• İshakEdebiyat

Öykü- Ali Nurdoğan- Sır

“Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.”

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


İki saatlik otobüs ve metro yolculukları biter bitmesine de bu on dört kat çıktığım asansörde, sabahları zaman geçmek bilmez nedense. Belki her gün gördüğüm ve onların da beni gördüğü ancak gün içinde bir kalorifer peteğinin ya da boya kutusunun yanından geçer gibi kimi zaman ilgisizce, kimi zaman sakınarak yanımdan geçen insanlarla dolu olmasındandır. Bilmiyorum, henüz bunun üstüne yeterince düşünmedim. Altıncı kata geldiğimizde ilk kez bir boşluk açıldı. Birbirine karışan kadın parfümleri denkleminden bir bilinmeyen eksildi. Asansörden inen hanımefendinin köşedeki yerine doğru geçmek istediysem de yüksek sesle sohbet eden iki kişi o yöne doğru vücutlarını yayarak geçişimi engellediler.

Şirketin her katında coşkuyla yankılanan ve aynı zamanda reklam müziği de olan şarkı asansörün içindekilerin kulaklarına da nüfuz etti. Kulaklıkları takılı olanlar şanslıydı. Kadın asansörden çıktıktan sonra kapı kapanana kadar geçen kısa sürede erkekler, kadının oldukça dar ve yukarıda toplanmış eteğinin altından belli olan kalçalarına bakmıyormuş gibi davrandılar. Kadının her günkü kıyafetleri birbirine benziyordu benzemesine ama bu plazadaki herkesin kıyafeti, davranışı birbirini andırıyordu. Onuncu katta toplu bir inişle ferahladı asansör, yükünü attı. Asansör daha hızlı çıkıyormuş gibi geliyordu artık bana. Derin bir nefes aldım. Kimseye çaktırmadan aynaya hızlı bir göz atıp kıyafetlerimi kontrol ettim.

En üst kattan başlayarak aşağı inmek her ne kadar genel bir kural olsa da benim bunun için gerekçem farklıydı. Temizlik yaparken, cam duvarlarla kaplı odalardan, Boğaziçi’nin sabah manzarasını izlemek hoşuma gittiğinden dolayı yukarıdan başlıyordum. Ayrıca sigaramı da terasta kimsenin dikkatini çekmeden rahatça içebiliyordum. Gökyüzünün puslu olduğu sabahlarda, bulutların arasında seyahat ediyor gibi olurum. Hava da soğuksa kimse gelmez, hayallere dalarım.

Üst katlar sabahları insanı korkutacak kadar ıssız olur. Patron takımı erken saatte gelmeyi sevmez. Bir patron olmadığını, birçok yöneticinin olduğunu, böyle bir şirkette sermayedarların şirkete neredeyse hiç gelmediğini öğrenmem epey sürdü. Yine de ağız alışkanlığından patron diyordum işte. Sigara molasında sürekli denk geldiğim gençler anlatmıştı. Sürekli denk gelebildiğimize göre onlar hep moladaydı demek. Üniversiteli havalarını korumaya çalışıyor gibi davranıyorlardı, yine de birçoğundan daha samimiydiler. Çalışıyormuş gibi yapanlardan yani… Onlar çalışmıyormuş gibi yapıyorlardı.

Bu sabah da hiç insan görmeden Sevim’le iki katı bitirdik. Bir mola verip biraz sohbet ettikten sonra yerimize döndük. Temizlik eşyalarını, mola öncesi kaldırdığımız dolaptan tek başına almak bana düşmüştü, Sevim yine tuvalete kaçmıştı. Gelince paylamayı düşündüysem de gençliğinden dolayı bir şey söylememeye karar verdim. Ben anlamıyorum sanki telefonla tuvalete gidip işten kaytardığını. Hoş, bendeki şansla ben bir dakika gitsem ya şef gelir ya da birisinin beni soracağı tutar. Ağzımdaki son sigaranın tadı temizlenmeden tekrar sigara içesim geldi. Sonra nedense Yasin’in geçen gün anlattığı fıkrayı hatırlayıp neşelendim.

Katın temizliğini bitirdikten sonra aşağı inmek için asansör beklerken arkasında küçük bir kafileyle sabahki kadın, topuklarını herkese duyurmak istercesine yere vurarak yanımıza geldi. Burada kadınlar varlığının altını böyle çizer. Eğitimli olanları en azından. Bizimle arasında bıraktığı mesafe konumlarımıza uygundu. İnsan dikkatli bakarsa böyle ayrıntıları öğrenebiliyor. Nerede duracağınızı bilirseniz, severler sizi. En azından bizim için bu böyleydi. Bir temizlik görevlisi başkaları ona ihtiyaç duymadığında görünmez olmalı. Güvenlik görevlileri ve bekçiler gibi… Gelen ilk asansöre ben hareketlenmeyince Sevim de durdu, kendinden emin şekilde asansöre bindiler. Gülümsemeleri yüzlerinde çok uzun süre tutma zahmetinde kalmasınlar diye kapı kapanana kadar geçen kısa sürede, ayıp olmasın diye onlara pek bakmadık.

