissediyorum. Bu antik topraklarda, yosunla kaplanmış kayaların gölgesinde kendiliğinden boy veren yabani buhurumeryemler gibi.”
Kitabın karekteristiği; biçemsel olarak öykü kurgusu taşısa da içerik olarak mini bir seyahatnâme. Kapaktaki “öykü-gezi” ifadesindeki “gezi” eğreti durmuş, yakışmamış. Şehirlerin neyi görünür kıldığını, modern çağda yolculuk deneyimini gezi olmaktan ayıran nedenselliği ve içinde yaşadığımız gerginliği hangi köklere yeniden yaslanarak etkisizleştirebileceğimizi ardışık şehir fragmanları üzerinden sıralayan öykülerin ortak paydası, okuru duygu çağrışımları “yük”üyle baş başa bırakmak... Yalın anlatımı renklendiren doğa ve yerleşik kültür öğelerine dair imgelerin sentezleyici kaynağı Koçak’ın plastik sanatlar aşkı; “sanat, bir malzeme aracılığıyla dışavurumdur.” (Yüksek lisans tezi, s.88)
Koçak öykülerinin sözcük kadrosu dardır, bazı sözcükleri sık sık kullanır. Bunlar onun büyülü demirbaş sözcükleridir. Pierre Guiraud’a (1912-1983) göre; “bir kelime ne kadar çok tekrarlanırsa kazandığı mana da o kadar artar.” (Göstergebilim, Çev. M.Yalçın, İmge, 2016) Demirbaş sözcükler, birer süs eşyası gibidir, kimi zaman metnin enerjisini budasalar da, duyguları yoğunlaştırarak okurun kalbine nişan almayı hedefler ve becerirler. Koçak öykülerinde -zaten- aşk yoktur; kırılganlıklar, içsel duygu-durum yoğunluğu/bozukluğu boldur. Tematik bütünlük kadar kurgu estetiğinde ne kadar titizse, öykülerini demlemede de o derece acelecidir, ki en büyük zaafıdır; öykü kalitesi için zararlı alışkanlık!
Boşluk -platonik- aşktır! Ama boşluktan duyulan şikâyet barizdir, zarif imgeleri ve yumuşak ses tonuyla, Koçak öykücülüğünün merkezinde “yara” vardır; atölyesinde çalışırken, şehirden şehre kaybolurken, insanlarla iletişirken… Yara, acıların izidir ancak aynı zamanda kendini bulmanın, kendine gelmenin başlangıcıdır. Koçak, öykülerinde insanın iç dünyasındaki yaraları saklamak bir yana deşifre etmek merakıyla onları gerçeği aralayan kapılara dönüştürür. Bağlamında özgün bir estetik kurgu/yaşam akışı ortaya koymak uğraşındadır. Modern insanın parçalanmış ruh hâlini mistik düşüncenin ağırbaşlı diliyle sarıp sarmalamayı dert edinirken, öykü; hem bireysel bir iç konuşma hem de bir yalnızlık yankısıdır.
Koçak öykülerinde sıkça karşılaştığımız ikinci tematik metafor, “yol”dur; yol bir kayboluş-buluş döngüsüdür, asla arayış değildir. Kendi yolculuğu üzerinden hayatla yüzleşmekten bir tür kaçış… Şehirlerde mi kayboluyoruz, yoksa yolculuklarda mı, orası muamma.
Dingin bir üsluptur Koçak’ın öyküleri. Modern Dünyanın sığlığından kaçan, kurguyu plastik sanatlarla harmanlayan; histeri, delilik, yalnızlık, geçmişe ve doğaya özlem temalarıyla haşır neşir öyküler arasında salınır durur, kendi de okur da.

Üç kitaptaki öyküler yayımlanma sırasıyla; didaktik, pastoral ve lirik olmak üzere üç boyutlu tasnif edilebilir. İlk kitap sesini bulma çabasıdır. İkinci ve üçüncü kitap ise o sesi özgünleştirmek ve geliştirmek telaşı; ödül ihtimali, görünürlük arzusu, çevre beklentisi, yayınevi/satış baskısı vb. devreye girmiştir… “Uygunsuzlar” edebî derinlik ve kurgu ustalığı olarak üç kitabının zirvesi, bence.
Mihri Müşfik’in tuval dilini çağrıştıran anlatılarla ve sürprizlerle dolu öykü diliyse; onun için kendini ifade etme alanı değil kendine nüfuz etme alanıdır. Öyküyü, aktif sorgulama alanı değil pasif gözlem alanı olarak kullanmayı seviyor Neşe. Neşe’nin öykü dilinden içselleştirdiğim; her şey değişiyor da insanın eve dönme arzusu değişmiyor. Belki de gerçek yolculuğumuz kendi “uygunsuz”luğumuzadır; ömür dediğimiz süreçte yeniden, yeniden kendi vicdanımıza bir yolculuktur ki hâlâ sürüyor, hep sürüyor…
Neşe, kadim dostum oldu; “Gölgedeki Yüzler”in Mihri Müşfik’i nasıl ki kozmopolit ve “bir dünya kadın”, Neşe de! Nasıl ki Mihri Müşfik’in gençlik ve olgunluk çağları türlü iklimlerde ve ortamlarda tutsak kalmış, darmadağınık bir özgeçmiş, Neşe’ninki de! Darmadağınık hayatlar, entelektüel birikimin doğası mı ederi mi, bilemiyorum?
Bazı insanları tek bir sanat dalıyla anlatamazsınız. Ressam dersiniz, sesi dışarıda kalır. Müzisyen dersiniz, resimleri duvarlardan size bakar. Oyuncu dersiniz, yazdığı roman ile itiraz eder. Neşe, böyle biri. Yazar, heykeltıraş, seramik sanatçısı, dekoratör… Özetle; çılgın, kaotik ve hayâlleri çatlamış bir kadın.
Bir başka “çılgın, kaotik ve freni boşalmış Nihal”i ne zaman yazacak, nasıl yazacak, meraktayım!
Zekeriya Şimşek




Yorumlar