Kadınla konuşmayan adamlar, yine kadının kıçına bakıyordu. Bu durumdaki bir kadının uzun süre gülmesini beklemek zor, ancak o da oyunun bir parçası. Buradaki herkes gibi olan biteni içselleştirmiş, ters tepki verenine hiç rastlamadım. Plaza kelimesinin kökeninin pazar yeri, meydan kelimelerinden geldiğini sigara içerken konuştuğum çocuklar anlatmamıştı. Kendim öğrenmiştim. Herkes gösterebileceği ne varsa onu gösteriyordu, nihayetinde. Çaba göstermek esastı.

Öğle yemeği için mola vermeden önce bu katı da bitirmeliydik. Sevim’in vitaminsiz yüzü iyice solgunlaşmış, mavi damarları belirginleşmişti. Bir gün düşüp bayılacak diye korkuyorum. Benim de öksürüğüm iyice arttı bu aralar. Sigara molalarını azaltsam iyi olacak. Biraz önce aradığında, akşam benimle çarşıya çıkmak istediğini söyleyen Ayla da fark ediyordu öksürüğümü. Açıkça da söylemez ne istediğini. Genç kız gururu. Para lazım anne demez de çarşıya beraber çıkalım der. Büyümemek lazım aslında… Çocukken hevesle arzulanan her şey gibi büyümek de bir yük taşıma hali. Yük taşımaktan hayal taşımaya yer kalmaz en nihayetinde. Soluksuz, süresiz, ömür bitene kadar... Yine de kimisi şanslıdır, hayalleri için daracık bir oda bulur zihninin içinde. Misafir almadan bu odayı yıllarca taşır.

Yemek için gruplar halinde asansöre koşturuyordu insanlar. Ara katlarda boş yere dolu geçen asansörü beklememek için yangın merdivenine yöneliyorlardı. Yine de herkes gülüyor, kimsenin yüzü düşmüyor onu başkalarının görebileceği yerlerde. Biz yine kalabalığın dağılmasını bekleyip geç yiyeceğiz anlaşılan. Sabah yağlı poğaça ve sandviçlerle iş yerinde kahvaltısını yapanlar, sağlıksız yüzlerinde gizledikleri kötü yaşamın pişmanlığını, vicdan azabını salata büfelerinde bastırmaya çalışacaklardı. Biraz ondandı bu telaş. Biraz da ilgisiz arkadaş grubu ya da müdürler grubu masalarına tek tabanca eklenme korkusundan. Arkadaşları o gün bir sebepten etrafta yoksa yemekhaneye gitmeyenleri bilirim. Tek bir insan nedir ki? Ekşi şarap gibi, alışmak için zaman gerekir. Gruplar öyle mi? Kalabalık, çabuk ve gürültülü. Serçelere taş atan çocuklar gibi kötü. Arada gözlerini dikip yaptıkları yorumları duysam da duymazdan geliyorum artık. İlk zamanlarda şefe söyledim, duyma demişti. Karnım da iyice kazındı, neyse ki az kaldı. Şu Sevim biraz hızlansa…

Telefonla konuşurken hızla yanımdan geçen genç kız sertçe omzuma çarptı, arkasına bile dönmedi, asansörü beklemeden merdivenlere yöneldi. Biriyle kavga ediyordu. “Öğle arası yemek yemeyeceğim, konuşamayız. Toplantım var,” dediğini duydum en son. Aynı kız, biraz önce tuvalette arkadaşına öğlen yemeğe çıkacağı çocuğu ballandırarak anlatıyordu. Yalanı değil, beceriksizliği gülünesiydi. Toplantı en dandik yalandır. Birkaç gün burada çalışan öğrenir bunu. Görev fark etmez. Sevim bile anladı.

Yemeği bizimkilerle hızlıca yedikten sonra yanlarından ayrıldım. Telefonun ekranını yemekte saklamaya özen gösterdim. İçimde büyüyen bir sıkıntı, telefon ekranında mesajlar vardı. Kendimi iyi hissetmiyordum, yine de gitmemek olmazdı. Kimseyle karşılaşmamak için asansöre yönelmedim. Sigara içecek vaktim de yoktu. Üç kat döne döne aşağı indikten sonra ıssızlaşan koridorda sağa saptım. Otopark katlarıyla depo katlarının arasında kalan bir asma kattı burası. Tavanın alçaklığı rahatsız ediciydi. Anahtarlığımı çıkarıp sadece yerini bilenlerin varlığını ayrımsadığı küçük dinlenme odasının kapısını açtım. Odanın solundaki tuvalet kapısını ittirip içeri girdim. Kimse yoktu.

Kapıyı çekip beklemeye başladım. Çok fazla beklememe gerek kalmadı. Yasin yüzünde her zamanki sırıtışıyla içeri girdi. Anahtar kilitte aceleyle döndü. Çok bir şey konuşmadık, birkaç sulu şaka yaptı. Beni rahatlattığı görüntüsünün altında daha çok kendini rahatlatır Yasin. Bundan dolayı önce şaka yapar. Yine de sevimli çocuktur. Niyeti iyidir yani. Yeteneği bu kadar, elden ne gelir. Eteğimi yukarı toplayıp öne doğru eğildim. Her zamanki ritimle başladı. Bir, iki, üç… Ayla ne yaptı acaba? Çarşıya gitmek için bir saat erken mi çıksam? Şef izin vermez. On iki, on üç, on dört… Sevim öğleden sonraları mesaiye erken başlıyor bazen, başlamış mıdır? Yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı… Yine sesler çıkarmaya başladı, bir gün yakalanacağız bu gidişle. Otuz beş, otuz altı, otuz yedi… Bugün erken bitirse… Kırk dört, kırk beş, kırk altı… İnsanlar ofislerine dönmüştür. Bahçede sigara, kahve içsem; beş dakika kimseye gözükmeden. Elli altı, elli yedi… Her zamanki sayıda bitirdi.

Toparlanırken yakında güvenlik amiri olacağını söyledi yine. “Olursun tabii,” dedim. Gülümsüyordu, doyuma ulaşmış, gitmek için aceleciydi. Kıyafetlerimi kontrol edip anahtarı ona bıraktım. “Sende dursun artık,” dedim. Kaşları çatıldı. Yaramazlık yapmış çocuk gibi hangi yaramazlığına kızıldığını bilmeden korktu. Oyuncağını elinden mi alıyordum?

“Korkma! Artık önce sen gel diye verdim. Kapıyı önce benim açtığım görülürse dikkat çekebilir, şef de sürekli ensemde.” Üstünlüğün kimde olduğunu bildirmekten mutluydum, kandırdığı genç bir kız değildim. Oyun, ben istedikçe devam edecekti. O, arkamdan beni seyrederken saatime baktım, kahve için zamanım vardı. Eski eşim kötü bir fikir gibi aklıma geldi. Bir geleceği olduğuna inancını kaybetmiş herkes gibi bol bol geçmişi düşündüm kahvemi içerken. Kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak Sevim’in yanına, yukarı çıktım.

Öğleden sonra insanlar hareketlendiğinden temizlik daha da zorlaşır. Sabahki uykulu gözler, yemeğin etkisiyle sağda solda daha çok gezinmeye başlar. Bir yerlere sürekli bir şeyler dökülür, birileri sürekli yardımına çağırır. Daha çok sayıda takım elbiseli adam, koridorlardan telefonlarıyla ya da birbirleriyle konuşarak hızla yanımızdan geçer. Bazı müdürler çalışanlarını azarlar, müdürlerin müdürleri bazı müdürlere bağırır, genel birtakım müdür yardımcıları özel müdürleri yanına çağırır, en genel müdürler arkalarında şoförleriyle evlerine gitmek için asansör önlerinde sabırsızlıkla beklerler. Zaman ise tüm bu koşturmacaya inat bir türlü geçmez ve siz tanrıdan ömrünüzden bir günü daha sona erdirmesi için dua edersiniz. Herkesin sabah mahmurluğu dağıldığından molaya kaçmak da artık daha zor olur.

Bazı katlarda kutlamalar olurdu. Doğum günleri, doğum izinleri, personel vedaları… Bir adet pasta ve kötü meyve suyu eşliğinde farklı kıdemdeki personelin zoraki bir araya gelişleri. Kimisinin sıkıntısı gözünden okunurdu. Genellikle onlar anlamsızca bakışlarını katta gezdirirlerken göz göze gelirdik. Sonra toparlanır ve karşısındakinin anlattığına dikkatlerini vermeye çalışırlardı. Bu toplantılardan daha neşeli cenaze evleri görmüştüm. Sigara içenler, flörtleşenler, önemli toplantıları olan yöneticiler, bilgisayarını özleyenler ve nihayet yapacak daha iyi bir işi olmayanlar ayrıldıktan sonra bize plastik bardaklar ve her yerine pasta bulaşmış kartonlarla dolu çöpleri boşaltmak kalırdı. Bu, herkesin on beş dakika önce etrafında dizildiği masadan daha temiz çöplükler görmüştüm.

Nihayet zeminin altındaki katlara inmiştik ki aniden kafama dank etti. Her akşam en son Yasin’le girdiğimiz odayı temizler öyle çıkardım. Hem de ne temizlik, hiçbir iz kalmazdı. Bütün gün içinde en fazla bu küçük odada kuvvetimi ve dikkatimi harcardım. Sevim bir gün bile bu odayı ben temizleyeyim dememişti. Anahtarı ona bıraktığımdan dolayı şimdi temizleyemeyecektim. Ne aptallık… Tuvalete gidip arayayım dediysem de telefon bu katlarda iyi çekmiyordu. Mesaj yazdım bir bahaneyle anahtarı bana ulaştırması için. Nasılsa telefon çektiğinde mesajımı görürdü. Sağa sola koşturan kuryeler ve onlardan paketlerini almak için telaşla gelenler olurdu bu katta. Kalabalık iş yapmayı zorlaştırırdı. Birazdan tuvaletlerde ve bazı küçük odalarda kadınlar sadece kendileri için defileler yapacaklar, aldıkları kimi kıyafetleri iadeye yollamak üzere odadan çıkacaklar, mesailerinin son bölümünü de bu şekilde tamamlayarak evde onları bekleyenlere ne kadar yorucu bir gün geçirdiklerini anlatacaklardı. Patron çalışanını ne kadar kuvvetli sömürürse çalışan da o denli sinsi yanıtlar bu saldırıyı. Sevim’in bunları anlamasına daha yıllar var. O şu an sadece çıkışta buluşacağı nişanlısına beğendiği mobilya takımını aldırmayı düşünüyor. Düşünsün. Ben neyi düşüneyim?

Son kata geldik işte. Alt katta, otoparktaki aracına koşturanlar var etrafta. Mesai bitimine bir saat kaldı. Çıkamadım hâlâ. Metrobüs berbat olacak. Yasin de anahtarı getirmedi. Ayla’ya da çarşıya gideriz dedim. Şu temizliği bugün erken bitirelim de çıkarken Sevim’den ayrılıp Yasin’den anahtarı alırım.

“Odayı temizlemeyecek misin abla?”

“Efendim Sevim?”

“Odayı diyorum abla, burada çok bir iş kalmadı da.”

Ne diyeceğimi bilemeden öylece susmuştum ki yüksek bir çınlama sesi duyduk. Siren sesleri geldi arkasından. Şaşıran Sevim büyük bir korkuyla bana baktı. İkimiz de hızla yukarı doğru yürüyen insanların arasından onları iterek zemin kat çıkışına doğru koştuk. Biz koşarken yapılan anonslarda kargaşa içinde yangın kelimesini seçiyordum. Zemine yakın olduğumuzdan hızlıca çıkmıştık. Hemen dışarıda bekleyen Yasin’e yöneldim. Anahtarı almanın tam sırasıydı bu kargaşa.

Yasin neden bahsettiğimi anlayana kadar birkaç kadın bizi izlemeye başlamıştı bile. Telaşımı yangın çıktığını sanmamıza yordu. “Yangın tatbikatı, paniklemeyin,” dedi herkese söyler gibi. Nihayetinde şef geldiğinde bizi konuşurken gördü. Ne istediğimi nihayet anlayan Yasin anahtarı elime tutuşturdu. Şefin görüp görmediğine emin değildim ancak yine de onunla bunu konuşmak istemiyordum. Sorabileceği soruların cevaplarını önceden düşünmeliydim. Kalabalık dağılırken çok sayıda personelin kapıdan çıkarak servislere yöneldiğini gördüm. Mesai bitmişti. Sırrımız bizimle birlikte meydana çıkmış olabilirdi. İkimizin varlığına yeterli dikkati gösteren her çift göz sırrı anlardı. Akşamüstü güneşinin çirkinliklerin altını çizen ısrarından rahatsız olarak dışarı attım kendimi. Metrobüse dek arkama bakmadan hızla yürüdüm.

Ertesi gün saçlarımı boyadım ve işe gitmedim. Başka bir iş yeri, başka bir anahtar da olurdu elbet. Hayatın bana verdikleri bunlarsa dalga geçmeyi de bilmek lazım. Ayla bir kahve yaptı. Geç saatlere kadar okulundan ve arkadaşlarından konuştuk. Akıllı kız Ayla, merak etse de sormaması gerekenleri içten bir kavrayışla sezer. Yatmadan önce sormadığı soruların cevabı buymuş gibi ona, “Hayatla dalga geçmeyi bilmek lazım,” dedim. Anlamasa da her şeyi fazlasıyla iyi anlıyormuş gibi davranıyordu.

“Doğru söylüyorsun anne,” dedi. Gece birlikte uyuduk. Uzun süredir kimseye bu denli sıkı sarılmamıştım.


Ali Nurdoğan

93 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör